SALÂTI HAYATIN DIŞINA ATMAK!

SALÂTI HAYATIN DIŞINA ATMAK!

Rabbi, dini ve hayatı birbirinden koparmak…

Medyen halkının Şuayb’a yönelttiği bir soru var ki üzerinden binlerce yıl geçmesine rağmen hâlâ eskimedi :

قَالُوا يَا شُعَيْبُ أَصَلَاتُكَ تَأْمُرُكَ أَنْ نَتْرُكَ مَا يَعْبُدُ آبَاؤُنَا أَوْ أَنْ نَفْعَلَ فِي أَمْوَالِنَا مَا نَشَاءُ

“Dediler ki: Ey Şuayb! Atalarımızın kulluk ettiklerini terk etmemizi yahut mallarımız üzerinde dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi Sana salâtın mı emrediyor?!.” (Hûd 11/87)

Bir düşünün! Bir peygamber, insanları ölçüde ve tartıda adâlete çağırıyor. Başkalarının hakkını yememelerini, ekonomik ilişkilerini ahlâkî ölçülere göre düzenlemelerini istiyor. Kavmi ise karşısına geçip soruyor : “Salâtın mı Sana bunları emrediyor?!”

Bu soru, ilk bakışta Şuayb’in ibâdetine önelik bir alay gibi görünebilir. Fakat dikkatle baktığımızda, çok daha derin bir itirazla karşılaşırız : İbâdetin hayat üzerinde söz sahibi olmasına itiraz!.

Sanki şöyle diyorlar : Sen namazını kıl, biz de ticaretimizi yapalım. Senin ibadetin Sana, bizim kazancımız bize! Sen Allah’ınla ilgilen; bizim işlerimize karışma!.

İşte asıl mesele burada başlıyor.

1. SALÂT MI, HAYAT MI?!

Şuayb’in kavmi, salât ile hayat arasında bir sınır çizmek istiyor. Salâtın yeri belli olsun, hayatın yeri belli olsun istiyorlar. İbâdet kendi alanında kalsın; ticaret, kazanç ve toplumsal ilişkiler bu ibâdetin müdahalesinden uzak tutulsun istiyorlar.

Oysa Şuayb’in çağrısı, tam da bu sınırı kabul etmiyor.

Çünkü ölçüyü eksik tutmak yalnızca ticarî bir hata değildir. Başkasının hakkını kendi çıkarına feda etmek, yalnızca ekonomik bir tercih değildir. Adâletsizlik insanın Rabbiyle ilişkisinden bağımsız bir mesele değildir.

Salâtın hayata yansımadığı yerde insan, ibâdet ettiği Rabbinin ölçülerini hayatının dışında bırakmış olabilir.

Burada bir inceliği kaçırmayalım : Kur’an, salât ile dinin sözlük anlamı bakımından özdeş olduğunu söylemiyor. Fakat Şuayb’in salâtını, hayatın ahlâkî düzeninden koparmaya çalışan bir zihniyeti bütün açıklığıyla önümüze koyuyor.

Salât, hayatın dışında tutulacak bir dînî faaliyet değil; hayatın Allah’ın ölçüleriyle yeniden düzenlenmesine eşlik eden bir kulluk ilişkisidir.

Namaz kılarken Allah’ı hatırlayıp alışveriş yaparken O’nun adâletini unutmak, insanın kendi içinde kurduğu bir çelişki değil midir?!

Bir tarafta Allah’ın huzurunda eğilen beden, öte tarafta Allah’ın ölçüsüne eğilmeyen irade!.

Bir tarafta kıraat, rükû ve secde; öte tarafta hile, haksızlık ve çıkar hesabı!.

Acaba biz Allah’ın huzuruna mı giriyoruz, yoksa O’nu yalnızca belirli zamanlarda ziyaret edilen bir ma'bedin içine mi yerleştiriyoruz?!.

2. SALÂTI HAYATIN DIŞINA ATMAK, CAMİYE HAPSETMEK!

Medyen halkının itirazıyla bizim dînî hayatımız arasında bir bağ kurabilir miyiz?!.

Elbette. Ancak tarihsel bağlamları özdeşleştirerek değil, iki yaklaşım arasındaki benzerliği sorgulayarak…

Şuayb’in kavmi, salâtın ekonomik davranışlarına karışmasını istemiyordu. Biz de salâtı yalnızca belirli bir mekânda ve belirli vakitlerde yerine getirilen bir ibâdet olarak düşünüp onun hayatımızın geri kalanına uzanmasını engelliyorsak, benzer bir ayrıştırma tehlikesiyle karşı karşıyayız demektir.

Camiye gitmek yanlış değil. Bilakis, salâtın cemaat boyutunu ve mescitlerin işlevini küçümsemek de doğru değil. Mesele, caminin varlığı değil; salâtın camiden ibaret hâle getirilmesidir.

Salâtı camiye hapsettiğimizde, caminin dışındaki hayatı farkında olmadan başka ölçülere teslim edebiliriz.

Camide Allah’ın huzurunda, çarşıda piyasanın huzurunda!.

Camide adâlet, iş yerinde menfaat!.

Camide tevazû, makamda kibir!

Camide kardeşlik, toplumsal hayatta ayrımcılık!.

Camide emanet, kamu görevinde şahsî çıkar!.

Bunlar, aynı insanın hayatında yan yana durabilir mi?!.

Durabilir. İnsan zihni çelişkileri bir arada taşıyabilir; hatta insan, çelişkilerini dînî alışkanlıklarının arkasına gizleyebilir. Fakat çelişkinin mümkün olması, onun meşrû olduğu anlamına gelmez.

Cami, hayatın Allah’a açılan kapılarından biridir; hayatın Allah’tan bağımsızlaştırıldığı bir sınır kapısı değildir.

Mesele camiyi hayatın dışına taşımak değil, camideki kulluk bilincini hayatın bütününe taşımaktır.

Mescit yalnızca girilip çıkılan bir mekân, salât yalnızca tamamlanıp bitirilen bir görev, din de yalnızca belirli zamanlarda hatırlanan bir aidiyet hâline geldiğinde, parçayı korurken bütünü kaybetme tehlikesi doğar.

Medyen halkının Şuayb’a itirazında görünür olan ayrıştırma, bizim için de bir öz eleştiri vesilesidir.

3. RABBİ HAYATIN DIŞINA ATMAK!

Asıl mesele belki de burada daha belirginleşiyor.

Salâtı hayatın dışına atmak, zamanla Rabbi de hayatın dışına atmaya dönüşebilir.

Elbette Allah’ın varlığı bizim kabulümüze bağlı değildir. O’nun rubûbiyeti, insanın kendisini nasıl konumlandırdığından bağımsızdır. Burada sözünü ettiğimiz, Allah’ın varlığını ortadan kaldırmak değil; insanın kendi hayatında O’nun ölçülerini etkisizleştirmesidir.

İnsan Allah’a inanabilir, O’na dua edebilir, O’nun adına yemin edebilir, O’nun "evini"! ziyaret edebilir fakat kararlarını verirken O’nun adâletini hesaba katmıyorsa, inancıyla hayatı arasındaki bağ zayıflamış demektir.

Hûd sûresinin 92. âyetinde Şuayb’in kavmine yönelttiği soru, bu bakımdan sarsıcıdır :

أَرَهْطِي أَعَزُّ عَلَيْكُمْ مِنَ اللَّهِ وَاتَّخَذْتُمُوهُ وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا

“Kabilem size Allah’tan daha mı güçlü ve üstün geliyor ki O’nu arkanıza atılmış bir şey hâline getirdiniz?” (Hûd 11/92)

Ne kadar çarpıcı!

Şuayb’in kavmi, Onun kabilesinden çekiniyor; fakat Allah’ın ölçülerini çiğnemekten çekinmiyor. Kabileyi hesaba katıyor, Allah’ın hakkını ise görmezden geliyor.

Demek ki bir insanın veya toplumun Allah’a inanmasıyla Allah’ı hayatında belirleyici ölçü kabul etmesi aynı şey değildir.

İnsan, Allah’ı inkâr etmeden de O’nun ölçülerini arka plana atabilir.

Kendi çıkarını, ailesini, kabilesini, cemaatini, siyasî aidiyetini, makamını veya servetini ilâhî adâletin önüne geçirebilir.

Burada mesele, bu aidiyetlerin varlığı değil; mutlaklaştırılmasıdır.

Allah’ın önünde eğildiğini söyleyen insan, O’nun adâletine aykırı bir çıkar karşısında kimin önünde eğilmektedir?!

İşte imanımızı yalnızca sözlerimizden değil, önceliklerimizden de okumamız gerekiyor.

Çünkü insanın gerçek bağlılıkları, yalnızca neye inandığını söylediği zaman değil, inandığı şeyle çıkarı çatıştığında görünür hâle gelir.

4. DİNİ HAYATIN DIŞINA ATMAK!

Dini hayatın dışına atmanın en etkili yolu, dini bütünüyle reddetmek olmayabilir.

Bazen dini kabul eder, fakat etki alanını daraltırız.

Dine bir mekân tahsis ederiz : Camii.

Bir zaman dilimi tahsis ederiz : İbadet vakitleri.

Bir görev alanı tahsis ederiz : Dînî merasimler.

Ve bunların dışında kalan hayatı kendi ölçülerimize bırakırız.

Böylece din görünürde varlığını sürdürür; fakat hayatı düzenleyen ahlâkî ve toplumsal gücünü kaybedebilir.

Dinin toplumdaki işlevinin daraltılması, yalnızca bireylerin niyetleriyle açıklanamaz. Kurumlar, alışkanlıklar ve yerleşik çıkar ilişkileri de bu ayrışmayı besleyebilir. Dinin yalnızca özel alana ait sayılması, ekonomik ve siyasî kararların ahlâkî sorgulamadan muaf tutulması sonucunu doğurabilir.

Burada kimseyi camiye gitmekle, namaz kılmakla veya dînî kurumlarda bulunmakla suçlamıyoruz. Tam tersine, bütün bunların hayatın geri kalanıyla bağını yeniden kurmaya çalışıyoruz. Çünkü din, insanın hayatından çekilip yalnızca belirli mekânlarda temsil edilen bir kimliğe indirgendiğinde, dînî görünürlük artarken ahlâkî etki azalabilir.

Dinin görünür olmasıyla hayatı dönüştürmesi aynı şey değildir.

Bir toplumda camiler dolu olabilir; ama çarşıda adâlet eksik olabilir.

Dînî sözler çoğalabilir; ama emanete riayet azalabilir.

Dînî semboller yaygınlaşabilir; ama güç sahipleri hesap vermekten kaçınabilir.

Böyle bir durumda sorulması gereken soru, dinin toplumda ne kadar göründüğü kadar, hayatın hangi alanlarında ne ölçüde etkili olduğudur.

Şuayb’in kavmi de dînî geçmişinden ve atalarının kulluklarından söz ediyordu. Fakat bu bağlılık, onların ticarî adâletsizliklerini ortadan kaldırmıyordu.

Demek ki dînî aidiyet, ahlâkî doğruluğun otomatik garantisi değildir.

5. SALÂT, HAYATLA KURULAN BAĞDIR!

Kur’an’ın salât anlayışını yalnızca biçimsel bir ibadete indirgemek doğru değildir. Bununla birlikte salâtın belirli vakitleri, biçimleri ve kulluk boyutu da göz ardı edilemez.

Mesele, biçim ile anlamı birbirinin alternatifi hâline getirmek değildir. Mesele, biçimin taşıdığı anlamı hayatın dışında bırakmamaktır.

Namaz, insanın gün içinde Rabbine yönelmesini, O’nu hatırlamasını ve kulluk bilincini tazelemesini sağlayan temel bir ibadettir. Fakat bu yöneliş, insanı gündelik hayatındaki sorumluluklarından uzaklaştırmak için değil, onlarla daha bilinçli bir ilişki kurmasına eşlik etmek için düşünülmelidir.

Salâtın hayatla bağı burada aranmalıdır.

Ölçü ve tartıda dürüstlük…

Emanete sadakat…

Yetimin hakkını korumak…

İşçinin emeğini zamanında ödemek…

Kamu malını kendi malından ayırmak…

Gücü adâletin yerine koymamak…

Bir insanın inancını, başka bir insanın hakkını çiğnemenin gerekçesine dönüştürmemek…

Bunların her birini namazın doğrudan ve tek başına meydana getirdiğini söyleyemeyiz. Fakat salâtın da içinde bulunduğu kulluk bilincinin, insanın bu sorumluluklarıyla çelişmemesi gerektiğini söyleyebiliriz.

Salâtın hayata etkisi, yalnızca kaç defa, kaç rekat/vakit kılındığıyla değil; insanın hangi yanlışlara karşı durduğuyla da sorgulanmalıdır.

Bu, namazın değerini azaltmaz. Bilakis, onu hayatın bütününden koparmaya karşı korur. Çünkü salât, hayatın yerine geçen bir faaliyet değil; hayatın içinde Allah’a kulluk bilincini canlı tutan bir ibadettir.

6. CAMİDEN HAYATA, HAYATTAN RABB’E…

Belki de soruyu tersinden sormalıyız.

Dini hayatın içine nasıl taşıyacağız?!.

Aslında din, insan hayatının dışında bir yerden içeri taşınmayı bekleyen yabancı bir eşya değildir. İnsan zaten hayatının her alanında ahlâkî tercihlerde bulunur. Mesele, bu tercihlerin hangi ölçülere göre yapıldığıdır.

Camiye girerken başka, çıkarken başka bir insan olmak zorunda mıyız?!.

Namazda Allah’ın büyüklüğünü ilan edip iş hayatında makamımızı mutlaklaştırmak zorunda mıyız?!.

Secdede kulluğumuzu hatırlayıp toplumsal ilişkilerimizde başkalarını kendi çıkarımıza hizmet eden araçlara dönüştürmek zorunda mıyız?!.

Hayır!.

İbadet ile hayat arasında kurulan bağ, insanın bütün davranışlarını bir anda kusursuzlaştırmaz. İnsan hata yapabilir, zaaf gösterebilir, yeniden toparlanabilir. Fakat kulluk bilinci, hatayı normalleştiren değil, insanı hatasıyla yüzleşmeye çağıran bir yöneliş olmalıdır.

Din, insanın kendisini temize çıkarmasının aracı değil; kendisini sorgulamasının imkânıdır.

Camiye gitmek önemlidir. Fakat camide kazanılan bilincin çarşıya, eve, iş yerine, mahkemeye, yönetime ve insan ilişkilerine taşınması da önemlidir.

Salâtın hayatla ilişkisini kurmak, her toplumsal sorunu yalnızca namazla açıklamak değildir. Ekonomik adâletsizliklerin, siyasî güç ilişkilerinin ve kurumsal sorunların kendi nedenlerini de araştırmak gerekir. Ancak bütün bu alanları ahlâkî sorgulamadan bağımsızlaştırmak da kabul edilemez.

Rabbe kulluk, hayatın belirli anlarında yapılan bir yönelişle sınırlı kalmamalı; insanın bütün tercihlerinde hesaba katılan bir sorumluluğa dönüşmelidir.

SON SÖZ : ALLAH’I NEREYE KOYDUK?!

Medyen halkı, Şuayb’a “salâtın mı sana bunları emrediyor?!” diye sorduğunda, aslında dinin hayat üzerindeki etkisini sorguluyordu.

Şuayb ise onlara, Allah’ın ölçülerini kendi çıkarlarının arkasına atamayacaklarını hatırlatıyordu.

Bugün bu kıssayı okurken yalnızca Medyen halkını yargılamakla yetinemeyiz. Kendimize de bakmalıyız.

Biz salâtı nereye koyduk?!.

Hayatın merkezine mi, yoksa yalnızca belirli vakitlerine mi?

Dini nereye koyduk?!.

İnsan ilişkilerimizin ve toplumsal sorumluluklarımızın içine mi, yoksa yalnızca dînî mekânların sınırları içine mi?!.

Rabbimizi nereye koyduk?!.

Kararlarımızın ölçüsü olarak mı, yoksa hayatımızın geri kalanına karışmamasını istediğimiz bir inanç olarak mı?!.

Bu soruların cevabı, yalnızca dilimizde değil; kazancımızda, harcamamızda, ilişkilerimizde, tercihlerimizde ve başkalarının hakkına gösterdiğimiz saygıda aranmalıdır.

Çünkü insan, Allah’ın varlığını kabul ettiği hâlde O’nun ölçülerini hayatının dışında bırakabilir.

İbâdet edebilir, fakat adâletsiz davranabilir.

Dinden söz edebilir, fakat dini kendi çıkarına engel gördüğü yerde susturabilir.

Camiyi koruyabilir, fakat caminin temsil ettiği kulluk bilincini hayatın geri kalanından uzak tutabilir.

İşte Hûd sûresindeki bu kıssa, bizi başkalarının dinini tartışmaktan önce kendi kulluğumuzu sorgulamaya çağırıyor.

Salâtı camiye hapsettiğimizde hayatı, dini hayattan kopardığımızda ahlâkı, Rabbimizi kararlarımızın dışına attığımızda ise kulluğumuzu eksiltme tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Cami, hayatın dışında değil; hayatın içindedir.

Salât, hayatın rakibi değil; kulluk bilincinin bir parçasıdır.

Din, hayatın belirli bölümlerine tahsis edilmiş bir aidiyet değil; hayatın bütününde ahlâkî sorumluluk doğuran bir yöneliştir.

Ve bütün bunların sonunda kendimize şu soruyu sormak zorundayız : Biz Allah’a = O'nun dinine hayatımızda bir yer mi ayırdık, yoksa hayatımızı O’nun ölçülerine göre yaşamaya mı talibiz?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP