DÂBBE

DÂBBE : ÇAĞDAŞ EVRİM, DEVRİM!

İnsan görünümü, kaybolan insanî işlevler ve yapay zekâ üzerine Kur’an merkezli bir çıkarım

Giriş : Bir Canlıyı İnsan Yapan Nedir?!

İnsan nedir?!

İki gözü, iki kulağı, bir beyni ve gelişmiş bir sinir sistemi olan canlı mı, yoksa kendisine verilen bu imkânları hakikati görmek, duymak, anlamak ve ahlâklı yaşamak için kullanan varlık mı?!.

Benim hareket noktam açık : İnsan, ahlâklı yaşayan canlıdır. Bu, Kur’an’dan doğrudan aktarılmış bir tanım değil; insanın biyolojik varlığıyla ahlâkî varlığı arasındaki farkı vurgulamak için kullandığım bir tanımdır.

Bir insanın gözleri görebilir, kulakları duyabilir, zihni hesap yapabilir. Fakat bütün bu yeteneklerini hakikati görmezden gelmek, zulmü meşrûlaştırmak ve sorumluluktan kaçmak için kullanıyorsa ne diyeceğiz?!.

İnsan görünümünü korumak, insanî işlevleri korumak için yeterli midir?!.

Kur’an’ın dâbbe kavramını bu soruyla birlikte düşünmeye başladığımızda, alışılmış açıklamaların dışında bir ihtimal beliriyor : Dâbbe, mutlaka insan dışı, olağanüstü bir canlının ortaya çıkışı olarak anlaşılmak zorunda mıdır?!. Yoksa insan görünümünü koruduğu hâlde insanî işlevlerini kaybeden bir insanlığın ortaya çıkışını da mı düşündürmektedir?!.

Bu metinde, Kur’an’ın farklı âyetleri arasında kurduğum ilişkilerden hareketle böyle bir sonuca ulaşmaya çalışıyorum.

Bu, dâbbe hakkında nihâî bir hüküm veya Kur’an’ın tek mümkün açıklaması olarak sunduğum bir görüş değil; Kur’an’ın kendi kavramlarından ve âyetler arasındaki ilişkilerden hareketle geliştirdiğim, sınanmaya ve geliştirilmeye açık özgün bir çıkarımdır.

1. Neml Sûresinde Üç Aşama : Ölülük, Sağırlık, Körlük ve Dâbbe

Önce Neml sûresinin 80-82. âyetlerini birlikte okuyalım.

Neml 80 :

وَإِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتَىٰ وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَاءَ إِذَا وَلَّوْا مُدْبِرِينَ

“Şüphesiz sen ölülere işittiremezsin; arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı işittiremezsin.”

Neml 81 :

وَمَا أَنْتَ بِهَادِي الْعُمْيِ عَنْ ضَلَالَتِهِمْ ۖ إِنْ تُسْمِعُ إِلَّا مَنْ يُؤْمِنُ بِآيَاتِنَا فَهُمْ مُسْلِمُونَ

“Sen körleri de sapkınlıklarından çıkarıp doğru yola iletemezsin. Sen ancak ayetlerimize iman edenlere işittirebilirsin; onlar teslim olurlar.”

Neml 82 :

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

“Söz onların aleyhine gerçekleştiğinde, onlara yerden bir dâbbe çıkarırız; o da insanların ayetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.”

İlk iki âyette ölülük, sağırlık ve körlük tasvirleriyle karşılaşıyoruz. Ardından dâbbenin ortaya çıkışı ve insanların Allah’ın âyetlerine yakîn geliştirmemiş olduklarının bildirilmesi geliyor.

Bu sıralanış, üzerinde düşünülmeye değer bir ilişki kuruyor.

Burada söz konusu olanın yalnızca fiziksel körlük veya sağırlık olmadığını düşündüren önemli bir bağlam var : Körlük, insanın sapkınlığından çıkarılamamasıyla; sağırlık ise çağrıya sırt çevirmesiyle birlikte anlatılıyor. Dolayısıyla bu ifadeleri, insanın hakikat karşısındaki tutumunu anlatan bir düzlemde de okuyabiliriz.

Gözler var ama hakikat görülmüyor. Kulaklar var ama hakikat işitilmiyor. Zihin çalışıyor ama hakikat doğru değerlendirilmiyor.

Bu durumda biyolojik yeteneklerin varlığı ile bu yeteneklerin insanî işlevlerini yerine getirmesi arasında bir ayrım ortaya çıkıyor.

İşte çıkarımımızın ilk basamağı budur : İnsan, fiziksel özelliklerini koruduğu hâlde hakikati görme, işitme ve akletme işlevlerini yitirebilir.

Bu cümle, Neml 80–82’nin kelimesi kelimesine verdiği bir tanım değildir. Âyetlerin bağlamından hareketle geliştirdiğimiz çıkarımın ilk basamağıdır.

2. Enfâl 22-23 : Akletmeyen İnsanın Durumu

Neml sûresindeki bağlantıyı Enfâl sûresinin iki ayetiyle birlikte değerlendirelim.

Enfâl 22 :

إِنَّ شَرَّ الدَّوَابِّ عِنْدَ اللَّهِ الصُّمُّ الْبُكْمُ الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ

“Allah katında canlıların en kötüsü, akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.”

Enfâl 23 :

وَلَوْ عَلِمَ اللَّهُ فِيهِمْ خَيْرًا لَأَسْمَعَهُمْ ۖ وَلَوْ أَسْمَعَهُمْ لَتَوَلَّوْا وَهُمْ مُعْرِضُونَ

“Allah onlarda bir hayır olduğunu bilseydi elbette onlara işittirirdi. Onlara işittirseydi bile yüz çevirerek geri dönerlerdi.”

Enfâl 22’de devâbb kelimesi kullanılıyor; ardından akletmeyen sağırlar ve dilsizler nitelendiriliyor. Burada, canlılık ve insanî işlevler arasındaki ilişkiyi düşünmemiz için önemli bir dayanak bulunuyor.

Âyetin eleştirdiği tutum, yalnızca bir sesin kulağa ulaşmaması değildir. 23. âyet, işitme imkânı verilse bile yüz çevirme ihtimalini gündeme getiriyor. Böylece mesele, insanın kendisine ulaşan çağrıya nasıl karşılık verdiğiyle de ilişkili hâle geliyor.

Bu âyetleri Neml 80-82 ile birlikte okuduğumuzda şu soruyu sorabiliriz : İnsan, kendisine verilen yetenekleri hakikati tanımak ve ona göre yaşamak için kullanmayı bıraktığında, insanî işlevlerini kendi eliyle boşa çıkarmış olmaz mı?!.

Bu bağlantı, dâbbe hakkındaki çıkarımımızın ikinci basamağını oluşturuyor.

Burada da sınırı koruyalım : Enfâl 22’deki devâbb ile Neml 82’deki dâbbe aynı kökten gelen kelimelerdir; fakat bu durum, iki ayetin bütün anlamlarının özdeş olduğunu tek başına kanıtlamaz. Bizim dayanağımız yalnızca kelime benzerliği değil, insanın işitme ve akletme işlevleriyle ilgili ortak anlam alanıdır.

3. Pekiî, Bu Hâle Neden Geldik?!

Neml 82’nin son cümlesi, çıkarımımızın merkezinde yer alıyor :

أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ

“İnsanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını…”

Burada yakîn kavramını ciddiye almalıyız.

Bir âyeti duymak, onun hakkında bilgi edinmek, hatta onu sözlü olarak tasdik etmek ile onun hakikatini hayatın bağlayıcı ölçüsü hâline getirmek aynı şey değildir.

Bir insan adâleti savunabilir ama çıkarı gerektirdiğinde zulme ortak olabilir. Merhametten söz edebilir ama güçsüzün acısını görmezden gelebilir. Doğruluğu övebilir ama kendi menfaati için yalanı meşrulaştırabilir. Allah’a inandığını söyleyebilir ama hayatını Allah’ın ölçülerinden bağımsız düzenleyebilir.

Bilgi vardır; fakat bilgi hayata dönüşmemiştir. Akıl çalışmaktadır; fakat ahlâkî işlevini yerine getirmemektedir. İnsan görmektedir; fakat gördüğünün gereğini yapmamaktadır.

Bu nedenle bizim çıkarımımızda belirleyici olan, insanın doğuştan sahip olmadığı bir yeteneği değil, kendisine verilmiş yetenekleri doğru kullanmaması ve zamanla işlevsizleştirmesidir.

Allah insana yeteneklerini verir. Vahiy, bu yeteneklerin doğru kullanımına rehberlik eder. İnsan ise bu rehberliğe yönelmek veya ondan yüz çevirmek arasında tercih yapar. Tercihlerinin sorumluluğunu da üstlenir.

Dâbbeleşme diye adlandırdığımız süreç, bu bakımdan, insanın kendisine verilen insanî imkânları kendi tercihleriyle işlevsizleştirmesi olarak düşünülebilir.

Bu, âyetin doğrudan verdiği bir sözlük tanımı değildir. Neml ve Enfâl âyetleri arasında kurduğumuz ilişkinin bizi götürdüğü sonuçtur.

4. Akıl : Yalnızca Düşünmek Değil, Hakikatle Bağ Kurmak

Akıl denildiğinde çoğu zaman hızlı düşünmek, karmaşık problemleri çözmek, hesap yapmak ve mantıksal sonuçlara ulaşmak anlaşılıyor. Bunlar aklî faaliyetlerdir; fakat aklın ahlâkî işlevini tek başına güvence altına almazlar.

Arapçadaki a-k-l kökü, bağlamak ve tutmak anlam alanıyla ilişkilidir. Buradan hareketle aklı, insanın olgular arasında bağ kurmasının yanı sıra kendisini hakikate bağlayabilmesi açısından da düşünebiliriz. Bu, kökün anlam alanından hareketle geliştirdiğimiz kavramsal bir yaklaşımdır; kelimenin bütün anlamını yalnızca bu açıklamaya indirgemiyoruz.

Bir elektrik tesisatı kurulduğunu, fakat enerji verilmediğini düşünelim. Tesisat yerindedir; kablolar döşenmiş, bağlantılar yapılmıştır. Ancak sistem çalışmıyorsa tesisatın varlığı yeterli değildir.

İnsanın yetenekleri de böyledir. Allah’ın verdiği akıl, irade ve diğer imkânlar, doğru yönde kullanılmadıklarında insanı kendiliğinden ahlâklı kılmaz. Vahiy, insanın hakikatle bağını kurmasına ve bu bağı korumasına rehberlik eder. Bu rehberliğe nasıl karşılık vereceği ise insanın tercih alanındadır.

Akıl, insanı yalnızca daha becerikli hâle getirmemelidir; hakikat karşısında sorumlu da kılmalıdır. Çünkü yanlışı daha etkili biçimde gerçekleştirmek, aklın ahlâkî başarısı değildir.

İnsan aklını zulmü örgütlemek, yalanı yaymak veya kendi çıkarını başkalarının hayatından üstün tutmak için de kullanabilir. Böyle bir durumda zihinsel kapasite ortadan kalkmış değildir; fakat insanın aklı ile ahlâkî sorumluluğu arasındaki bağ kopmuştur.

Bizim dâbbe çıkarımımızın işaret ettiği tehlike, tam da bu kopuştur.

5. Yapay Zekâ : İnsanın Yardımcısı mı, Akletmenin Yerine Geçen Araç mı?!

Bugün bu meseleyi yapay zekâyı (YZ) hesaba katmadan ele almak eksik kalır.

Yapay zekâ, insanın bilgiye erişimini hızlandırabilir, büyük miktarda veriyi inceleyebilir, farklı görüşleri karşılaştırabilir ve karmaşık problemlerin çözümüne yardımcı olabilir. Bunlar önemli imkânlardır.

Ancak yapay zekâdan yararlanmak ile akletme sorumluluğunu yapay zekâya devretmek aynı şey değildir.

Bir insan YZ’ye soru sorar, aldığı cevabı inceler, delilleri kontrol eder, itirazları değerlendirir ve kendi kararının sorumluluğunu üstlenirse teknolojiyi aklının yardımcısı olarak kullanır.

Fakat aynı insan, “YZ böyle söyledi, öyleyse doğrudur” diyerek değerlendirme sorumluluğunu bırakırsa kendi aklını kullanma görevini bir makineye devretmiş olur.

Üstelik YZ’nin ürettiği cevap doğru da olabilir, yanlış da. Sistemler hata yapabilir, eksik bilgiye dayanabilir ve ikna edici görünen yanlış açıklamalar üretebilir. Akıcı konuşmak, hakikati garanti etmez.

Buradaki tehlike, makinenin insan gibi görünmesi değildir. Tehlike, insanın düşünme ve sorumluluk görevlerini terk ederek bir makinenin ürettiği çıktılara sorgulamadan bağlanmasıdır.

Bir zulüm, onu gerçekleştiren insanın arkasında teknoloji bulunduğu için adalete dönüşmez. Bir yalan, algoritma tarafından üretildiği için doğru olmaz. Bir insanın acısı, veriler arasında yalnızca bir sayı olarak göründüğü için önemsizleşmez.

YZ insanın düşünmesine yardımcı olabilir; fakat insanın yerine ahlâkî sorumluluk üstlenemez.

Dolayısıyla yapay zekâ, dâbbeleşmenin zorunlu sebebi değildir. İnsan onu kendi düşünmesini geliştirmek için de kullanabilir, düşünme sorumluluğundan kaçmak için de. Belirleyici olan, aracın varlığından çok insanın onu hangi amaçla ve hangi sorumluluk bilinciyle kullandığıdır.

Bu nedenle çağdaş dünyada önemli bir soru ortaya çıkıyor : İnsan, düşünme kapasitesini genişleten araçlar geliştirirken kendi düşünme sorumluluğunu da koruyabilecek mi; yoksa aklının ürünlerini, bir süre sonra aklını kullanmamak için mi kullanacak?!.

6. Hakikati Masal Saymak, Akletmek midir?!

Kur’an, vahiy karşısında sergilenen tutumlardan birini şöyle aktarır :

إِنْ هَٰذَا إِلَّا أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ

“Bu, eskilerin masallarından başka bir şey değildir.”

Bu ifade Kur’an’da farklı bağlamlarda tekrarlanır; örneğin Enâm 25 ve Enfâl 31’de yer alır.

İnsan, kendisine yöneltilen hakikat çağrısını değersizleştirirken kendisini akıllı, gerçekçi ve ilerici görebilir. Fakat hakikati reddetmek için akıl yürütmek ile hakikati anlamak için akletmek aynı şey değildir.

Burada dikkatli bir ayrım da gereklidir. Vahye inanmayan herkesin aynı sebeple hareket ettiğini veya aynı ahlâkî durumda bulunduğunu söyleyemeyiz. İnsanların vahye erişimi, onu anlama imkânları ve karşılaştıkları şartlar farklı olabilir.

Bununla birlikte, hakikati bildiği hâlde çıkarı uğruna reddetmek; adâleti tanıdığı hâlde zulmü seçmek; kendi sorumluluğunu bildiği hâlde onu başkasına yüklemek, aklın ahlâkî işlevinin nasıl boşa çıkarılabileceğini gösterir.

İnsan kendisini ne kadar akıllı ilan ederse etsin, aklını hakikatten kaçmak için kullanıyorsa bu, aklın övünülecek bir başarısı değildir.

Hakikati masal sayan insan, kendi ürettiği zulmün sonuçlarını ortadan kaldıramaz. İnsanlar ölür, toplumlar dağılır, güven yok olur, adalet yara alır. İnsan hakikati reddederek bu sonuçları ortadan kaldırmış olmaz.

7. Dâbbe Konuşuyor : İnsanlığın Kendi Hâlinin Açığa Çıkması

Neml 82’de dâbbe yalnızca ortaya çıkmaz; insanlarla konuşur : تُكَلِّمُهُمْ = “Onlarla konuşur / onlara söyler.”

Âyetin devamında bildirilen şey, insanların Allah’ın âyetlerine kesin olarak inanmadıklarıdır.

Bizim çıkarımımız açısından bu ayrıntı önemlidir. Eğer dâbbe, insan görünümünü korurken insanî işlevlerini kaybetmiş bir insanlığın ortaya çıkışı olarak düşünülebilirse, onun konuşması da bu insanlığın durumunun açığa çıkarılmasıyla ilişkilendirilebilir.

İnsanlık, adâletten uzaklaştıkça adâletsizliğin sonuçlarıyla; merhametten uzaklaştıkça acının büyümesiyle; aklını hakikat karşısında işlevsizleştirdikçe kendi yanlışlarının sonuçlarıyla yüzleşir.

İnsanın kendi eliyle oluşturduğu yıkım, onun neye dönüştüğünü görünür hâle getirir. Böylece ortaya çıkan durum, insanlığın kendi aleyhindeki bir tanıklık gibi okunabilir.

Ancak burada önemli bir sınır vardır : Âyet, dâbbenin ortaya çıkacağını ve insanlarla konuşacağını açıkça bildirir. Dâbbenin insanlığın ahlâkî ve idrakî çöküşünü temsil ettiği sonucu ise bizim âyetler arasındaki ilişkilerden hareketle geliştirdiğimiz çıkarımdır.

Bu ayrımı korumak, çıkarımımızı zayıflatmaz. Tam tersine, hangi sonucun ayetin açık ifadesi, hangisinin bizim akıl yürütmemiz olduğunu belirginleştirir.

8. “Yaklaşıyor Yaklaşmakta Olan!”

Necm sûresinin 57. âyeti şöyle der : أَزِفَتِ الْآزِفَةُ = “Yaklaşmakta olan yaklaştı!”

Bu âyetle Neml 82 arasında doğrudan bir özdeşlik kurmuyoruz. Ancak ikisini birlikte düşünmek, insanlığın geleceğine ilişkin önemli bir soruyu gündeme getiriyor.

İnsan, hakikati görmeyi ve işitmeyi reddederek; aklını sorumluluktan kaçmak için kullanarak; teknolojiyi ahlâkî muhakemenin yerine geçirerek kendi sonunu hazırlıyor olabilir mi?

Buradaki evrim sözcüğünü biyolojik evrim anlamında kullanmıyoruz. İnsan türünün genetik veya anatomik dönüşümünden söz etmiyoruz. İnsan görünümünü koruyan bir varlığın, kendi tercihlerinin sonucunda insanî ve ahlâkî işlevlerini kaybetmesini anlatmak üzere “çağdaş evrim” ifadesini kullanıyoruz.

Devrim ise bu dönüşümün daha sarsıcı tarafını anlatıyor : İnsan, kendisini insan yapan değerleri kendi eliyle devre dışı bırakıyor; kendi insanlığına karşı bir dönüşüm gerçekleştiriyor.

Bu süreç, yalnızca gelecekte yaşanacak bir olaya ilişkin tahmin olarak değil, bugün gözlemlenebilen insan davranışları üzerinden de düşünülebilir.

Bununla birlikte, Kur’an’ın kıyamet ve sâat hakkındaki bildirimlerini yalnızca toplumsal bir sürece indirgemek doğru olmaz. Bizim burada yaptığımız, dâbbe âyetinden hareketle çağdaş insanlığın durumuna ilişkin bir çıkarım geliştirmektir.

İnsanlığın sonunu hazırlayan şey yalnızca ne kadar güçlü olduğu değil, gücünü hangi hakikate bağladığıdır.

Sonuç : İnsan Görünümü ile İnsan Olmak Arasındaki Mesafe

Buraya kadar kurduğumuz çıkarım zincirini şöyle özetleyebiliriz : İnsan, kendisine verilmiş görme, işitme ve akletme yeteneklerine sahiptir. Bu yeteneklerin varlığı, onların hakikat karşısında doğru kullanılacağını garanti etmez. İnsan Allah’ın ayetlerine yakîn geliştirmediğinde, bildiği hakikati hayatının ölçüsü hâline getirmediğinde ve aklını sorumluluktan kaçmak için kullandığında kendi insanî imkânlarını işlevsizleştirebilir.

Neml 80-82 ile Enfâl 22-23 arasında kurduğumuz ilişki, bu ihtimali düşünmemize imkân veriyor.

Buradan hareketle dâbbe kavramını, insan biçimini koruduğu hâlde insanî ve ahlâkî işlevlerini kaybetmiş insanlığın ortaya çıkışı olarak anlamak mümkün olabilir.

Yapay zekâ da bu sorunun çağdaş boyutlarından birini oluşturuyor. İnsan, teknolojiyi aklını geliştirmek için kullanabilir; ama düşünme, sorgulama ve sorumluluk görevlerini ona devrederek kendi yeteneklerini işlevsizleştirmeyi de seçebilir.

Bu nedenle asıl soru, yalnızca “dâbbe ne zaman ortaya çıkacak?!” değildir; şudur : İnsan, insan görünümünü korurken insan olmanın gereğini ne zaman terk eder?!. İnsan, kendisine verilen aklı hangi noktada hakikati aramak yerine hakikatten kaçmak için kullanmaya başlar?!. Ve insanlık, kendi tercihlerinin sonuçlarını görmeden önce kendisini sorgulayabilecek midir?!.

Görüntü insan olabilir; fakat insan olmak yalnızca insan görünmek değildir.

İnsan olmak; görmek, işitmek, akletmek, hakikati tanımak ve onu hayatında ahlâka dönüştürmektir.

Bunlar işlevsizleştiğinde ortaya çıkan şey, insanlığın ilerlemesi değil; insanın kendi insanlığına karşı gerçekleştirdiği bir devrim olabilir.

İşte bu metinde dâbbe hakkında geliştirdiğim özgün çıkarım budur.

Son Bir Not : Çıkarımın sınırları ve araştırmaya açıklık

Bu çıkarımı nihâî görüşüm veya Kur’an’ın tek mümkün açıklaması olarak sunmuyorum. Âyetlerin açık ifadeleriyle benim bunlar arasında kurduğum ilişkileri birbirinden ayırıyorum. Çıkarımın dayanaklarının daha iyi incelenmesi, alternatif açıklamalarla karşılaştırılması ve gerekirse düzeltilmesi gerektiğini kabul ediyorum.

Daha güçlü bir çıkarım, âyetlerin bütünlüğünü daha iyi açıklayan bir yaklaşım veya bu düşünceyi aşan daha iyi bir açıklama ortaya konulursa onu da değerlendirmeye hazırım. Amacım kendi görüşümü ne pahasına olursa olsun korumak değil, Kur’an’ın ne söylediğini daha iyi anlamaktır. Çünkü bir çıkarımı ciddiyetle savunmak, onu tartışılmaz ilan etmeyi gerektirmez. Hakikati aramak, ulaşılan sonucu da yeniden incelemeye açık olmayı gerektirir. Ve geriye şu soru kalır : Her şey bir şey için; (Ey insan!) sen ne içinsin?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP