TAHİYYÂT VE TEŞEHHÜD
TAHİYYÂT VE TEŞEHHÜD
Şehâdetten Selâmlı Hayata
Tahiyyât ve teşehhüd, namazın oturuşunda okuduğumuz sözlerden ibaret midir; yoksa bu sözler, insanın nasıl bir hakikate tanıklık edeceğini, nasıl bir hayat yaşayacağını ve bu hayatın sonunda neyle karşılaşılacağını mı anlatmaktadır?!.
Bu iki kavramı birlikte düşündüğümüzde, önümüzde yalnızca bir ibadet metni değil, şehâdetten hayata, hayattan selâma uzanan bir anlam zinciri belirir.
1. ŞEHÂDET : DOĞRU ÇİZGİYİ BELİRLEMEK
Şehâdet, tanıklık etmek ve tanıklığını dile getirmektir. Ancak söz konusu olan, herhangi bir olay hakkındaki tanıklık değildir. Eşhedü en lâ ilâhe illallah dediğimizde Allah’tan başka ilâh olmadığını; ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve Rasûlüh dediğimizde Muhammed’in O’nun kulu ve Elçisi olduğunu tanıklığımızla ilan ederiz.
Bu tanıklık, hayatın ölçüsünü belirler. Allah’ı ilâh ve Rabb olarak tanımak, hayatı O’nun gösterdiği hakikat ve ölçüler doğrultusunda kurmayı gerektirir. Muhammed’in Allah’ın kulu ve Rasulü/Elçisi olduğuna tanıklık etmek de Onun kulluğunu ve Elçiliğini tanımanın ötesinde, getirdiği ilahî mesaj karşısındaki sorumluluğumuzu gündeme getirir.
Dolayısıyla şehâdet, yalnızca dilin söylediği bir söz değil, hayatın hangi çizgide yürütüleceğini belirleyen bir tanıklıktır.
Fussilet suresinin 30. âyeti bu ilişkiyi dikkat çekici biçimde ortaya koyar : “Rabbimiz Allah’tır” diyenler, sonra da istikâmet üzere yaşayanlar…
Âyette önce kâlû = “dediler”; ardından sümme’stekâmû = “sonra istikâmet üzere oldular” denilir. Söz ile hayat arasında bir sıra vardır. Allah’ı Rab olarak tanımak, bu tanıklığın gerektirdiği istikâmette yaşamayı da beraberinde getirir.
Şehâdet doğru çizgiyi belirler; istikâmet, o çizginin hayattaki karşılığıdır.
2. TEŞEHHÜD : TANIKLIĞI HAYATTA ISRARLA SÜRDÜRMEK
Şehâdet ile teşehhüd arasında anlamlı bir ilişki kurabiliriz. Şehâdet, tanıklığı dile getirirken; teşehhüd, bu tanıklığın tekrar tekrar ifade edilmesini ve insanın hayatındaki yerinin yeniden düşünülmesini gündeme getirir.
Burada bir dil ayrımını gözetmek gerekir : Teşehhüd kelimesinin sözlük anlamı tek başına “birlikte yürümek” veya “ısrar etmek” değildir ancak teşehhüdü, şehâdetin hayata taşınması bakımından ele aldığımızda, tanıklıkta ısrar, istikâmette sebat ve aynı hakikat doğrultusunda birlikte yürüme boyutlarını öne çıkarabiliriz. Çünkü bir hakikati bir kez söylemekle o hakikate göre yaşamak aynı şey değildir. İnsan, doğruyu tanıdığı hâlde ondan uzaklaşabilir; bildiğini hayatına taşımadığı hâlde kendisini o bilginin sahibi sayabilir. Bu nedenle tanıklığın sürekliliği, yalnızca sözün tekrarlanmasıyla değil, sözün gerektirdiği sorumluluğun sürekli üstlenilmesiyle anlam kazanır.
Teşehhüdü bu açıdan düşündüğümüzde, karşımıza tek seferlik bir beyan değil, hayat boyunca yenilenen bir yöneliş çıkar.
Şehâdet yolu gösterir; teşehhüd, o yolda sebat etmenin ve birlikte yürümenin sorumluluğunu hatırlatır.
3. TAHİYYÂT : TANIKLIĞIN HAYATA DÖNÜŞMESİ
Tahiyyât, namaz oturuşunda okunan metnin adıdır. Kavramın dilsel alanında selamlamalar, ta’zimler ve yüceltmeler bulunur. Fakat burada üzerinde durduğumuz mesele, kelimenin sözlük anlamıyla sınırlı değildir : Tahiyyâtı, şehâdetin gösterdiği hakikatin hayatın niteliğine dönüşmesi bakımından da okuyabilir miyiz?!.
Bu soruyu Kur'an’daki şu ifadeyle birlikte düşünelim : “Tahiyyetühüm fîhâ selâm.” (Furkan 75)
Bu ifadede hüm zamirini tek başına “toplu hayat” diye çevirmiyoruz. Toplu hayat yorumuna, zamirlerin gönderimlerini ve cümlenin bütününü birlikte değerlendirerek ulaşıyoruz. Hüm zamirinin işaret ettiği insanlar, fîhâ ile ilişkilendirilen hayat alanı ve selâmın bu hayat içindeki niteliği, ifadenin anlamını birlikte kuruyor.
Böylece tahiyyâtı yalnızca söylenen bir selamlama olarak değil, insanların içinde bulunduğu hayatın niteliğiyle de ilişkilendirebiliyoruz. Burada mesele, selâm kelimesini telaffuz etmekten ibaret değil; selâmın = barış ve esenliğin, huzurun mümkün ve anlamlı olduğu bir hayatın içinde bulunmaktır.
Bu bakımdan tahiyyât, şehâdetin gösterdiği yolun hayatta görünür hâle gelmesiyle ilişkilendirilebilir. Hakikat yalnızca bilinen veya söylenen bir şey olarak kalmaz; ilişkilerimize, tercihlerimize, sorumluluklarımıza ve birlikte yaşama biçimimize yansır.
Şehâdetin gösterdiği yol yaşanmıyorsa, tanıklık henüz hayatın kendisi olmamıştır.
4. SELÂM : SÖZDEN ÖTE, HAYATIN NİTELİĞİ
Selâmı yalnızca bir karşılaşmada söylenen iyi dilek veya bir vedalaşma sözü olarak düşünürsek kavramın işaret ettiği imkânı daraltmış oluruz.
Selâm; esenlik, güvenlik, barış ve selametle ilişkili bir anlam alanına sahiptir. Bu nedenle “selâmlı hayat” dediğimizde, yalnızca insanların birbirine selâm verdiği bir toplumsal ortamı değil, selâmın niteliğinin hayatın bütününe yansıdığı bir varoluşu kastediyoruz.
Bu hayat, kişinin kendi içinde ve başkalarıyla ilişkilerinde hakikatin ölçülerine uygun bir düzen kurmasını gerektirir. Şehâdetin hayata dönüşmesi, insanın yalnızca neye inandığını değil, inandığı hakikat doğrultusunda nasıl yaşadığını da belirler.
Burada dünya hayatıyla öte dünya arasında da bir ilişki vardır. Dünya hayatında şehâdetin gereğini yerine getirmek, istikamet üzere yaşamak ve bu istikamette sebat etmek söz konusudur. Furkan 75’teki selâm ise öte dünyadaki hayatın niteliğini düşünmemize imkân verir.
Bu ilişki, insanın bugün bildiği bilgiyi zihninde saklayarak öteye taşıması şeklinde anlaşılmamalıdır. Öteye taşınan, yalnızca zihinsel bilgi değildir. Bilginin hayata dönüşmüş karşılığıdır : Hayat olmuş bilgi, yani hayat.
Bir insan hakikati bildiği hâlde onun gereğini yaşamıyorsa, bildiği şey henüz hayatının kendisi olmamıştır. Bu nedenle şehâdetin gerçek karşılığı, yalnızca dildeki ikrarla değil, hayatın aldığı biçimle de ilgilidir.
5. ŞEHÂDETTEN TEŞEHHÜDE, TAHİYYÂTTAN SELÂMA
Şimdi bu kavramları birbirinden koparmadan, aralarındaki ilişkiyi bir bütün olarak ele alabiliriz :
Şehâdet, doğru yolu ve ölçüyü belirler.
Teşehhüd, bu tanıklığın gerektirdiği yolda sebat etmeyi ve birlikte yürümeyi hatırlatan bir hayat sorumluluğu olarak yorumlanabilir.
Tahiyyât, bu tanıklığın ve yönelişin hayatın niteliğine dönüşmesiyle ilişkilidir.
Selâm ise bu hayatın ulaştığı esenlik ve selamet ufkudur.
Bu zincir, Allah’ın hakikatinin insanın tanıklığıyla var olduğu anlamına gelmez. Hakikat, insanın onu tanımasından bağımsızdır. Şehâdet ve istikâmet, insanın o hakikat karşısındaki yönelişini ve hayatını belirler.
Bu nedenle mesele, yalnızca namazda teşehhüd metnini okumak veya şehâdet cümlelerini söylemek değildir. Mesele, o sözlerin gösterdiği hayatı yaşamaktır.
Teşehhüdün gösterdiği yöneliş hayata dönüşmezse, şehâdet yalnızca söylenmiş bir söz olarak kalır. Şehâdetin gerektirdiği istikâmette ısrar ve sebat olmazsa, o yolun hayattaki karşılığı eksik kalır. Selâm ise yalnızca dilde tekrarlanan bir kelime değil, hayatın ulaşması gereken bir nitelik olarak kalır.
Öyleyse şu soruları kendimize sormalıyız : Teşehhüdde neye tanıklık ediyorum?!. Bu tanıklık hayatımın hangi çizgilerini belirliyor?!. O çizgide ne kadar sebat ediyorum?!. Ve tanıklığım, birlikte yaşadığım insanların hayatında nasıl bir karşılık buluyor?!.
Çünkü şehâdetin doğruladığı yolu yaşamadan, o yolun vaat ettiği selâmlı hayatı yalnızca sözle sahiplenemeyiz.
Tahiyyât ve teşehhüdün bize yönelttiği temel soru da budur : Söylediğim hakikat, gerçekten yaşadığım hayat mıdır?!.
Değilse, bizi ötede “SELÂMÜN ALEYKÜM, TIBTÜM...” (39/73) diye karşılayamayabilirler!.
Yorumlar
Yorum Gönder