CİDDÎ VE ACIMASIZ BİR ÖZELEŞTİRİ
CİDDÎ VE ACIMASIZ BİR ÖZELEŞTİRİ
ALLAH HAYATIMIZIN NERESİNDE?!
Dinimizle, İbâdetlerimizle ve Allah’la İlişkimizle Yüzleşme
Bir özeleştiri yapalım ama başkalarını suçlayarak değil; kendimizden başlayarak… Başkalarının imanını tartarak değil, kendi imanımızın hayatımızdaki karşılığını sorgulayarak…
Çünkü insan, başkalarının dinini eleştirirken kendi din anlayışının kusurlarını gözden kaçırabilir. Başkalarının Allah’la ilişkisini sorgularken Allah’la kendi ilişkisinin hangi sınırlar içerisine sıkıştığını fark etmeyebilir.
Öyleyse kendimize şu soruyu soralım : Biz Allah’ı mı hayatımızın merkezine yerleştirdik, yoksa O’na hayatımızın belirli bölümlerinde mi yer ayırdık?!.
Eğer din yalnızca namaz vakitlerinde bizimleyse, Allah da yalnızca namaz vakitlerinde bizimleymiş gibi olmuyor mu?!.
Eğer din yalnızca Ramazan ayında, oruç tuttuğumuz saatlerde bizimleyse, Ramazan bittiğinde dinimizi de bayram ettirip tatile göndermiyor muyuz?!.
Eğer Allah yalnızca Kâbe’de, hacc ibâdetini yerine getirirken bizimleyse, Kâbe’den ayrıldığımızda O’nunla ilişkimiz de sona ermiyor mu?!.
Eğer Allah’ı yalnızca zekâtımızı hesaplarken hatırlıyorsak, geri kalan zamanlarda servetimizi hangi ölçüyle yönetiyoruz?!. Kazancımızı nasıl elde ettiğimizi, harcamamızı nereye yaptığımızı, biriktirdiğimiz malları nasıl kullandığımızı kimden bağımsızmışız gibi değerlendiriyoruz?!.
Eğer Allah’la ilişkimiz belirli ibâdetlerin başlangıç ve bitiş saatleriyle sınırlıysa, biz Allah’a mı kulluk ediyoruz, yoksa kulluğumuza belirli saatler mi ayırıyoruz?!.
Bu soruların amacı aslâ namazı, orucu, haccı veya zekâtı küçümsemek değildir; tam tersine, bunların hayatımızın bütününü dönüştürmesi gereken ibâdetler olduğunu hatırlamaktır.
Mesele ibâdetlerin varlığı değil; ibâdetlerle hayatımız arasındaki bağın koparılmasıdır.
1. ALLAH’I SADECE NAMAZ VAKİTLERİNE VE CÂMİİYE Mİ HAPSETTİK?!
Namaz vakti geldiğinde dünyaya ara veriyoruz. İşimizi bırakıyor, alışverişimizi durduruyor, seccademizi seriyor ve Rabbimizin huzuruna duruyoruz.
Peki, namaz bittiğinde ne oluyor?!.
Ayağa kalkarken yalnızca bedenimizi mi kaldırıyoruz, yoksa namazda yöneldiğimiz hakikati hayatımıza da taşıyor muyuz?!.
Secdede alnımızı yere koyarken büyüklüğünü kabul ettiğimiz Allah’ın; ticaretimizde, aile ilişkilerimizde, komşuluğumuzda, yöneticiliğimizde, işçiliğimizde ve insanlara karşı davranışlarımızda da hükmünün bulunduğunu hatırlıyor muyuz?!.
Namazda doğruluktan söz edip ticarette hile yapabiliyor muyuz?!.
Namazda merhamet dilenip güçsüzlere merhametsiz davranabiliyor muyuz?!.
Namazda yalnız Allah’a kulluğumuzu ilan edip hayatın başka alanlarında insanların önünde kulluk derecesinde eğilebiliyor muyuz?!.
Öyleyse sorun, namaz kılıp kılmamamızdan önce, namazın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğüdür.
Namazın vakti biter; fakat namazın hayatımızdaki ahlâkî talebi bitmez. Selâm verip namazdan çıktığımızda Allah’ın kullarına karşı sorumluluklarımız da sona ermez.
Namazdan çıkmak, Allah’ın huzurundan çıkmak değildir. Allah, her yerde ve her zaman huzurdadır.
Allah’ın huzuru yalnızca seccadenin üzerinde bulunduğumuz birkaç dakikaya ait değildir. Bizim O’na karşı sorumluluğumuz, seccadeden kalkınca da devam eder.
2. ALLAH’I HAYATIMIZA (RAMAZANDA) BİR AYLIĞINA MI ÇAĞIRIYORUZ?!
Ramazan geliyor; sofralarımız değişiyor, gündelik alışkanlıklarımız değişiyor, camilerimiz doluyor, Kur’an daha fazla okunuyor, yardımlaşma ve dayanışma duygularımız güçleniyor.
Bir ay boyunca nefsimizi denetlemeye, dilimizi korumaya, açlığın ne demek olduğunu anlamaya çalışıyoruz.
Peki, bayramdan sonra ne oluyor?!.
Açken uzak durduğumuz haramlara tokken yeniden yaklaşabiliyorsak; Ramazanda koruduğumuz dilimiz, Ramazandan sonra yeniden insanları incitmeye başlıyorsa; bir ay boyunca hissettiğimiz yoksul duyarlılığı yılın geri kalanında kayboluyorsa neyi başarmış oluyoruz?!.
Ramazanı mı yaşadık, yoksa Ramazan boyunca kısa süreliğine başka bir insan mı olduk?!.
Oruç, yalnızca gündüz belirli saatlerde yemekten ve içmekten uzak durmak değildir. Aynı zamanda arzularımızın bizi yönetmesine karşı bir irade eğitimi, nimetlerin kıymetini bilme ve başkalarının mahrumiyetini anlama imkânıdır.
Öyleyse oruç tutarken kazandığımız bilinç, iftarla birlikte terk edilecekse, açlığımız bedenimizde kalmış; ahlâkımıza ulaşamamış demek, değil midir?!.
Ramazanın bitmesi, Ramazanın bize kazandırması gereken takvânın da bitmesi midir?!.
Ramazan bir aydır; fakat Ramazanın yetiştirmesi gereken insan, yılın on iki ayında da o insandır.
Allah’a Ramazanda bir ay yer açıp, yılın geri kalanında O’nu hayatımızın dışına itiyorsak, sorun Ramazanın kısalığı değil, bizim din anlayışımızın darlığıdır.
3. ALLAH KÂBE’DE Mİ KALDI?!
Hacca gidiyoruz. Dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla aynı kıbleye yöneliyor, aynı kıyafetlerle aynı meydanda toplanıyor, aynı Allah’ın kulları olduğumuzu hatırlıyoruz.
Irk, dil, makam ve servet farklılıklarının aşılabildiği bu büyük buluşmada insan, kulluğun evrenselliğini yaşayabiliyor.
Peki, hacc bittiğinde ne oluyor?!.
İhramdan çıktığımızda yalnızca ihramın yasakları mı sona eriyor, yoksa eşitlik, tevazû ve kardeşlik bilincimizi de üzerimizden çıkarıyor muyuz?!.
Kâbe’de kimseye üstünlük taslamamaya çalışırken memleketimize döndüğümüzde makamımızla, soyumuzla, servetimizle veya mensubiyetimizle/milliyetimizle başkalarına üstünlük kuruyorsak, ne anladık bu haccdan?!.
Kâbe’de Allah’ın evrensel çağrısına karşılık verip evimize döndüğümüzde yalnızca kendi çıkarımızın çağrısına kulak veriyorsak, hacc bize ne kazandırdı?!.
Kâbe, Allah’ın belirli bir mekânda ikamet ettiği bir yer değildir. Kâbe, kulluğun yönünü belirleyen kutsal bir merkezdir. Oraya yönelmemiz, Allah’ın orada bulunup başka yerlerde bulunmadığı anlamına gelmez.
Hacc yolculuğu tamamlanır; fakat kulluk yolculuğu tamamlanmaz.
Kâbe’den ayrılmak mümkündür; Allah’a karşı sorumluluktan ayrılmak mümkün değildir.
4. ALLAH’I ZEKÂTIN HESAPLANDIĞI GÜNE VEYA AYA MI SIKIŞTIRDIK?!
Servetimizi hesaplıyoruz. Malımızın zekâta tâbi olan kısmını belirliyor, gerekli miktarı ayırıyor ve ihtiyaç sahiplerine veriyoruz.
Bu, dinin emrettiği önemli bir sorumluluktur, ancak şu soruyu sormadan geçebilir miyiz : Zekâtını verdiğimiz serveti nasıl kazandık?!.
Çalışanımızın hakkını zamanında teslim ettik mi?!. Ticaretimizde dürüst davrandık mı?!. İnsanların bilgisizliğini, emeğini veya çaresizliğini istismar ettik mi?!. Kazancımızın toplumsal sonuçlarını hiç düşündük mü?!.
Bir yıl boyunca servetimizi büyütürken yalnızca kendi çıkarımızı gözetip yılın sonunda bu servetin belirli bir miktarını dağıtarak bütün sorumluluğumuzu yerine getirdiğimizi mi düşünüyoruz?!.
Zekât, haksız kazanca sonradan eklenen bir temizlik belgesi değildir. Haksızlığın kendisi, zekât verilerek meşrûlaştırılamaz.
Bir insanın hakkını yemekle onun hakkını gözetmek, aynı ahlâkî terazinin iki ayrı kefesidir. Bir kefeye sadaka koyarak öteki kefedeki haksızlığı görünmez kılamayız.
Zekâtın kendisi kadar, servetle kurduğumuz ilişkinin de sorgulanması gerekir.
Allah’ı yılda bir kez malımızın hesabına dâhil edip yıl boyunca kazancımızın hesabından çıkarmak, kulluk anlayışımızdaki en ciddî çelişkilerden biri değil midir?!.
5. DİN CAMİDE, HAYAT CAMİ DIŞINDA MI?!
Camiye gidiyoruz. Orada Kur’an dinliyor, namaz kılıyor, vaaz dinliyor ve dînî bir atmosferin içinde bulunuyoruz. Fakat camiden çıktığımızda hangi hayatın içine dönüyoruz?!. İş yerinde hangi ölçülere uyuyoruz?!. Evimizde ailemize nasıl davranıyoruz?!. Alışverişte, siyasette, kamu görevinde, akademide, medyada, üretimde ve tüketimde hangi ahlâkî ilkelerle hareket ediyoruz?!.
Eğer dinin sözü camide geçiyor ama iş yerinde geçmiyorsa; camide adâlet istiyor ama toplumda adâletsizliğe sessiz kalıyorsak; camide tevazû gösteriyor ama makam sahibi olduğumuzda kibirleniyorsak, dinin hayatımızdaki etkisini daraltmış olmuyor muyuz?!.
Böyle bir anlayışta cami, hayatın bütününe yön veren bir bilinç merkezi olmaktan çıkıp dinin belirli saatlerde ziyaret edildiği bir mekâna dönüşebilir.
Oysa secde yalnızca alnın yere değmesiyle ilgili değildir; insanın kendisini Allah’ın ölçülerine göre konumlandırmasıyla da ilgilidir.
Cami dışında da kuluz. Evde de kuluz. İşte de kuluz. Sokakta da kuluz. Devlet yönetiminde de kuluz. Güçlüyken de kuluz, güçsüzken de kuluz... kulluktan çıkış yok.
Dinin hayatın bütününe ilişkin iddiasını yalnızca caminin duvarları arasına sığdırırsak, camiyi yüceltirken dinin toplumsal işlevini daraltmış olabiliriz.
Allah’ı camiye hapsetmek, camiden çıkınca kendimizi O’nun ölçülerinden bağımsız sanmaktır.
6. PEKİÎ, TİCARETTE, SİYASETTE, ADÂLETTE VE GÜÇ KULLANIRKEN ALLAH NEREDE?!
Belki de özeleştirinin en ağır kısmı burasıdır.
Çünkü dînî hayatımızın görünür alanlarında kendimizi kolayca dindar hissedebiliriz. Namazımızı, orucumuzu, haccımızı, zekâtımızı gösterebiliriz. Fakat insanın gerçek sınavı, dînî görünürlüğün azaldığı alanlarda başlar.
Bir ihale dağıtılırken adâlet nerede?!.
Bir çalışan işten çıkarılırken merhamet nerede?!.
Bir yönetici karar verirken emanet bilinci nerede?!.
Bir siyasetçi iktidarını korumaya çalışırken hakikat nerede?!.
Bir tüccar kârını artırırken kul hakkı nerede?!.
Bir akademisyen bilgi üretirken ve verirken dürüstlük nerede?!.
Bir insan kendisine muhtaç olan birini karşısında bulduğunda vicdanı nerede?!.
Bunların hepsi dinin hayatla buluşması gereken alanlardır. Çünkü ahlâk, yalnızca ibâdet esnasında sergilenen bir duyarlılık değildir, aynı zamanda insanın çıkarıyla hakikat çatıştığında hangi tarafta durduğunu gösteren bir tercihtir.
İnsan, Allah’ı ibâdetinde anıp çıkarı söz konusu olduğunda O’nun ölçülerini görmezden gelebiliyorsa, burada ciddi bir bölünme vardır.
Bir tarafta ibâdet eden insan, öteki tarafta çıkarını koruyan insan…
Bir tarafta Allah’ın huzurunda eğilen kul, öteki tarafta Allah’ın kullarına karşı sorumluluğunu unutan kişi…
Pekiî, bunlar gerçekten iki ayrı insan mı, yoksa bizim henüz bütünleştiremediğimiz tek bir insan mı?!.
İmanımızı hayatımızın bütününe taşıyamadığımız sürece bu çelişkilerle yüzleşmek zorundayız.
7. ALLAH BİZİMLE Mİ, YOKSA BİZ Mİ O’NU BAZI ZAMANLAR HATIRLIYORUZ?!
Allah’ın bizimle olması, yalnızca kendisini hatırladığımız veya ibâdet ettiğimiz zamanlarda var olması demek değildir. Kur’an’ın bildirdiği üzere Allah, Hayy’dır, Kayyûm’dur; yaratması ve yaşatması bizim O’nu hatırlamamıza bağlı değildir.
Biz O’nu unutsak da O’nun yarattığı bir varlık olmaktan çıkamayız. O’nu inkâr etsek de varlığımızı kendimizden bağımsız, kendimize yeterli bir varlığa dönüştüremeyiz.
Bizim unutmamız, O’nun yokluğu değildir. Bizim ilgisizliğimiz, O’nun hayatımızdan çekilmesi değildir.
Öyleyse asıl mesele, Allah’ın ne zaman bizimle olduğu değil; bizim O’nunla ilişkimizi ne zaman ve hangi alanlarda unuttuğumuzdur.
Namazda Allah’ı hatırlıyoruz; pekiî namaz dışında O’nun ölçülerini hatırlıyor muyuz?!.
Ramazanda O’na yöneliyoruz; pekiî diğer aylarda da O’nun rızasını gözetiyor muyuz?!.
Haccda kulluğumuzu ilan ediyoruz; pekiî hacdan veya umreden döndüğümüzde bu kulluğun gereğini yerine getiriyor muyuz?!.
Zekât verirken malımızın bir kısmını ayırıyoruz; pekiî malımızın tamamını nasıl kazandığımız ve nasıl kullandığımız konusunda da sorumluluk duyuyor muyuz?!.
Allah’ı hatırlamakla Allah’ın ölçülerine göre yaşamak arasındaki mesafe, belki de en fazla üzerinde durmamız gereken mesafedir. Çünkü hatırlamak bir başlangıçtır; hayatı bu hatırlayışın gereğine göre düzenlemek ise onun ahlâkî karşılığıdır.
8. YA ALLAH’I HİÇ HATIRLAMAYANLAR?!
Buraya kadar Allah’ı namaz vakitlerine, Ramazana, Kâbe’ye ve zekât gününe hapsetmiş olabileceğimizi sorguladık.
Pekiî Allah’ı bunların dışında da hatırlamayanlar ne olacak?!.
Hayatını Allah’ı hiç hesaba katmadan, Allah yokmuş gibi düzenleyenler?!. Kazancını, harcamasını, ilişkilerini, hedeflerini ve geleceğini yalnızca kendi çıkarları, arzuları ve hesapları üzerinden kuranlar?!.
Onların hayatında Allah nerede?!. Daha doğrusu, Allah’ın varlığını kabul etmekle O’nu hayatın içinde hesaba katmak arasındaki farkı ne kadar ciddiye alıyoruz?
Bir insan Allah’ın varlığına inanabilir ama kararlarını verirken O’nu hiç hesaba katmayabilir. Allah’ın kendisini gördüğünü kabul edebilir ama kimsenin görmediği yerde istediğini yapabilir. Hesap gününe inandığını söyleyebilir ama yaptığı hesaplarda yalnızca kendi kazancını düşünebilir.
Böyle bir insanın sorunu, Allah hakkında hiçbir şey bilmemesi değil, bildiği hakikatin hayatına yön vermemesidir.
Pekiî, Allah’ı hiç hatırlamayan insanın sorumluluğu yalnızca dînî ibâdetleri yerine getirilmemesi midir?!.
Ya insanlara yaptığı haksızlıklar?!. Ya çiğnediği haklar?!. Ya gücünü kullanırken gözetmediği adâlet?!. Ya elde ettiği kazancın başkalarının hayatında açtığı yaralar?!...
Bunlar, insan, Allah’ı hatırlasa da hatırlamasa da ahlâkî sonuçları olan eylemlerdir. Bir haksızlık, o haksızlığı yapan kişi Allah’ı düşünmediği için haksızlık olmaktan çıkmaz. Bir insanın hakkı, hakkı çiğneyen kişi Allah’ı hatırlamadığı için ortadan kalkmaz.
Allah’ı hesaba katmamak, hayatın/kişinin hesabını ortadan kaldırmaz.
Üstelik burada bir başka yanılgıya da düşmemeliyiz : Allah’ı hiç hatırlamayan herkesi aynı kefeye koyamayız. İnsanların bilgiye erişimleri, karşılaştıkları şartlar, niyetleri ve imkânları farklıdır. Kimin ne ölçüde sorumlu olduğuna ilişkin nihâî hüküm vermek bize düşmez. Fakat kendi hayatımızı sorgulamak için başkalarının niyetlerini bilmemiz de gerekmez.
Kendimize şu soruyu sorabiliriz : Allah’ı hatırlamadığım zamanlarda da O’nun bildirdiği doğruluk, adâlet ve merhamet ölçülerine bağlı kalıyor muyum?!. Yoksa O’nu düşünmediğim alanlarda kendimi her türlü ahlâkî sınırdan bağımsız mı görüyorum?!.
İşte özeleştirinin bu noktada daha da derinleşmesi gerekiyor. Çünkü Allah’ı yalnızca ibâdet vakitlerinde hatırlamak bir daralmaysa, hayatın tamamını Allah’ı hiç hesaba katmadan yaşamak daha kapsamlı bir kopuş anlamına gelebilir.
Ancak kendisini dindar olarak tanımlayan insan da bu sorgulamanın dışında değildir. Hatta Allah’ı tanıdığını, O’na inandığını ve O’na kulluk ettiğini söyleyen insanın, bildiği hakikatin gereğini yerine getirip getirmediğini ayrıca sorgulaması gerekir.
Öyleyse mesele yalnızca Allah’ı hatırlamak veya hatırlamamak değildir.
Mesele, Allah hakkında sahip olduğumuz bilginin, hayatımızda ne ölçüde ahlâkî bir karşılığının bulunduğudur.
Allah’ı hatırlamayan insanın da Allah’ı hatırladığını söyleyen insanın da hayatı, davranışları ve başkalarının haklarıyla ilişkisi üzerinden sorgulanması gerekir.
Birisi Allah’ı hiç hesaba katmıyor olabilir. Diğeri Allah’ı yalnızca ibâdetlerinde hesaba katıyor, fakat çıkarları söz konusu olduğunda unutuyor olabilir.
Pekiî, ikincisinin birincisinden daha fazla dînî bilgiye sahip olması, ahlâkî sorumluluğunu daha hafif kılar mı?!.
Belki de asıl ağır soru şudur : Allah’ı tanıdığını söyleyen bizler, O’nu hiç tanımadığını düşündüğümüz insanlardan önce kendi hayatımızda O’nun ölçülerini görünür kılabiliyor muyuz?!.
9. DİN, HAYATIMIZIN BİR BÖLÜMÜ MÜ; YOKSA HAYATIMIZI DÜZENLEYEN BİR ÖLÇÜ MÜ?!
Din anlayışımızı yeniden düşünelim.
Dini, hayatımızın belirli zamanlarında yerine getirdiğimiz ibâdetlerden ibaret görürsek, hayatımızın geri kalanını başka ölçülere teslim etmiş olmaz mıyız?!.
İbâdetlerimizi dinin tamamı değil de dînî sorumluluğumuzun temel parçaları olarak görürsek, önümüze başka, bambaşka bir kapı açılır.
Namaz, Allah’la ilişkimizi ve ahlâkî yönelişimizi diri tutar.
Oruç, irademizi eğitir ve arzularımızı sorgulatır.
Hacc, kulluğun evrenselliğini ve insanlar arasındaki yapay üstünlüklerin geçiciliğini hatırlatır.
Zekât, servetimizle kurduğumuz ilişkiyi ve toplumsal sorumluluğumuzu sorgulatır.
Fakat bunların hiçbirinin anlamı, hayatın geri kalanını ahlâkî sorgulamadan muaf tutmak değildir.
İbâdet, hayatın alternatifi değil; hayatın nasıl yaşanacağına ilişkin bilincin kaynaklarından biridir.
Din, yalnızca ne zaman namaz kılacağımızı değil, namazdan sonra nasıl bir insan olacağımızı da söyler. Yalnızca ne kadar zekât vereceğimizi değil, nasıl kazanacağımızı ve başkalarının haklarını nasıl koruyacağımızı da söyler.
Dinin hayatımıza girdiği kapıyı açık tutup geri kalan kapıları kapatamayız.
Allah’a kulluk, hayatımızın belirli bölümlerine ait bir kimlik değil; bütün tercihlerimizi sorgulamamızı gerektiren bir sorumluluktur.
10. ALLAH’I MI HATIRLIYORUZ, YOKSA KENDİMİZİ Mİ RAHATLATIYORUZ?!
Bu soruyu sormak kolay değildir.
Bazen ibâdetlerimizi yerine getirdiğimiz için kendimizi güvende hissedebiliriz. Belirli dînî yükümlülükleri yerine getirmiş olmak, diğer davranışlarımızı sorgulamaktan kaçınmamıza yol açabilir.
Namaz kılıyoruz; öyleyse iyi insanız.
Oruç tutuyoruz; öyleyse nefsimizi terbiye etmişiz.
Hacca gittik; öyleyse kulluğumuzda önemli bir mesafe aldık.
Zekât verdik; öyleyse malımızla ilgili sorumluluğumuzu yerine getirdik.
Oysa bunların her biri önemli bir ibâdettir; fakat hiçbiri insanın bütün ahlâkî sorumluluklarını kendiliğinden yerine getirdiğini göstermez.
İbâdetlerimiz bizi sorgulanamaz hâle getirmez. Tam tersine, kendimizi daha derin bir sorgulamaya açmamıza yardımcı olmalıdır.
Bir ibâdeti yerine getirmiş olmakla o ibâdetin bizde gerçekleştirmesi gereken dönüşümü yaşamak aynı şey değildir.
Kendimizi rahatlatmak için ibâdet ediyorsak, ibâdetin bizi rahatsız etmesi gereken yerde de durmalıyız : Haksızlıklarımızla, kibirlerimizle, çıkarlarımızla, ihmallerimizle ve başkalarının hayatında açtığımız yaralarla yüzleşmemiz gereken yerde…
Çünkü özeleştiri, kendimizi suçlayıp umutsuzluğa kapılmak değil; kendimizi hakikatin karşısında savunmasız bırakabilmektir.
Bu, ibâdetlerimizden vazgeçmek değil, ibâdetlerimizi hayatın bütününe taşıyabilmektir.
Kendimizi dindar ilan etmek değil, dinin bizden ne istediğini yeniden sormaktır.
SON SÖZ : ALLAH’I HAYATIMIZIN DIŞINA BİZ Mİ İTTİK?!
Diyelim ki Allah’ı camiye hapsettiğimizi söylemiyoruz. Pekiî, caminin kapısından çıkarken O’nu geride bırakan kim?!. Çünkü cami dışında Allah hatırda yok!.
Allah’ı Ramazana hapsettiğimizi söylemiyoruz. Pekiî, bayramdan sonra dînî duyarlılığımızı terk eden ve eski hayatına dönen kim?!.
Allah’ı Kâbe’ye hapsetmediğimizi söylüyoruz. Pekiî, hacdan dönünce bu kulluğu bir hatıraya, turistik bir geziye dönüştüren kim?!. Çünkü, dönüşte eski hayat devam ediyor, hayatımız değişmiyor, sadece adımızın önüne bir kelime ekleniyor. = Hacı Hasan oluyoruz.
Allah’ı zekât gününe hapsetmediğimizi söylüyoruz. Pekiî, yıl boyunca kazancımızı ve harcamalarımızı O’nun ölçüleriyle sorgulamayan, haksız kazanç görünce balıklama atlayan kim?!.
Pekiî, Allah’ı hiç hatırlamadan yaşadığını söyleyen insanın karşısında kendimizi hangi ölçüyle değerlendireceğiz?!. Yalnızca ibâdetlerimizin sayısıyla mı, yoksa bu ibâdetlerin ve inancımızın hayatımızda oluşturduğu ahlâkî karşılıkla mı?!.
Allah’ın hayatımızdan uzaklaştığını mı düşünüyoruz, yoksa biz mi O’nun ölçülerini hayatımızın belirli alanlarından uzaklaştırıyoruz?!.
Allah’ın bizi her an yaratan, yaşatan ve varlığımızı sürdürmemizi sağlayan Rab olduğunu kabul ediyorsak, O’na karşı sorumluluğumuzu birkaç vakte, bir aya, bir yolculuğa veya yılda bir yapılan bir hesaba nasıl sığdırabiliriz?!.
Elbette her an namaz kılamayız. Her an oruç tutamayız. Her an hacda olamayız. Zekâtın da kendine özgü şartları ve zamanı vardır. Fakat her an dürüst olabiliriz. Her an adâleti gözetebiliriz. Her an emanete ihanet etmekten kaçınabiliriz. Her an başkasının hakkını çiğnememeye çalışabiliriz. Her an kazancımızı, kararlarımızı ve davranışlarımızı ahlâkî bir sorgulamaya açık tutabiliriz.
Çünkü ibâdetlerin vakitleri sınırlı olabilir ama kulluğun sorumluluğu hayatın bütününe yayılır.
Allah’ı hiç hatırlamayan insan da hatırladığı hâlde O’nun ölçülerini hayatına taşımayan insan da şu soruyla yüzleşmelidir : Hayatımızı kimin koyduğu ölçülere göre yaşıyoruz ve davranışlarımızın sonuçları karşısında ne kadar sorumluluk alıyoruz?!.
Belki de asıl sorun, Allah’ı hayatımızın dışına itmemiz değil; hayatımızın bir bölümünü O’nun ölçülerinden bağımsız saymaya alışmamızdır.
Ve şimdi, başkalarına dönüp bakmadan önce, kendimize son bir soru soralım : Ben Allah’a yalnızca ibâdet etmek için mi yöneliyorum, yoksa bütün hayatımı O’nun rızasına uygun yaşamak için mi?!.
Bu soruya vereceğimiz cevap, din anlayışımızın da özeleştirimizin de başlangıcı olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder