SÖZ
SÖZ
Dilin Ucundaki Zehir ve Şifâ
Söz, dilden çıkar.
Ama her dilden çıkan söz, insanın içinden çıkmış sayılmaz. Kimi söz, düşüncenin süzgecinden geçmeden dökülür; kimi öfkenin ateşinde pişer; kimi kibrin gölgesinde büyür. Kimi de insanın gönlünde demlenir, aklında olgunlaşır, vicdanında tartılır ve nihayet dile gelir.
Sözün yolculuğu kısadır : İçeriden dışarıya, dilden kulağa…
Fakat etkisi, bazen bir ömür, hatta yüzyıllar sürer.
Bir söz söylenir, uçar gider derler. Oysa söz, her zaman uçup gitmez. Bazen bir gönle konar, orada yuva kurar. Bazen bir zihne çivi gibi çakılır. Bazen insanın içine düşer de yıllarca kanayan bir yaraya dönüşür. Bazen de tam ümidin tükendiği yerde uzatılmış bir el olur; insanı hayata, kendine, hatta insanlığa yeniden bağlar.
Demek ki söz, ağızdan çıkmakla bitmez. Asıl yolculuğu, başka bir insanın hayatına girdiğinde başlar.
DİL : KORUNAN BİR EMANET
Dil, ağız denilen küçük bir odada yaşar. Dişlerin ardında, dudakların arasında korunur. Bu korunaklı yer, belki de bize bir şey anlatır : Dil, hem değerlidir hem tehlikeli; hem nimettir hem imtihan.
Dişler onu korur; dudaklar kapısını tutar. Ama insan, çoğu zaman kendi dilini korumayı bilmez. Ağzını açar, içindeki öfkeyi dışarı salar; düşünmeden konuşur, tartmadan hüküm verir, bilmeden yaralar.
Oysa dilin her açılışı bir kapının açılışıdır. O kapıdan ya hakikat geçer ya yalan; ya merhamet girer ya zulüm; ya bir insanın onuru korunur ya da çiğnenir.
Dilin kendisi küçüktür; fakat açtığı yaralar büyük olabilir.
Üstelik dilin ucu sivridir. Bir iğne gibi batar, bir hançer gibi deler. Kılıcın yarası bedende kalır; sözün yarası bazen insanın kalbine kadar iner. Kılıçla yaralanan beden iyileşebilir; fakat birinin kulağından giren aşağılayıcı/kötü/kırıcı sözler, bir insanın ruhunda görünmeyen bir mahkûmiyet kurabilir.
Birine, ‘sen yapamazsın!’ dersin; belki bir ömür kendi gücünden şüphe eder.
‘Sen değersizsin!’ dersin; belki kendisine verilmiş değeri aramakla tüketir hayatını.
‘Senden adam olmaz!’ dersin; belki de o insanın yoluna ilk taşı sen koymuş olursun.
Sonra da, ‘ben yalnızca söz söyledim!’ diye kendini savunursun.
Hayır! Bazen insan yalnızca söz söylemez; bir insanın kendisiyle kurduğu ilişkiye müdahale eder. Bazen bir hayatın önünü açar, bazen de henüz açılmamış kapılarını kapatır.
Çünkü dil, yalnızca ses çıkaran bir organ değildir. İnsanın iç dünyasını başkasının dünyasına taşıyan bir emanettir.
DİLİN ZEHRİ, SÖZÜN ŞİFÂSI
Dil zehirlidir.
Ama zehir, dilin yaratılışında değil, insanın onu kullanışındadır.
Yalan, zehridir dilin. İftira, en keskin zehirlerinden biridir. Alay, bir insanın haysiyetini azar azar aşındırır. Hakaret, muhatabını küçültürken söyleyenin insanlığını da küçültür. Dedikodu, ortada olmayanı sözle yargılar; iftira ise olmayan bir suçu insanın üzerine yükler. Kibirli söz, sahibini yükselttiğini sanırken, başkasını alçaltmaya çalışır.
Ve insan, bazen bütün bunları bir cümleye sığdırır.
Bir tek cümleyle koca bir topluluğu birbirine düşürür; bir tek cümleyle yılların dostluğunu yıkar; bir tek cümle, bir insanı kendinden, bir toplumu birbirinden uzaklaştırır.
Zehir, her zaman öldürmek için içilmez. Bazen insan onu fark etmeden yutar. Her gün biraz küçümsenmek, her gün biraz aşağılanmak, her gün biraz değersizleştirilmek… İnsan, kendisine söylenenleri zamanla kendi iç sesi sanmaya başlayabilir.
İşte sözün en tehlikeli zehri budur : Başkasının dilinden çıkıp insanın kendi sesine dönüşmesi.
Fakat aynı dil şifa da olabilir.
Dil, bir korkağa cesaret, bir yorguna güç, bir şaşkına yön, bir umutsuza ümit verebilir. Bir yanlışı gösterirken insanın onurunu koruyabilir. Bir suçun karşısında dururken suçlunun insanlığını inkâr etmeyebilir. Bir hakikati söylerken kalp kırmayı marifet saymayabilir.
Çünkü şifa, yalnızca acıyı dindirmek değildir. Bazen insanın kendisini yeniden görebilmesine imkân vermektir.
İyi söz, her zaman hoş söz değildir. Bazen acıtır; fakat uyandırır. Bazen itiraz eder; fakat düşmanlık etmez. Bazen “yanılıyorsun!” der; fakat “sen değersizsin!” demez. Yanlışı reddederken insanı yanlıştan ibaret görmez.
İşte sözün terbiyesi burada başlar : Hakikatten vazgeçmeden merhametli olmak, merhamet adına hakikati örtmemek…
KİTÂB’IN DİLİNDE SÖZ
Kitâb, sözden söz ederken onu yalnızca bir ses, bir ifade veya bir haber olarak ele almaz. Sözü, insanın yaptığı bir iş olarak da önümüze koyar.
Kâle =قال = Dedi.
Yekûlü =يقول = Der, diyor, söyler.
Kul =قل = De ki.
Bu kelimeler, Arapçanın kavl kökünden gelir. Biri söylenmiş sözü, diğeri söyleme eylemini, öteki ise insana yöneltilen bir söyleme emrini ifade eder.
Özellikle “kul!/gul!” emri üzerinde durmaya değer.
Kitâb, insana yalnızca susmasını söylemez; gerektiğinde konuşmasını da emreder. Fakat neyi, nasıl ve hangi ölçüyle söyleyeceğini de öğretir. Demek ki mesele, dilin çalışıp çalışmaması değil; hangi hakikate hizmet ederek çalıştığıdır.
Bazen susmak hikmettir; bazen de susmak, hakikatin üzerini örtmektir. Bazen konuşmak cesarettir; bazen de konuşmak, nefsin gürültüsünden ibarettir.
Öyleyse her suskunluk erdem, her söz cesaret değildir.
Sözün ahlâkı, yalnızca ne söylediğimizle değil, ne zaman, niçin ve nasıl söylediğimizle de ilgilidir.
Kitâb’ın söz terbiyesine ilişkin kavramları, bu bakımdan birer ahlâk ölçüsü hâline gelir.
Kavl-i Leyyin : Yumuşak söz.
Mûsâ ve Hârûn’a, Firavuna giderken yumuşak söz söylemelerinin bildirilmesi (Tâhâ 44), üzerinde düşünülmesi gereken bir örnektir. Muhatap Firavundur; yani güç ve zorbalıkla özdeşleşen bir yönetici. Buna rağmen emir, hakikati yumuşak bir dille söylemektir.
Bu, hakikatin sertleştirilmeden de söylenebileceğini gösterir. Yumuşaklık, hakikatten taviz vermek değildir; hakikati muhatabın yüzüne bir taş gibi fırlatmamaktır.
Kavl-i Kerîm : Değerli, saygın söz.
Ana babaya «öf!» bile dememeyi ve onlara kerîm söz söylemeyi bildiren emir (İsrâ 23), dilin ahlâkını insanın en yakın ilişkilerinden birinde sınar. İnsan, uzaktakine gösterdiği nezaketi en yakınına göstermiyorsa, güzel sözün ahlâkını henüz içselleştirmemiş demektir.
Kavl-i Ma’rûf : İyiliği, doğruluğu ve toplumsal olarak kabul edilebilir güzelliği taşıyan söz.
Kitâb’da ma’rûf söz, yalnızca kulağa hoş gelen söz değildir. İyiliği tanınabilir kılan, insanın onurunu gözeten, ilişkiyi bozmadan doğruyu söylemeye çalışan sözdür.
Kavl-i Sedîd : Doğru, düzgün, sağlam söz.
Ahzâb sûresinin 70. âyetinde mü’minlere Allah’a karşı sorumluluk bilinciyle hareket etmeleri ve sedîd söz söylemeleri emredilir. Demek ki sözün doğruluğu, insanın ahlâkî sorumluluğundan ayrı değildir. Söz eğriyse, onun üzerine doğru bir hayat kurmak da güçleşir.
Kavl-i Belîğ : Muhataba ulaşan, etkili, yerini bulan söz.
Nisâ sûresinin 63. âyetinde geçen bu ifade, sözün yalnızca söylenmiş olmasını değil, muhataba ulaşmasını da düşünmeye çağırır. Çünkü konuşmakla anlatmak aynı şey değildir. Ses çıkarmakla anlaşılmak, cümle kurmakla gönle ulaşmak birbirinden farklıdır.
Bütün bunlar bize şunu düşündürür : Kitâb’ın dilinde güzel söz, tek biçimli bir nezaket kalıbı değildir. Muhataba, duruma ve maksada göre farklılaşan; fakat hakikat, sorumluluk ve insan onuru ekseninden ayrılmaması gereken bir ahlâktır.
Yumuşaklık, saygınlık, iyilik, doğruluk ve etkililik…
Söz, bunların her birini kendi yerinde taşıyabildiğinde insan için bir imkâna dönüşür.
SÖZ, SADECE AĞIZDAN ÇIKMAZ
İnsan konuşur; ama sözün kaynağı yalnızca dil değildir.
Dil, sözü dışarı çıkarır. Onu hazırlayan ise insanın iç dünyasıdır : Düşüncesi, niyeti, bilgisi, öfkesi, korkusu, sevgisi, kibri, merhameti…
İnsan neyle doluysa, dili çoğu zaman onu taşır.
Öfkeyle dolan öfkesini, kıskançlıkla dolan kıskançlığını, merhametle dolan merhametini söze döker. Elbette bu, insanın her sözünün iç dünyasını eksiksiz yansıttığı anlamına gelmez. İnsan bazen hissetmediği bir sevgiyi söyler, bazen bildiği bir hakikati saklar, bazen de öfkesine rağmen kendisini tutar.
Tam da bu nedenle insan, dilinden sorumludur.
Çünkü dil yalnızca içimizdekini açığa vurmaz; tekrarlandıkça içimizde neyin büyüyeceğine de etki eder. Sürekli hakaret eden, hakareti sıradanlaştırır. Sürekli yalan söyleyen, hakikatle arasındaki mesafeyi büyütür. Sürekli iyiliği dile getiren ise iyiliği düşünmeye ve yapmaya kendisini daha çok çağırabilir.
Söz, insanın iç dünyasının aynasıdır; ama aynı zamanda o dünyanın biçimlenmesine katılan bir araçtır.
Bu yüzden dilin terbiyesi, yalnızca konuşmayı düzeltmek değildir. Düşünceyi, niyeti ve insanın kendisiyle ilişkisini de gözden geçirmektir.
Dilini düzeltmek isteyen, yalnızca kelimelerini değiştirmekle yetinmemelidir. İçinde hangi duyguları beslediğine, hangi düşünceleri doğru kabul ettiğine ve hangi amaçlara hizmet ettiğine de bakmalıdır.
Çünkü kötü niyetin ağzına güzel kelimeler koymak, zehri güzel bir kâseye doldurmaktan başka bir şey değildir.
SÖZÜN HUZURU, YAZININ İZİ
Söz ile yazı aynı kelimeleri taşıyabilir; fakat aynı şeyi her zaman anlatamaz. Çünkü söz, yalnızca kavilden ibaret değildir. İnsan konuşurken kelimeleriyle birlikte hâlini de ortaya koyar. Sesi, bakışı, yüz ifadesi, duruşu, susuşu, bazen bir iç çekişi, bazen de kelimelerin arasına yerleşen sessizliği…
Söz, insanın insana yalnızca ne söylediğini değil, o sözü hangi hâl içinde söylediğini de duyurabilir.
Yüz yüze karşılaşmada muhataplar, yalnızca kelimeleriyle değil, bütün varlıkları/benlikleriyle karşı karşıyadırlar. Söyleyen de dinleyen de o ânın içindedir. Biri konuşur, öteki dinler; biri duraksar, öteki yüzündeki değişimi fark eder. Bir sözün anlamı, bazen tek bir bakışla derinleşir; bazen bir tebessümle yumuşar; bazen de sesin titremesiyle kelimelerin taşıyamadığı bir anlam kazanır.
İki insan, o anda birbirlerinin karşısında yalnızca sözleriyle değil, hâlleriyle de vardır.
İşte sözün gücü, biraz da bu karşılaşmanın bütünlüğünden doğar.
Yazıysa kavli taşır; hâli değil.
Daha doğrusu, yazı hâli anlatabilir, tasvir edebilir, kelimelerle yeniden kurmaya çalışabilir; fakat anlatılan hâlin kendisini, yüz yüze karşılaşmanın canlılığıyla okuyucunun önüne getiremez.
Yazarın kelimeleri oradadır; ama sesi yoktur. Cümleleri önümüzdedir; ama o cümleleri kurarken yüzünde beliren ifadeyi göremeyiz. Öfkesini yazabilir; fakat öfkesinin kendisini doğrudan yaşayamayız. Sevgisini anlatabilir; fakat sevgisinin bütün hâliyle karşımızda bulunduğunu söyleyemeyiz.
Söz, kavli hâlin eşliğinde sunar; yazı, kavli hâlden bağımsız olarak yaşatır.
Bu ayrım, yazının eksikliği kadar imkânını da gösterir.
Çünkü sözün ânlık olması, karşılaşmanın ânlık olmasındandır. Karşılaşma sona erer; ses kesilir; konuşanla dinleyen birbirinden ayrılır. Fakat o karşılaşmada söylenen söz, insanın içinde yaşamaya devam edebilir. Sözün sesi kaybolur, izi kalır.
Yazıysa karşılaşma sona erdikten sonra da varlığını sürdürür. Yazanın/yazarın bulunmadığı yerde yazısı bulunur; sesi duyulmadığı zamanda kavli okunur. İnsan, hiç karşılaşmadığı birinin düşüncesiyle yüzlerce yıl sonra karşılaşabilir.
Bu nedenle yazı, karşılaşmanın kendisini değil, ondan bağımsız olarak varlığını sürdürebilen kavli taşır.
Sözün gücü, insanın insan karşısında bulunmasından; yazının gücü, insan orada bulunmasa da kavlinin bulunabilmesinden doğar.
Biri insanın huzurunu, diğeri sözün bekasını taşır.
Ama burada bir ayrımı daha korumalıyız : Sözün ânlık olması, etkisinin de ânlık olduğu anlamına gelmez. İnsan, kendisine söylenen cümleyi unutabilir; fakat o cümlenin içinde uyandırdığı duyguyu yıllarca taşıyabilir. Bir sözün kelimeleri silinirken açtığı yara kalabilir; bazen de sözün kendisi unutulsa bile verdiği cesaret insanın hayatına yön verebilir.
Yazının kalıcılığı da onun doğruluğunun veya üstünlüğünün garantisi değildir. Yanlış bir söz yazıya geçirildiğinde de kalıcı olur; hatta zamanla gerçekmiş gibi algılanabilir. Yazı, hakikati taşıyabileceği gibi yalanı da taşıyabilir.
Öyleyse söz ile yazı arasında basit bir üstünlük yarışı kuramayız.
Söz, kavli ve hâli aynı ânda buluşturur. Yazı, kavli o ânın ve o karşılaşmanın sınırlarından çıkararak başka zamanlara taşır.
Söz, bir insanın huzurunda söylenir; yazı, o insanın yokluğunda da okunabilir.
Sözün sesi vardır; yazının izi…
Ses kesilir/uçar, iz kalır.
Fakat ne sesin yüksekliği hakikatin ölçüsüdür ne de izin kalıcılığı doğruluğun garantisi.
Her ikisi de insanın elinde bir imkândır; her ikisi de insanın ahlâkıyla değer kazanır.
Belki de yazan insanın kendisine sorması gereken soru şudur : Benim hâlim burada bulunmayacaksa, kelimelerim neyi, ne kadar doğru taşıyacak?!.
Okuyanın da unutmaması gereken şudur : Yazılanı/yazarı anlamak, yalnızca kelimeleri okumak değil; kelimelerin hangi bağlamda, hangi amaçla ve hangi anlam ilişkileri içinde kurulduğunu araştırmaktır.
Çünkü yazı, söyleyenin hâlinden bağımsız olarak yaşayabilir; ama okuyanın zihninde yeniden anlam kazanır.
Ve yazının kaderi, bazen yazarın niyetinden çok, okuyanın onu nasıl anladığıyla biçimlenir.
HER DOĞRU, HER ŞEKİLDE VE HER YERDE SÖYLENMEZ
“Ben doğruyu söylüyorum.” cümlesi, insanın kendisini savunmak için sığındığı en kullanışlı cümlelerden biridir.
Oysa doğruyu söylemek, tek başına yeterli değildir.
Bir söz doğru olabilir; fakat yersiz söylenebilir. Doğru olabilir; fakat aşağılamak için kullanılabilir. Doğru olabilir; fakat muhatabın henüz taşıyamayacağı bir anda, onu incitmekten başka bir sonuç doğurmayacak biçimde söylenebilir.
Elbette bunlar, doğruyu sürekli ertelemek veya rahatsız edici hakikatleri saklamak için bahane yapılamaz. Bazı hakikatler geciktirilmeden söylenmelidir. Bazı yanlışlar açıkça teşhir edilmelidir. Bazı zulümlerin karşısında yumuşaklık adına sessiz kalınamaz.
Fakat hakikati savunmakla kendini hakikatin sahibi sanmak arasında büyük bir mesafe vardır.
İnsan, doğruyu söylerken de yanılabilir. Bir bilgiyi eksik biliyor olabilir. Bir olayı yanlış anlamış olabilir. Kendi yorumunu, hakikatin kendisi sanıyor olabilir.
Bu yüzden sözün yanında tevazûya, cesaretin yanında öz eleştiriye, eleştirinin yanında adâlete ihtiyaç vardır.
Sözün gücü, yüksek sesinden gelmez. Haklılığı, söyleyenin öfkesinden doğmaz. Bir cümlenin çok tekrarlanması onu doğru yapmaz; kalabalıkların alkışlaması da ona hakikat kazandırmaz.
Sözün değeri, hakikatle kurduğu ilişkide ve insan hayatında doğurduğu sonuçlarda aranmalıdır.
SÖZÜN DE BİR HESABI VAR
İnsan, elinden çıkan işlerden sorumlu olduğu gibi dilinden çıkan sözlerden de sorumludur.
Hatta bazen eliyle yapmadığı bir kötülüğü diliyle örgütler. Birini hedef gösterir, bir topluluğu düşmanlaştırır, bir iftirayı yayar, bir yalanı binlerce insana ulaştırır. Kendisi hiçbir taş atmamıştır; ama sözleriyle başkalarının taş atmasına zemin hazırlamıştır.
Söz, eylemin karşıtı değildir. Söz de bir eylemdir.
Bazen bir kapıyı açar, bazen bir kapıyı kapatır. Bazen adaletsizliğe karşı insanları bir araya getirir, bazen zulmün önünü açar. Bazen bir hayatı korur, bazen de hayatı tehdit eden bir kalabalığı harekete geçirir.
Bu nedenle söylenmiş sözün sorumluluğu, sesin kesilmesiyle sona ermez.
İnsan, sözünün doğuracağı sonuçları bütünüyle bilemez. Fakat bu belirsizlik, sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sözün başkalarının hayatına ulaşabileceğini bilen insanın daha dikkatli olmasını gerektirir.
Bir sözü söylemeden önce insan kendisine birkaç soru sorabilmelidir:
Doğru mu söylüyorum?!.
Bunu söylemeye hakkım var mı?!.
Söyleme biçimim âdil mi?!.
Amacım düzeltmek mi, incitmek mi?!.
Bu söz, bir yarayı sarabilir mi; yoksa yeni bir yara mı açacak?!.
Ve belki de en önemlisi : Bu sözü söylemekle neyi büyütüyorum : Hakikati mi, nefsimi mi?!.
Bu sorular insanı susturmak için değil, sözünü sorumlulukla buluşturmak içindir. Çünkü insanın ağzından çıkan her söz, onun ahlâkından bir iz taşır.
BİR SÖZLE İNSAN OLMAK
Dil, küçücük bir organdır. Fakat insanın büyüklüğü de küçüklüğü de bazen onun ucunda belirir.
Bir insanın dili, başkasının kusurunu teşhir etmek için çalışabilir; yahut o kusurun düzelmesine yardımcı olmak için.
Bir insanın dili, kendisini yüceltmek için başkasını küçültebilir; yahut başkasının değerini tanırken kendi değerinden hiçbir şey kaybetmeyeceğini gösterebilir.
Bir insanın dili, öfkesine hizmet edebilir; yahut öfkesini adâletin sınırları içinde tutabilir.
Bir insanın dili, yalanı çoğaltabilir; yahut hakikatin yalnız kalmasına razı olmayabilir.
Bunların her biri bir tercihtir.
İnsan, her zaman ne hissedeceğini seçemeyebilir; ama hissettiği şeyi hangi sözle dışarı çıkaracağı konusunda bir sorumluluğa sahiptir. Öfke duyabilir; fakat hakaret etmek zorunda değildir. Kızabilir; fakat iftira atmak zorunda değildir. Birine karşı çıkabilir; fakat onun insanlığını inkâr etmek zorunda değildir.
İşte ahlâk, biraz da bu aralıkta yaşar : Duygu ile davranış, öfke ile hakaret, hakikat ile tahkir arasındaki o ince aralıkta…
Dilin terbiyesi, insanın kendisini yönetme terbiyesidir.
Belki de bu yüzden güzel söz, yalnızca başkasına sunulmuş bir iyilik değildir. Söyleyenin kendisine de yaptığı bir iyiliktir. Çünkü insan, dilini her kullanışında yalnızca muhatabına değil, kendisine de bir yön verir.
Her söz, insanın nasıl biri olmayı seçtiğine dair küçük bir işarettir.
SON SÖZ
Söz, ağızdan çıkar; ama kaynağı insandır.
Dil, dişlerin ve dudakların arasında korunur; fakat asıl koruması aklın, vicdanın ve ahlâkın elindedir.
Dilin ucu sivridir; batırabilir.
Dil zehirlidir; öldürebilir.
Ama aynı dil, yaraya merhem, yüreğe ferahlık, karanlığa ışık, yalnızlığa arkadaş da olabilir.
Öyleyse mesele dili susturmak değil, onu terbiye etmektir. Sözden kaçmak değil, sözü sorumlulukla buluşturmaktır. Her doğruyu öfkeyle haykırmak değil, hakikati hakkıyla söylemeyi öğrenmektir.
Kitâb’ın diliyle söylersek : Söz yumuşak olsun; ama hakikat eğrilmesin. Kerîm olsun; ama dalkavukluğa dönüşmesin. Ma’rûf olsun; ama alışılmış yanlışları meşrulaştırmasın. Sedîd olsun; ama sahibini kibirli kılmasın. Belîğ olsun; ama muhatabını manipüle etmesin.
Çünkü güzel söz, yalnızca kulağa hoş gelen söz değildir.
Güzel söz, hakikati incitmeden söylemeye; insanı incitmeden uyarmaya; iyiliği yalnızca dile getirmeyip hayata taşımaya çalışan sözdür.
Söz, karşılaşmanın canlılığıyla doğar; yazı, kavlin kalıcılığıyla yaşar. Biri insanın hâlini de taşır, diğeri o hâli kelimelerle anlatmaya çalışır. Fakat ikisinin de gerçek değeri, insanı hakikate ve iyiliğe ne kadar yaklaştırabildiğinde ortaya çıkar.
Ve insan, belki de en çok, söyleyebileceği hâlde söylemediği kötü sözle; susabileceği hâlde söylemekten kaçınmadığı doğru sözle belli olur.
Dilin ucunda bir dünya vardır.
Bir ucunda zehir, öbür ucunda şifâ…
Bir ucunda yıkım, öbür ucunda inşâ…
Bir ucunda insanı insandan uzaklaştıran kelimeler, öbür ucunda insanı insana yaklaştıran cümleler…
Dil aynı dil, ağız aynı ağız, ses aynı ses…
Değişen, insanın neyi seçtiğidir.
Sözünü seç, insanlığını seç.
Çünkü bazen bir insanın ağzından çıkan tek bir söz, başka bir insanın içinde ya bir yara olarak kalır ya da bir ömürlük şifâya dönüşür.
Ve bazen bir insanın kaleminden çıkan birkaç satır, yazarı çoktan susmuş olsa da yüzyıllar boyunca konuşmayı sürdürür.
Yorumlar
Yorum Gönder