TAHİYYETÜHÜM FÎHÂ SELÂM

TAHİYYETÜHÜM FÎHÂ SELÂM

NASIL BİR HAYAT HEDEFLİYORUM?!

1. TAHİYYE NE DEMEKTİR?!

Bir kelimenin bugün yaygın olarak kullanılan anlamını bilmek, onun tarih boyunca taşıdığı bütün anlamları bildiğimiz anlamına gelmez. Bazen bir kelime zaman içinde anlam alanını daraltır; bazen de ilk bakışta görünmeyen anlam katmanları, eski metinlere başvurduğumuzda yeniden belirginleşir.

Tahiyye (تَحِيَّة) kelimesi de böyledir. Günümüzde bu kelime denildiğinde öncelikle selâmlama, selâm verme anlaşılır. Nitekim Kahire Arap Dil Kurumu’nun el-Mu’cemü’l Vasît adlı sözlüğünde kelimenin karşılığı es-selâm olarak verilir. Fakat klasik sözlüklere başvurduğumuzda daha geniş bir anlam alanıyla karşılaşırız.

Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât fî Garîbi’l Kur’ân adlı eserinde tahiyye kelimesini hayat köküyle ilişkilendirir. Açıklamasının özü şudur : Tahiyye, “hayyâkellah” yani “Allah sana hayat versin, seni yaşatsın” demekle ilişkilidir. Başlangıçta bir bildirim niteliği taşıyan bu ifade, zamanla duâ ve temenni anlamı kazanmıştır. Râgıb, kelimenin aslının hayat olduğunu açıkça belirtir.

İbn Manzûr da Lisânü’l Arab adlı klasik sözlüğünde kelimeyi selâmlama anlamının yanında bekâ ve mülk anlamlarıyla ele alır. Özellikle bekâ, varlığın devam etmesi ve kalıcılık demektir. Edward William Lane’in An Arabic-English Lexicon adlı eseri de tahiyye için selâmlamanın yanı sıra devamlılık ve ebedî varoluş anlamlarını kaydeder.

Bu kaynaklar, tahiyye kelimesinin doğrudan sözlük karşılığının “kaliteli hayat” olduğunu söylemez. Ancak kelimenin hayat, hayatın devamı, selâmlama ve selâmet düşünceleriyle tarihsel bağını ortaya koyar.

Bizim hareket noktamız ise şudur : Kelimeyi sözlükte bulunmayan bir anlamla özdeşleştirmek değil, Kur’an’daki kullanımını hayatın niteliği bakımından yeniden düşünmek.

2. TAHİYYETÜHÜM FÎHÂ SELÂM

Yûnus sûresinin 10. âyetinde şöyle buyrulur :وَتَحِيَّتُهُمْ فِيهَا سَلَامٌ = Ve tahiyyetühüm fîhâ selâm. = “Orada onların tahiyyeleri selâmdır.”

Bu kısa ifadede üç unsur dikkat çekiyor :

Tahiyyetühüm : Onların tahiyyeleri.

Fîhâ : Onun içinde, cennette.

Selâm : Esenlik, güven ve selâmet.

Burada önce hüm üzerinde duralım. Hüm, “onlar” demektir; tahiyyetühüm terkibinde tahiyyenin sahiplerini, yani cennet ehli topluluğunu gösterir. Topluluk vurgumuzun dayanağı hüm zamiridir.

Fîhâ ise “onun içinde, orada” demektir. Cennet bağlamında, bu topluluğun bulunduğu yere, cennete işaret eder.

Selâm da onların oradaki tahiyyesini niteler.

Böylece ifade bize, cennet ehli olan bir topluluğu, bu topluluğun içinde bulunduğu cenneti ve oradaki tahiyyenin selâm niteliğini birlikte düşündürür.

Pekiî, bu ifadeyi yalnızca cennet ehlinin birbirlerine nasıl selâm vereceğini bildiren bir cümle olarak mı anlamalıyız; yoksa cennet ehlinin nasıl bir hayatın içinde bulunduğu üzerine de düşünmeli miyiz?!.

Ben burada ikinci sorunun peşindeyim.

Cennette yalnızca tek tek bireylerin huzurundan değil, selâmın hâkim olduğu bir hayatın içinde bulunan topluluktan söz ediyoruz.

Bu noktada bir ayrımı korumak gerekir : “Toplu hayat” ifadesi hüm zamirinin sözlük karşılığı değildir; hümün gösterdiği topluluk üzerinden geliştirdiğimiz bağlamsal yorumdur. Aynı şekilde “sorunsuz ve ebedî hayat” da âyetin kelimesi kelimesine tercümesi değil, Kur’an’ın cennet tasvirinden hareketle ortaya koyduğumuz hayat tasavvurudur.

Ben bu ifadeyi şöyle anlamayı öneriyorum : Cennette, insanların birlikte yaşadığı; selâmetin hâkim olduğu, sorunların huzuru bozmadığı, daha doğru bir ifadeyle hiçbir sorunun olmadığı ve hayatın ebedî olarak huzur içinde sürdüğü bir varoluş vardır.

3. NASIL BİR HAYAT İSTİYORUM?!

İnsan kendisine sorabilir : Nasıl bir hayat istiyorum?!.

Daha çok malın, daha geniş imkânların, daha yüksek konforun bulunduğu bir hayat mı?!. Yoksa güvenin, huzurun, adâletin ve karşılıklı esenliğin hayatın niteliğini belirlediği bir hayat mı?!.

Meseleyi yalnızca bireysel mutluluk üzerinden düşünürsek önemli bir boyutu gözden kaçırırız. Çünkü insan kendi huzurunu isterken başkalarının huzurunu bozabilir. Kendi çıkarını korurken başkasının hakkını çiğneyebilir. Kendisini güvende hissetmek uğruna başkalarını korku içinde bırakabilir.

Böyle bir durumda kişinin kendi hayatını iyi bulması, hayatın gerçekten iyi olduğu anlamına gelmez.

Oysa tahiyyetühüm fîhâ selâm ifadesinde dikkatimizi çeken, yalnızca bir insanın huzurlu olması değil, bir topluluğun selâmın hâkim olduğu bir hayatın içinde bulunmasıdır.

Burada aradığımız, yalnızca benim iyi yaşadığım bir hayat değil; birlikte yaşadığımız hayatın iyi olmasıdır.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü toplu hayat, bireylerin yan yana bulunmasından ibaret değildir. Birlikte yaşamak; birbirinin varlığını, hakkını, güvenliğini ve huzurunu gözetmeyi de gerektirir.

Cennet tasvirinin bize düşündürdüğü hayat, birinin huzurunun diğerinin huzursuzluğuna bağlı olmadığı; birinin kazancının diğerinin hakkının yenmesine dayanmadığı; birinin güvenliğinin başkasının güvensizliği pahasına kurulmadığı bir hayattır.

İşte ben buna, yorum düzeyinde, selâm niteliği taşıyan kaliteli hayat diyorum.

4. SELÂM : SÖZ MÜ, HAYAT MI?!

Birine “selâmün aleyküm” dediğimizde ona esenlik dileriz. Fakat bu dileğin gerçek karşılığı, yalnızca sözün söylenmesiyle oluşmaz.

İnsan diliyle selâm verip davranışlarıyla başkasının huzurunu bozabilir. Güven dilerken güvenilmez davranabilir. Adâletten söz ederken kendi çıkarı söz konusu olduğunda adâleti terk edebilir.

Bu durumda söz ile hayat birbirinden ayrılmıştır.

Selâmın gerçek karşılığını arıyorsak, şu sorularla yüzleşmeliyiz :

İnsanlar benim yanımda kendilerini güvende hissediyorlar mı?!.

Benim varlığım, başkalarının hayatına huzur mu katıyor, huzursuzluk mu?!.

Kendi hakkımı savunurken başkasının hakkını da gözetiyor muyum?!.

Birlikte yaşadığım insanlara yalnızca kendi amaçlarım için mi yaklaşıyorum, yoksa onların da kendilerine ait bir hayatları ve hakları olduğunu kabul ediyor muyum?!.

Bu sorular, dînî hayatın sözlerden davranışlara geçip geçmediğini gösterir.

Selâmı dilemek bir temennidir; selâmın mümkün olduğu bir hayatı kurmak ise bir sorumluluk.

5. ALLAH’IN ÖLÇÜSÜYLE YAŞAMAK

Allah’ın ölçüsüne göre yaşanan hayat, O’nun bildirdiği hak, adâlet, merhamet ve iyilik ölçülerini insanın kendi hayatında gerçekleştirmeye çalışmasıdır.

Burada önemli bir ayrımı korumalıyız : İnsan, Allah’ın bildirdiği ölçülere uygun yaşayarak ilâhî değerlerle uyumlu nitelikler kazanabilir. Fakat bu, Allah’la özdeşleşmesi veya O’nun gibi olması demek değildir.

Yaratan ile yaratılan arasındaki fark ortadan kalkmaz. İnsan kuldur; Allah ise yaratılmışların hiçbirine benzemez.

İnsan adâletli olabilir ama mutlak adâletin kaynağı hâline gelemez. Merhamet gösterebilir ama mutlak ve sınırsız merhamet sahibi olamaz. Hayatını hakikate uygun biçimde kurmaya çalışabilir ama hakikatin mutlak sahibi olduğunu iddia edemez.

Buradaki benzerlik, varlığın özünde değil, hayatın niteliğinde ve yönelişindedir.

Bu nedenle kaliteli hayatı yalnızca kişinin kendisini iyi hissetmesiyle ölçemeyiz. Ölçü, hayatın hakka ve ahlâkî sorumluluğa ne kadar uygun olduğudur.

Cennette selâmın hâkim olduğu bir hayatı arzuluyorsak, bugün kendi hayatımızı bu ölçülere ne kadar yaklaştırdığımızı da sormalıyız.

6. TAHİYYÂT : DİLEĞİMİZ VE YÖNELİŞİMİZ

Namazın oturuşunda şöyle deriz : التَّحِيَّاتُ لِلَّهِ ... = Et-tahiyyâtü lillâh... = “Bütün tahiyyeler Allah’a aittir...”

Klasik sözlüklerde bu ifade yalnızca selâmlama üzerinden açıklanmaz; hayatın devamı, bekâ ve mülk anlamları da değerlendirilir. Dolayısıyla tahiyyât kelimesinin anlam alanı, insanın hayatı ve hayatın devamını dilemesiyle ilişkili bir geçmişe sahiptir.

Bu ifadeyi hayatımız bakımından düşündüğümüzde şu soruyla karşılaşırız : Hayatın kaynağı ben değilsem, hayatımı hangi ölçüye göre yaşamalıyım?!.

İnsan kendi varlığını kendisi başlatmamıştır. Hayatını sürdürebilmek için kendi dışındaki sayısız imkâna bağımlıdır. Hayatın sahibiymiş gibi davranması, onu gerçekten hayatın kaynağı yapmaz.

Fakat hayatın kaynağı olmamak, hayatın nasıl yaşandığı konusunda sorumluluktan muaf olmak anlamına da gelmez.

Tahiyyat duâsında Nebî’ye selâm diler, ardından şöyle deriz : السَّلَامُ عَلَيْنَا وَعَلَى عِبَادِ اللَّهِ الصَّالِحِينَ = es-Selâmün aleynâ ve alâ ibâdillâhi’s sâlihîn. = “Selâm bizim üzerimize ve Allah’ın sâlih kullarının üzerine olsun.”

Bu ifade, kendimizi de sâlih kullarla birlikte anmamızı sağlar. Fakat bir topluluğun içinde bulunmayı istemekle o topluluğun niteliğini kazanmak aynı şey değildir.

Nisâ sûresinin 69. âyetinde Allah’a ve Resul’e itaat edenlerin, Allah’ın nimet verdiği Nebîler, Sıddîklar, Şehîdler ve Sâlihlerle birlikte olacağı bildirilir. Âyet şu ifadeyle tamamlanır : وَحَسُنَ أُولَٰئِكَ رَفِيقًا = Ve hasüne ülâike refîkâ. = “Onlar ne güzel arkadaşlardır!”

Sâlihlerle beraber olmayı istemek, yalnızca onlarla birlikte bulunmayı arzulamak değildir. O beraberliği anlamlı kılan ahlâkî niteliklere yönelmeyi de gerektirir.

Duâ, çabanın yerine geçmez; çabaya yön verir.

7. İSTEDİĞİM HAYAT İÇİN NE YAPIYORUM?!

Cennette selâmın hâkim olduğu, sorunların huzuru bozmadığı veya sorunların olmadığı bir hayatın ebedî olarak sürdüğü bir topluluk içinde yaşamayı istiyorum.

Pekiî, bu isteğim bugün bende nasıl bir karşılık buluyor?!.

Huzur istiyorsam, başkasının huzurunu ne kadar gözetiyorum?!.

Güven istiyorsam, başkalarına ne kadar güven veriyorum?!.

Adâlet istiyorsam, kendi çıkarımla başkasının hakkı çatıştığında hangi tarafta duruyorum?!.

Sâlihlerle birlikte olmayı istiyorsam, kendimde hangi sâlihlik niteliklerini geliştirmeye çalışıyorum?!.

Allah’ın ölçüsüne uygun bir hayat istiyorsam, bu ölçülerin kararlarıma, ilişkilerime, kazancıma, harcamalarıma ve davranışlarıma ne kadar yansımasına izin veriyorum?!.

Bu soruların cevabı, yalnızca dînî kavramları ne kadar bildiğimizle ölçülemez. İnançlarımızın hayatımızda neye dönüştüğüyle de ölçülür.

Bir duâyı yıllarca okumak, o duânın işaret ettiği hayatı kendiliğinden kurmaz. Bir temenni, tekrar edildiği için gerçekleşmez. Arzu, yönelişe; yöneliş, çabaya; çaba da davranışa dönüşmelidir.

Elbette insan kendi ameliyle kendisini garanti altına alamaz; Allah’ın rahmetine muhtaçtır. Ancak rahmete muhtaç olmak, sorumluluktan vazgeçmek için gerekçe değildir.

Tahiyyatta kendimiz ve sâlih kullar için selâm dilerken, bu dileğin hayatımızda karşılığını aramalıyız.

8. SONUÇ : BİRLİKTE NASIL YAŞAMAK İSTİYORUM?!

Tahiyyetühüm fîhâ selâm ifadesini, sözlükte doğrudan “kaliteli hayat” yazıyormuş gibi tercüme etmiyoruz. Tahiyye kelimesinin hayat köküyle ilişkisini, klasik sözlüklerdeki anlam çeşitliliğini ve âyetin bağlamını birlikte değerlendirerek bir hayat yorumu geliştiriyoruz.

Bu yorumda hüm, cennet ehli olan topluluğa; fîhâ, onların bulunduğu cennete işaret ediyor. Selâm ise onların tahiyyesini niteliyor ve bize bu topluluğun hayatını esenlik ve güven bakımından düşünme imkânı veriyor.

Böylece önümüzde yalnızca bireysel mutluluk değil, birlikte yaşanan sorunsuz ve ebedî bir hayat tasavvuru beliriyor.

Bu hayat, insanın Allah’la özdeşleştiği bir hayat değildir. Allah’ın bildirdiği ölçülere bağlı kalan kulların, selâmın hâkim olduğu bir varoluş içinde bulunmasıdır.

Öyleyse soru yalnızca “cennette nasıl bir hayat istiyorum” değildir. Asıl soru şudur : Orada birlikte yaşamayı arzuladığım topluluğun hangi niteliklerini bugün kendi hayatımda gerçekleştirmeye çalışıyorum?!.

Çünkü arzuladığımız hayatı yalnızca dilimizle dile getirmek başka, o hayata doğru yürümek başkadır.

Selâmı dilemek bir temennidir; selâmın hâkim olduğu bir hayatı istemek bir hedeftir; o hedefe uygun yaşamak ise sorumluluktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP