RAHMÂN’IN KULLARI

RAHMÂN’IN KULLARI

Kim bunlar?!. Nasıl yaşarlar?!. Bizi nasıl okurlar?!.

Bir insanı Allah’ın kulu yapan şey nedir?!. Taşıdığı kimlik mi, söylediği söz mü, inandığını beyan etmesi mi; yoksa bütün bunların hayatındaki karşılığı mı?!.

Furkân sûresinin 63. âyetinden itibaren başlayan ve 77. âyete kadar devam eden pasaj, bizi bu sorularla yüzleştiriyor. Kur’an, burada belirli bir topluluğun adını saymaktan ziyade, ibâdü-r Rahmân yani Rahmân’ın kulları diye andığı insanların niteliklerini sıralıyor.

Dikkat çekici olan şu : Bu insanlar, kendilerini nasıl adlandırdıklarıyla değil, nasıl yaşadıklarıyla anlatılıyor. Allah’la ilişkileri kadar insanlarla ilişkileri, ibâdetleri kadar ahlâkları, hatalardan uzak durmaları kadar hatalarından dönebilmeleri de bu anlatının içinde yer alıyor.

Öyleyse soruyu yeniden soralım : Kimdir bu Rahmân’ın kulları?!.

YERYÜZÜNDE NASIL YÜRÜRLER?!.

Pasaj, onların yeryüzünde tevazû ile yürüdüklerini ve cahiller kendilerine sataştığında selâm diyerek karşılık verdiklerini bildirerek başlıyor. (25/63)

Burada anlatılan, yalnızca bedensel bir yürüyüş biçimi değildir. İnsanın yeryüzündeki varoluşuna ilişkin bir tavırdır. Kendini başkalarından üstün görmeyen, her karşılaşmayı bir güç gösterisine dönüştürmeyen, her sataşmayı kişisel bir savaşa çevirmeyen bir insan portresi çiziliyor.

Cahilin sataşmasına aynı seviyede karşılık vermemek, güçsüzlük değildir. Her söze cevap vermek zorunda olmadığını bilmektir. İnsan, kendisine yöneltilen her hakareti cevaplandırmak, her kışkırtmayı karşılamak ve her tartışmadan galip çıkmak zorunda değildir. Ancak burada önemli bir ayrım var : Tevazû, haksızlığa boyun eğmek değildir. Öfkesini kontrol etmek, hakkından vazgeçmek anlamına gelmez. Rahmân’ın kulu, kendi nefsini savunmakla hakikati savunmayı birbirinden ayırabilen insandır.

Ardından gece vakitlerinde Rablerine yöneldikleri, cehennem azabından sakındıkları anlatılır. (25/64-66) Demek ki bu insanların ahlâkı yalnızca başkalarının gözü önünde sergiledikleri davranışlardan ibaret değildir. İnsanların kendilerini görmediği zamanlarda da Rableriyle ilişkilerini sürdürürler. Başkalarına karşı gösterdikleri ölçülülük, iç dünyalarındaki sorumluluk bilincinden bağımsız değildir.

ÖLÇÜ, YALNIZCA İBÂDETTE DEĞİL, HAYATIN TAMAMINDADIR

Furkân 67’de onların harcamalarında ne savurgan ne de cimri oldukları, bu ikisi arasında ölçülü davrandıkları bildirilir.

Bu ayrıntı önemlidir. Çünkü Kur’an’ın çizdiği insan portresinde ahlâk, yalnızca ibâdet mekânlarına ve ibâdet vakitlerine ait bir mesele değildir. İnsan, malıyla ilişkisinde de ahlâkî bir sorumluluk taşır.

Savurganlık, imkânı ölçüsüzce tüketmektir; cimrilik ise eldeki imkânı gerektiğinde paylaşmaktan kaçınmaktır. Birinde ölçüsüz tüketim, diğerinde paylaşım sorumluluğunun ihmal edilmesi vardır.

Rahmân’ın kulları, sahip olduklarını yalnızca kendi arzularının hizmetine sunmazlar. İmkânlarını nasıl kullandıkları da nasıl insanlar olduklarının bir parçasıdır.

Ardından Allah’a ortak koşmamak, haksız yere cana kıymamak ve zina etmemek gibi ağır ahlâkî ihlaller sıralanır. (25/68) Bunlar, insanın Allah’la ilişkisini ve diğer insanların haklarıyla ilişkisini birlikte ilgilendiren meselelerdir. Fakat pasaj, insanı geçmişteki yanlışlarına mahkûm ederek bırakmaz. Tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyen kimsenin kötülüklerinin iyiliklere çevrilebileceğini bildirir. (25/70-71)

Böylece önemli bir ilke ortaya çıkar : Rahmân’ın kulları, geçmişlerinde hiç hata bulunmayan insanlar olmak zorunda değildir. Yanlışlarını savunmak yerine tanıyabilen, tövbe edebilen ve hayatlarını düzeltebilen insanlar da bu ahlâkî ufkun içindedir. Çünkü insanın ahlâkî niteliği yalnızca ne yaptığıyla değil, yaptığı yanlış karşısında ne yaptığıyla da ilgilidir.

YALANIN TANIĞI VE BOŞLUĞUN PARÇASI OLMAMAK 

Furkân 25:72’nin ilk bölümü şöyledir : وَالَّذِينَ لَا يَشْهَدُونَ الزُّور = “Onlar ki, zûra tanıklık etmezler.”

Buradaki şehâdet kelimesi tanıklıkta bulunmayı, zûr ise yalanı, asılsızlığı ve hakikatin çarpıtılmasını ifade eden bir anlam alanına sahiptir.

Bu ifadeyi yalnızca “yalan söylemezler” diye çevirmek, âyetin ahlâkî imkânını daraltabilir. Çünkü insan, kendisi yalan söylemese bile başkasının yalanına tanıklık edebilir; asılsız bir anlatıyı doğrulayabilir, bir iftirayı meşrûlaştırabilir veya gerçeğin çarpıtılmasına hizmet edebilir.

Böylece mesele, bireysel dürüstlüğün ötesine geçer. İnsan yalnızca kendi dilinden çıkan sözlerden değil, hakikatin ortaya çıkmasına veya örtülmesine katkıda bulunan tutumlarından da sorumludur.

Rahmân’ın kulu, yalnızca yalan söylemeyen değil, yalanın doğrulanmasına da hizmet etmeyen insandır.

Âyetin devamı ise bu ahlâkî tavrın başka bir boyutunu gösterir : وَإِذَا مَرُّوا بِاللَّغْوِ مَرُّوا كِرَامًا = “Boş ve değersiz şeylerle karşılaştıklarında vakarlarını koruyarak geçerler.”

Buradaki lağv, bağlama göre boş, yararsız, anlamsız ve değersiz söz ve davranışları kapsar. Rahmân’ın kulları, karşılarına çıkan her sözün peşine düşmez, her kavgaya katılmaz ve her sataşmayı cevaplandırmayı kendilerine görev edinmezler.

Ancak bu ifade, her yanlış karşısında susmayı veya her tartışmadan uzak durmayı emreden bir ilke olarak okunmamalıdır. Çünkü boş bir kavgaya katılmayı reddetmekle bir haksızlığa tanıklık edip susmak aynı şey değildir.

İşte burada ince ama hayati bir sınır vardır.

HER SUSUŞ ERDEM DEĞİLDİR!

Bir insan kendisine hakaret edildiğinde susabilir. Öfkesine yenilmemek, değersiz bir tartışmayı büyütmemek ve nefsinin tahriklerine kapılmamak için karşılık vermeyebilir. Böyle bir susuş, vakar ve özdenetim göstergesi olabilir.

Fakat aynı insan, bir başkasına haksızlık edildiğinde de susuyorsa durum değişir.

Birisi gözümüzün önünde güçsüz bir insanı aşağılıyor, hakkını gasp ediyor veya ona iftira atıyor. Biz de “ben kimseyle tartışmam, vakarımı korurum!” diyerek uzaklaşıyoruz.

Burada artık yalnızca kendi öfkemizi kontrol etmiyoruz. Başkasının uğradığı haksızlık karşısında nasıl bir sorumluluk üstlendiğimiz de sorgulanıyor.

Kendi nefsini korumak için susmak başka, başkasının hakkını koruma sorumluluğundan kaçmak başkadır.

Elbette her olayda doğrudan müdahale etmek doğru veya mümkün olmayabilir. Müdahalenin biçimi, kişinin imkânı, tehlikenin büyüklüğü ve daha etkili yolların bulunup bulunmadığı önemlidir. Bazen mağduru korumak, tanıklık etmek, yardım çağırmak veya daha güvenli bir yoldan müdahale etmek gerekir.

Dolayısıyla mesele, her durumda mutlaka konuşmak değildir. Mesele, susmanın neye hizmet ettiğini sorgulamaktır.

Bir haksızlık karşısında susmak bazen korkunun, bazen çıkar hesabının, bazen kayıtsızlığın sonucu olabilir. Bazen de kişinin daha büyük bir zararı önlemek için bilinçli olarak seçtiği bir tutumdur. Dışarıdan aynı görünen davranışların ahlâkî anlamları farklı olabilir.

Bu nedenle yalnızca susmuş olmaya bakarak bir insanı erdemli veya erdemsiz ilan edemeyiz. Susuşun şartlarını, sonuçlarını ve kişinin taşıdığı sorumluluğu da değerlendirmeliyiz.

HER TARTIŞMAYA GİRMEK DE CESARET DEĞİLDİR!

Şimdi meselenin öteki ucuna bakalım.

Birisi bizi kışkırtıyor. Sözümüzü çarpıtıyor, bizi öfkelendirmeye çalışıyor. Biz de haklılığımızı ispatlamak için tartışmaya giriyoruz. Bir süre sonra mesele hakikati ortaya çıkarmaktan çıkıyor; kimin üstün geleceğine dönüşüyor.

Başlangıçta savunduğumuz şey hakikat olabilir. Fakat süreç içinde nefsimiz devreye girmiş, hakikati savunmakla kendimizi savunmak birbirine karışmış olabilir.

Böyle bir durumda insan, hakikatin hizmetinde olduğunu düşünürken kendi nefsinin hizmetine girmiş olabilir.

Haklı olmak, her tartışmaya girme mecburiyeti doğurmaz. Hakikati savunmak da nefsin her kışkırtmasına cevap vermeyi gerektirmez.

Burada kendimize şu soruyu sorabiliriz : Ben şimdi hakikati mi korumaya çalışıyorum, yoksa haklı çıkma ihtiyacımı mı tatmin ediyorum?!.

Bu sorunun cevabı, davranışımızın ahlâkî niteliğini anlamamıza yardımcı olur. Çünkü bazen uzun bir tartışma yerine sakin ve açık bir itiraz yeterlidir. Bazen tartışmayı sürdürmek hiçbir yarar sağlamaz. Bazen de susmak, yanlış bir iddianın veya haksızlığın yerleşmesine yol açabilir. Dolayısıyla konuşmanın da susmanın da ahlâkî değeri, yalnızca dış görünüşleriyle belirlenemez.

Vakar, haksızlık karşısında sesini çıkarmamak değildir. Vakar, sesini ne zaman, nasıl ve ne uğruna çıkaracağını bilmektir.

PEKİÎ, NE ZAMAN KONUŞMALI, NE ZAMAN SUSMALI?!

Bu soruya her durumda geçerli tek bir cevap vermek mümkün değildir. Ancak üç soruyla kendimizi sınayabiliriz.

İlk soru şudur : Ortada ne var?!.

Bir hak ihlali mi, yoksa yalnızca bir fikir ayrılığı mı?!. Bir insanın onuru, güvenliği veya hakkı mı çiğneniyor, yoksa biri yalnızca bizim düşüncemize mi katılmıyor?!.

Her fikir ayrılığını ahlâkî bir felaket gibi görmek de her hak ihlalini sıradan bir görüş ayrılığına indirgemek de yanlıştır.

İkinci soru şudur : Benim tutumum neye hizmet edecek?!.

Konuşmam haksızlığı görünür kılacak, mağduru koruyacak veya yanlış bilginin yayılmasını önleyecek mi; yoksa yalnızca gerilimi artırıp beni de aynı seviyeye mi çekecek?!.

Üçüncü soru ise şudur : Şu anda hangi sorumluluğu taşıyorum?!.

Haksızlığa uğrayan ben miyim, bir başkası mı?!. Olayın doğrudan tanığı mıyım?!. Müdahale etme imkânım var mı?!. Susmam, haksızlığın sürmesine veya meşrû görünmesine katkıda bulunacak mı?!.

Bu soruların her durumda tek bir cevabı yoktur. Ancak ahlâkî muhasebeyi, “konuşursam huzurum kaçar mı” sorusunun ötesine taşırlar.

Bazen konuşmak huzurumuzu bozabilir ama sorumluluğumuz bunu gerektirebilir. Bazen susmak daha kolay olduğu için değil, daha doğru olduğu için tercih edilir.

Önemli olan, kendi rahatımızı ahlâkın ölçüsü hâline getirmemektir.

RABBİN ÂYETLERİ KARŞISINDA KÖR VE SAĞIR OLMAMAK 

Furkân 25/73, Rahmân’ın kullarını anlatırken şöyle der :

وَالَّذِينَ إِذَا ذُكِّرُوا بِآيَاتِ رَبِّهِمْ لَمْ يَخِرُّوا عَلَيْهَا صُمًّا وَعُمْيَانًا

“Rablerinin âyetleri kendilerine hatırlatıldığında, onların üzerine sağır ve kör olarak kapanıp kalmazlar.”

Bu âyet, pasajın en dikkat çekici duraklarından biridir.

Âyet, “onlar Rablerinin âyetlerini ezbere bilirler” demiyor. “Âyetleri sürekli okurlar” da demiyor. Rablerinin âyetleri kendilerine hatırlatıldığında sağır ve kör davranmadıklarını söylüyor.

Bir insan âyetleri okuyabilir ama onların kendisi hakkındaki hükmünü duymayabilir. Hakikati başkalarına anlatabilir ama hakikat kendisine dokunduğunda gözlerini kapatabilir. Dînî bilgisiyle başkalarını yargılarken aynı bilginin kendisini sorgulamasına izin vermeyebilir.

İşte burada, okumanın bilgi edinmekten daha derin bir anlamı ortaya çıkar.

İnsan Kur’an’ı okuyabilir; fakat Kur’an’ın kendisini okumasına izin vermeyebilir.

Kur’an’ı başkalarının yanlışlarını teşhis etmek için kullanabilir; ancak aynı Kur’an’ın kendi yanlışlarını göstermesine direnebilir.

Böylece âyet, yalnızca bilgi sahibi olmayı değil, hatırlatılan hakikat karşısında uyanık kalmayı öne çıkarır. Çünkü hatırlatılmak, bazen yeni bir şey öğrenmekten çok, bildiğimiz hâlde ihmal ettiğimiz bir hakikate yeniden dönmektir.

Rahmân’ın kulu, âyetleri başkalarına karşı delil olarak kullanmadan önce, kendisine yöneltilmiş bir hitap olarak işitebilen insandır.

Bu noktada 72 ile 73 arasında güçlü bir bağ kurulabilir.

Yetmiş ikinci âyet, insanın yalan ve asılsızlık karşısındaki tutumunu, boş söz ve davranışlarla karşılaştığında vakarını korumasını anlatır. Yetmiş üçüncü âyet ise Rabbinin âyetleri hatırlatıldığında kör ve sağır davranmamasını vurgular.

Birinde insan, değersiz olanın kendisini sürüklemesine izin vermez. Diğerinde ise değerli olanın çağrısına kendisini kapatmaz.

Birinde gereksiz tartışmaya katılmama iradesi, diğerinde hakikate açık olma iradesi vardır.

Böylece mesele yalnızca neye karşı durduğumuz değil, neye açık olduğumuzdur.

Rahmân’ın kulu, boş söz karşısında kendisini kapatabilen; hakikat karşısında ise kendisini kapatmayan insandır.

KİMDİR BU RAHMÂN’IN KULLARI?!

Burada önemli bir dil ayrıntısı var. Furkân sûresinin 63–76. âyetleri boyunca bu insanlar, topluca “Mü’minler” adıyla değil, ibâdü-r Rahmân, yani “Rahmân’ın kulları” ifadesiyle anılırlar.

Bu, onların Mü’min olmadığı anlamına gelmez. Pasajda Rablerine yönelmeleri, âyetlere duyarlılıkları ve Allah’a ortak koşmamaları da açıkça yer alır. Ancak Kur’an’ın burada seçtiği adlandırma, bir kimlik etiketinden ziyade Allah’la ilişkiyi ve bu ilişkinin hayattaki tezahürlerini öne çıkarır.

“Rahmân’ın kulları” ifadesi, yalnızca “hangi gruba veya mezhebe, tarikate mensupsun” sorusunu değil, “kimin kulu olarak, nasıl yaşıyorsun” sorusunu da gündeme getirir.

İnsan kendisini Müslüman olarak adlandırabilir; fakat bu kimlik, onu kendiliğinden tevazû sahibi, âdil, dürüst, ölçülü ve hakikat karşısında duyarlı kılmaz. Aynı şekilde kendisini Müslüman olarak tanımlamayan bir insan da tevazû, dürüstlük, merhamet ve adâlet gibi ahlâkî nitelikler taşıyabilir.

Bunları söylemek, bütün inançların aynı olduğu veya ahlâkî niteliklerin inançtan bağımsız değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelmez. Bir insanın belirli ahlâkî erdemlere sahip olmasıyla Kur’an’ın ortaya koyduğu bütün inanç ve kulluk çerçevesini yerine getirmesi aynı değerlendirme değildir. Ancak bir gerçeği de görmezden gelemeyiz : Dînî kimlik, ahlâkî sorumluluğun yerine geçmez.

Bir insanın kendisini nasıl adlandırdığı önemlidir; fakat bu adlandırma, hayatının her alanında nasıl davrandığı sorusunu ortadan kaldırmaz.

Rahmân’ın kulları, yalnızca Allah’la ilişkilerini dile getiren değil, bu ilişkinin insanlarla ilişkilerinde de karşılığını arayan insanlardır.

RAHMÂN’IN KULLARI KUSURSUZ İNSANLAR MIDIR?!

Pasajın tövbe ve dönüşe yaptığı vurgu, bu soruya da ışık tutar.

Furkân 68’de ağır ahlâkî ihlaller sayılır; 70. âyette ise tövbe eden, iman eden ve sâlih amel işleyenler için yeni bir yol açılır. 71. âyette de tövbe edip sâlih amel işleyenin Allah’a gerçek bir dönüş gerçekleştirdiği bildirilir. Demek ki insanın geçmişte yaptığı yanlış, onun gelecekteki ahlâkî imkânlarını bütünüyle ortadan kaldırmaz.

Rahmân’ın kullarını yalnızca hiç hata yapmayan insanlar olarak düşünürsek, tövbenin ve dönüşün önemini gözden kaçırırız.

Burada önemli olan, kötülüğe hiç düşmemiş olmak kadar, kötülüğe düşüldüğünde ne yapıldığıdır. İnsan yanlışını savunuyor mu, onu örtmeye mi çalışıyor, yoksa tanıyıp ondan dönüyor mu?!.

Bu soru, yetmiş üçüncü âyetle de ilişkilidir. Çünkü insanın kendi yanlışını görebilmesi, kendisine yöneltilen hakikati işitebilmesini gerektirir.

Hakikate açık olmak, yalnızca başkalarının yanlışlarını fark etmek değildir. Kendi yanlışlarımızı da görebilmektir.

Böylece Rahmân’ın kulları, kusursuzluk iddiasında bulunan insanlar olmaktan çok, hayatlarını hakikatin ölçüsüne göre düzeltmeye çalışan insanlar olarak anlaşılabilir.

SONUÇ : KULLUĞUN İDDİASI VE HAYATIN TANIKLIĞI

Furkân sûresinin 63-76. âyetleri, Rahmân’ın kullarını tek bir davranışa veya yalnızca ibâdete indirgemez. Onların tevazû sahibi olmalarını, Rablerine yönelmelerini, harcamalarında ölçülü davranmalarını, ağır ahlâkî ihlallerden uzak durmalarını, tövbe edebilmelerini, yalan ve asılsızlığa tanıklık etmemelerini, boş söz ve davranışlar karşısında vakarlarını korumalarını ve Rablerinin âyetlerine duyarlı olmalarını birlikte anlatır.

Bütün bunlar, birbirinden kopuk erdemler değildir. Bir insanın hayatına yayılan ahlâkî yönelişin farklı görünümleridir.

Bu insanlar, ne her kavgaya atlayan öfkeli insanlardır ne de her haksızlık karşısında kenara çekilen seyirciler. Ne kendilerini herkesten üstün görürler ne de hakikati savunmaktan vazgeçerler. Ne her sözün peşine düşerler ne de kendilerine hakikat hatırlatıldığında kulaklarını kapatırlar.

Onların vakarları, hakikatten vazgeçmelerinden değil, hakikati savunurken bile ahlâkî ölçüyü korumalarından kaynaklanır.

Pasajın 74. âyetinde kendileri ve eşleri, çocukları için göz aydınlığı olacak bir hayat istemeleri; takvâ sahiplerine öncü olmayı dilemeleri de bu ahlâkî yönelişin kişisel sınırları aşan bir ufka sahip olduğunu gösterir. Ardından 75-76. âyetlerde bunların yüksek derecelerle ödüllendirilecekleri bildirilir.

Son âyet olan Furkân 77 ise, duâ ve yöneliş ile insanın Rabbi katındaki değeri arasındaki ilişkiye dikkat çeker.

Böylece pasaj, insanın yalnızca ne yaptığına değil, kime yöneldiğine de işaret eder.

Bütün bunlardan sonra bir kez daha kimdir bu Rahmân’ın kulları?!.

Bence onlar, “biz kimiz?!” sorusuna verdikleri cevapla yetinmeyen; “nasıl yaşıyoruz, kime ne yapıyoruz ve hakikat karşısında nasıl davranıyoruz?!” sorularını da kendilerine soran insanlardır.

Onlar, dînî kimliklerini ahlâkî sorumluluklarının yerine koymazlar. Kendilerini başkalarıyla karşılaştırarak üstünlük aramak yerine, hayatlarını Rablerinin bildirdiği ölçülerle karşılaştırırlar. İnsanlarla ilişkilerinde merhameti, adâleti ve hakkaniyeti; kendi iç dünyalarında ise sorumluluğu, özdenetimi ve hakikate açıklığı gözetmeye çalışırlar.

Bu nedenle Rahmân’ın kullarını tanımak için yalnızca sözlerine, kimliklerine, ibâdetlerine veya kendileri hakkında söylediklerine bakmak yetmez. Hayatlarının bütününe, özellikle de güç ellerindeyken, öfkelendiklerinde, çıkarları söz konusu olduğunda ve yanlışları kendilerine hatırlatıldığında nasıl davrandıklarına da bakmak gerekir. Çünkü insanın ahlâkî niteliği, en çok da nefsinin sınandığı anlarda görünür hâle gelir.

Ve belki de bütün bu pasajın bize yönelttiği en önemli soru şudur : Ben sustuğumda neyi koruyorum?!. Hakikati mi, nefsimi mi?!. Konuştuğumda neyi savunuyorum?!. Hakkı mı, haklı görünme ihtiyacımı mı?!.

Bu soruları kendimize yöneltebildiğimizde, âyetleri başkalarının davranışlarını sınıflandırmak için kullanmaktan çıkar; kendi hayatımızı sınamak için okumaya başlarız.

Rahmân’ın kulları kimlerdir?!.

Yalnızca bu adı kendilerine yakıştıranlar mı, yoksa bu kulluğun gerektirdiği sorumluluğu hayatlarında taşımaya çalışanlar mı?!.

Kur’an’ın önümüze koyduğu portre, bizi bu sorudan kaçırmıyor.

Kulluğun iddiası dille ortaya konabilir; fakat kulluğun niteliği, hayatın içinde sınanır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP