SECDE
KİME, NE NİYETLE SECDE EDİYORUZ?!
Secdenin şekli mi, hakikati mi?!.
Secde deyince aklımıza ne geliyor?!. Dizlerimizin üzerine çökmek, alnımızı yere koymak, Rabbimizin huzurunda eğilmek…
Pekiî, bütün bunlar secdenin hakikatini anlamaya yeter mi?!.
Kur'an’da meleklerin Âdem’e secde ettiğini okuyoruz. Yûsuf’un anne ve babasıyla kardeşlerinin de Yûsuf”a secde ettiğini görüyoruz. Mü’minlerin Rablerine secdesini anlatan âyetlerle de karşılaşıyoruz.
Üstelik bu olaylar anlatılırken aynı secde/SCD kökü kullanılıyor. Bazı sahnelerde ortak bir ifade daha var : خَرُّوا سُجَّدًا HARRÛ SÜCCEDEN.
Öyleyse soralım : Muhataplar farklıyken bu secdeleri birbirinden ayıran nedir?!.
ŞEKİL AYNI, ANLAM FARKLI OLABİLİR!
Melekler Âdem’e secde etti. Fakat Âdem ilâh değildi. Secdenin bağlamını belirleyen, Allah’ın emriydi. Melekler Âdem’i ilâhlaştırdıkları için değil, Allah’ın emrine uyarak secde ettiler. İblîs ise aynı emrin karşısında büyüklük taslayarak reddetti. (Bakara 2/34)
Yûsuf”un ailesi de Yûsuf’a secde etti fakat Yûsuf da ilâh değildi. Yıllarca süren ayrılık, acı ve özlem sona ermiş; Yûsuf’un gördüğü rüya gerçekleşmişti. Yûsuf ise ulaştığı makamı kendi bağımsız kudretine bağlamıyor, kendisine mülk veren Rabbini anıyordu. (Yûsuf 12/100-101)
Burada iki secdeyi aynı ontolojik ilişki sayamayız. Fakat ikisini de bir insanın ilâhlaştırılması olarak yorumlamak zorunda da değiliz. Çünkü bir davranışın görünür muhatabı ile o davranışın taşıdığı anlam her zaman aynı şey değildir.
Ne var ki buradan, her secdenin gerçekte yalnızca Allah’a yöneldiği sonucunu da çıkaramayız. Her olayın kendi bağlamını korumalıyız.
NİYET, İLİŞKİDE AÇIĞA ÇIKAR
Bir hükümdarın önünde yere kapanan insanı düşünelim.
Korktuğu için mi eğiliyor?!. Bir çıkar elde etmek için mi?!. Hükümdara saygı duyduğu için mi?!. Yoksa onu mutlak otorite sahibi, kendisine kayıtsız şartsız boyun eğilmesi gereken bir varlık olarak gördüğü için mi?!.
Hükümdarın kendisine bakalım. O da Allah’ın kulu olduğunu kabul ediyor, kendisine gösterilen saygıyı sınırlı bir makamın gereği olarak mı görüyor; yoksa Firavun gibi, “ben sizin en yüce rabbinizim”!; (Nâziât 79/24) “tek, vazgeçilmez, hesap vermez = sorgulanamaz adamım”! diyerek kendisini insanların üzerinde mutlak otorite mi ilan ediyor?!.
Dışarıdan bakıldığında benzer görünen hareketler, bambaşka ilişkilerin ifadesi olabilir.
Demek ki secdeyi anlamak için yalnızca yere kapanana bakmak yetmez. Secde edilenin kendisini nasıl konumlandırdığına, secde edenin neyi kabul ettiğine ve iki tarafın ilişkisinin bütününe de bakmalıyız.
Niyet, karşılıklı ilişkilerde görünür hâle gelir. Şekil ise tek başına hakikati açıklamaz.
Elbette bir davranışın meşrûiyeti yalnızca tarafların niyetine bırakılamaz. İyi niyet, yanlış bir davranışı kendiliğinden doğruya dönüştürmez. Secdenin kime yöneldiği ve ilâhî hüküm karşısındaki yeri de önemlidir.
PEKİÎ, BİZİM SECDEMİZ?!
Şimdi başkalarını incelemeyi bırakalım ve kendimize dönelim.
Her gün secde ediyoruz. Alnımızı yere koyuyor, Rabbimizi tesbih ediyoruz. Pekiî, secdemiz hayatımızda neye karşılık geliyor?!.
Namazda Allah’a secde edip hayatın geri kalanında insanların, makamların, servetin veya çıkarlarımızın karşısında boyun eğiyor olabilir miyiz?!.
Allah’ın hükmünü okuyor ama çıkarımıza dokunduğunda başka ölçülere mi başvuruyoruz?!.
Dilimizi Allah’a teslim edip irademizi başkalarının mutlak otoritesine mi bırakıyoruz?!.
Allah’ın huzurunda eğilirken O’nun ölçülerini hayatımızdan çıkarıyorsak, secdemizle hayatımız arasında bir uyumsuzluk veya kopukluk yok mu?!.
Bunlar, bir insanın namazının veya secdesinin geçersiz olduğuna hükmetmek için değil; kendi kulluğumuzu sorgulamak için sorulması gereken sorulardır. Çünkü insanın hayatındaki bütün otoriteler aynı düzeyde değildir. Bir insanın bilgisine başvurmak, bir yöneticinin meşrû yetkisini tanımak veya bir büyüğe saygı göstermek, o kişiyi ilâhlaştırmak değildir. Sorun, sınırlı olanı sınırsızlaştırdığımızda; insana, makama veya arzuya Allah’a ait mutlak belirleyiciliği verdiğimizde başlar.
Şirk tehlikesi de yalnızca başkasının önünde yere kapanmak biçiminde karşımıza çıkmaz. İnsan, Allah’ı sözde kabul ettiği hâlde hayatının nihâî ölçüsünü başka bir yere taşıyabilir. Kur'an’ın bizi uyarmaya çalıştığı tehlikelerden biri de budur.
SECDE, BİR HAREKETTEN İBARET DEĞİLDİR
Secde, bedenin aldığı biçimdir; fakat onun anlamı bu biçime indirgenemez.
Korkudan yere kapanmakla gönülden teslim olmak aynı şey değildir. Çıkar için eğilmekle hakikati tanımak aynı şey değildir. Bir insana saygı göstermekle onu rab konumuna yükseltmek de aynı şey değildir.
Kur'an’da Rablerine secde eden mü’minler, kendilerine âyetler hatırlatıldığında secdeye kapanan, Rablerini hamd ile tesbih eden ve büyüklük taslamayan kimseler olarak anlatılır. (Secde 32/15)
Burada secde, hayatın dışında kalan bir merasim değildir. İnsanın hakikat karşısındaki tutumuyla, kibirden uzaklaşmasıyla ve Rabbini tanımasıyla birlikte anılır.
Öyleyse kendi secdemizi yalnızca alnımızın yere değip değmediğiyle ölçmeyelim. Kime yöneldiğimizi, neyi kabul ettiğimizi ve bu kabulün hayatımıza nasıl yansıdığını da sorgulayalım.
Kime secde ediyoruz?!.
Ne niyetle secde ediyoruz?!.
Ve belki de hepsinden önemlisi : Alnımızı Allah’ın huzurunda yere koyduğumuzda, hayatımızı da O’nun hakikatine teslim ediyor muyuz?!. Yoksa, namazda ilâhımız Allah, hayatta başkaları mı?!.
Yorumlar
Yorum Gönder