ASİL & VEKİL

ASİL & VEKİL

Allah’ı Kim Vekil Kılıyor?!

Demokrasilerde millet asildir, milletvekilleri vekil.

Bir hukuk davasında davacı veya davalı asildir; avukatlar vekildir. Asil, kendini temsil etmesi için birini vekil tayin eder. Vekile yetki verir, işini ona havale eder. Kimi zaman kendisinin yeterince bilmediği, yapamadığı veya daha iyi yapılmasını istediği bir işi vekiline bırakır.

Pekiî, Allah-kul ilişkisinde durum nedir?!.

Allah Vekîl’dir, ne demektir?!. Kulun Allah’ı Vekil kılması veya O’na tevekkül etmesi ne anlama gelir?!. Allah, Vekîl ise Asil değil midir?!.

İşte üzerinde durmamız gereken paradoks budur.

ASİL KİM, VEKİL KİM?!

Beşerî ilişkilerde asil ile vekil aynı varlık kategorisindedir. İkisi de insandır. İkisi de sınırlıdır. Asil, sahip olduğu bir yetkiyi vekiline verir; vekil de kendisine verilen yetki çerçevesinde iş görür.

Allah-kul ilişkisi ise böyle değildir.

Allah, yaratılmışlar arasındaki bir vekil değildir. O, varlığın ve kudretin kaynağıdır. Kulun O’na yetki vermesi, O’na yeni bir kudret kazandırması düşünülemez. Kulun vekil tayin edebildiği bir insanla Allah arasında, kelimelerin çağrıştırdığı benzerliğin ötesinde, aşılmaz bir kategori farkı vardır.

Allah’ın Vekîl oluşu, bir başkasının kendisine verdiği yetkiye dayanmaz. Kulun tevekkülü de Allah’ın yetkisini artırmaz.

Öyleyse soru yeniden karşımızda : Allah zaten Asil ise kul O’nu nasıl Vekil kılabilir?!.

TEVEKKÜL : ASİL OLANI VEKİL KILMAK

Tevekkülü açıklamak için şu çarpıcı ifadeyi kullanabiliriz : Tevekkül, Asil Olan’ı Vekil kılmadır.

İlk bakışta çelişkili görünen bu ifade, Allah’ın konumuyla kulun konumunu birbirinden ayırdığımızda anlam kazanır.

Kul, Allah’a yetki vermez; O’nun zaten sahip olduğu kudreti tanır. Allah’ın konumunu değiştirmez; kendi konumunu O’nun karşısında belirler. O’nu Vekîl kılmak, Allah’ı kulun emrine vermek değil, kulun işinde O’na dayanması, yardımını istemesi ve işini O’na havale etmesidir.

Buradaki Vekîl kılmak, tevekkül kelimesinin sarf bakımından bire bir ve zorunlu tercümesi olarak değil, Vekîl ile tevekkül arasındaki anlam ilişkisini açığa çıkaran kavramsal bir ifade olarak anlaşılmalıdır. Çünkü mesele yalnızca bir işi bir başkasına bırakmak değildir. Mesele, işi kime dayandırdığımız, kudreti nerede gördüğümüz ve kendimizi kimin karşısında nasıl konumlandırdığımızdır.

KULUN SORUMLULUĞU DEVREDİLEMEZ

İnsan, üstlendiği bir işi bazen tek başına tamamlayamaz. Bilgisi, gücü veya imkânları yetersiz kalabilir. Bu durumda yardım ister; daha yetkin olana dayanır, işin bir bölümünü ona havale eder.

Fakat Allah’a tevekkül, insanın sorumluluğunu Allah’a devretmesi değildir.

Kul, kendisine düşeni yapmadan, gerekli çabayı göstermeden, kendi ihmalini tevekkül sözüyle örtemez. Bir haksızlığın ardından Allah’a güvenmekten söz ederek yaptığı yanlışı meşrulaştıramaz.

Tevekkül, sorumluluktan kaçış değil, sorumluluğun içinde Allah’a dayanıştır.

Kul çabasını ortaya koyar; fakat kendi çabasını mutlak kudret saymaz. Elinden geleni yapar; fakat her şeyi kendi denetiminde tutabileceğini düşünmez. Yardım ister; fakat yardım istemeyi kendi iradesini Allah’a dayatmakla karıştırmaz.

Kulun görevi çabalamak, Allah’ın yardımına yönelmek ve kendisini bağımsız bir kudret sahibi sanmamaktır.

TAZARRÛ YOKSA, TEVEKKÜLÜN RUHU EKSİK KALIR

Burada tazarrûun önemine geliyoruz.

Tazarrû, kulun kendi ihtiyacını idrak ederek Allah’a yönelmesi, O’na yalvarması ve yardımını istemesidir. Kulun yalnızca bir sonuca ulaşmayı arzulaması değil, o sonuca ulaşma konusunda kendisinin sınırlı olduğunu da kabul etmesidir.

Tevekkülün bu anlayışında tazarrû, tâli bir süs değil, kurucu bir ilkedir.

Çünkü kulun Allah’a yönelişinde kendi muhtaçlığını kabul etmesi yoksa, tevekkül iddiasının arkasına başka bir ilişki biçimi gizlenebilir : Kul, Allah’a dayanmak yerine Allah’ın kendi isteğine dayanmasını beklemeye başlayabilir.

İşte burada roller görünürde tersine döner.

Kul işveren, hatta patron konumuna geçer; Allah ise kulun işlerini gerçekleştirmekle yükümlü bir çalışan gibi tasavvur edilir.

Elbette Allah gerçekten işçi konumuna düşmez. Bu benzetme, Allah’ın statüsünde bir değişikliği değil, kulun zihnindeki ilişkinin bozulmasını anlatır.

Kul, kendi isteğini tartışılmaz ölçü hâline getirir; Allah’tan da o isteğin gerçekleşmesini bekler. Kendi arzusunu merkeze koyar, ilahî kudreti ise arzusunun hizmetindeki bir araç gibi düşünür.

Fakat Allah’a duâ etmek, bir istekte bulunmak veya belirli bir sonuç için ısrarla yalvarmak, tek başına patronlaşmak değildir. Ayrım, istemekle emretmek arasındadır; Allah’tan yardım dilemekle O’nu kendi iradesinin hizmetine koştuğunu sanmak arasındadır.

Tazarrû, kulun Allah’a emir vermesi değil, O’na olan ihtiyacını kabul etmesidir.

Bu nedenle burada tazarrû, tevekkül anlayışımızın zorunlu bir şartı olarak konumlandırılmaktadır. Bu, yalnızca kelimenin kökünden çıkarılmış bir sarf hükmü değil; kulun muhtaçlığı, Allah’ın mutlak kudreti ve insanın sorumluluğu üzerine kurduğumuz teolojik modelin ilkesidir.

İSTİKÂMET, TAZARRÛ VE TEVEKKÜL

Bu ilişkiyi üç kavramla açıklayabiliriz.

İstikâmet : Kulun yönünü Allah’a çevirmesidir. Yöneliş, yalnızca dilde değil, hayatın tercihlerinde ve sorumluluklarında da karşılık bulmalıdır.

Tazarrû : Kulun kendi sınırlılığını ve ihtiyacını kabul ederek Allah’tan yardım istemesidir. Kendi kendine yeterli olmadığını bilmesidir.

Tevekkül : Kulun Allah’a güvenip dayanması, sorumluluğunu yerine getirmeye çalışırken O’nun yardımını istemesi ve sonucu kendi mutlak mülkiyetinde görmemesidir.

Bu üç kavram birbirini tamamlar. İstikâmet yönü, tazarrû muhtaçlığın idrakini, tevekkül ise bu yöneliş ve idrakin güvene ve dayanışa dönüşmesini ifade eder.

Böylece kul ne sorumluluğundan kaçar ne de kendisini bağımsız bir kudret sahibi sanır.

ALLAH'A DAYANMAK, ALLAH'I KENDİMİZE DAYANDIRMAK DEĞİLDİR

Tevekkülün en hassas sınırı belki de burasıdır.

Allah’a dayanmakla Allah’ın bizim istediğimizi yapmak zorunda olduğunu düşünmek aynı şey değildir.

Duâ ederiz; ama duâyı emir hâline getiremeyiz. Çabalarız; ama çabamızı ilahî kudretin yerine koyamayız. Yardım isteriz; ama istediğimiz sonucun gerçekleşmesini Allah’ın bize borcuymuş gibi göremeyiz.

Tevekkül, Allah’ın kudretini kendi irademizin hizmetine vermek değil, kendi irademizi ve çabamızı Allah’ın karşısında doğru yere koymaktır.

Kul, kendi sorumluluğunu yerine getirmek için çabalar; fakat kendisini her şeyin sahibi ve sonucu belirleyen mutlak güç olarak görmez. Başarısını yalnızca kendisine mal etmez; başarısızlığını da tevekkülün anlamsızlığına delil saymaz.

Çünkü tevekkül, yalnızca istenen sonuç elde edildiğinde başvurulan bir kavram değildir. Kulun Allah karşısındaki konumunu, sonuçların değişkenliğinden bağımsız olarak belirleyen bir yöneliştir.

SON SÖZ

Başlangıçtaki sorularımıza dönelim : Allah Asil midir?!. Evet. Varlığın ve kudretin kaynağı O’dur.

Allah Vekîl midir?!. Evet. Kul O’na dayanır, güvenini O’na bağlar ve işini O’na havale eder.

Kul Allah’ı Vekil kılabilir mi?!. Allah’a yetki vererek değil; O’nun zaten sahip olduğu kudreti tanıyıp O’na dayanarak.

Kul sorumluluğunu Allah’a devredebilir mi?! Hayır. Tevekkül, sorumluluğun devri değildir.

Pekiî, tazarrû neden önemlidir?!. Çünkü kulun Allah’a dayanışı, kendi muhtaçlığını kabul etmesiyle anlam kazanır. Bu kabul ortadan kalktığında tevekkül, Allah’a güvenmekten çıkıp Allah’tan kendi iradesinin gerçekleştirilmesini beklemeye dönüşebilir.

Bütün bunların sonunda şu hükme varıyoruz : Tevekkül, Asil Olan’ı Vekil kılmadır.

Ama bu, Asil olana yetki vermek değildir. O’nun zaten sahip olduğu kudrete dayanmak; kendi sorumluluğunu terk etmeden yardımını istemek; kendi sınırlılığını kabul ederek işini O’na havale etmektir.

Kulun büyüklüğü, kendisini yeterli görmesinde değil; kendi sorumluluğunu üstlenirken muhtaçlığını unutmamasındadır. Çünkü tevekkül, Allah’ı kulun emrine vermek değil, kulun kendisini Allah’ın karşısında doğru yere koymasıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP