EŞİTLİK
EŞİTLİK : FARKLILIKLARIMIZ KARŞISINDAKİ SORUMLULUĞUMUZ
Mesele, Farklılıktan Çok Ona Verdiğimiz Anlamdır
İnsanlar arasında ekonomik ve biyolojik farklılıklar vardır. Kimi daha fazla, kimi daha az rızka sahiptir. Bu farklılığı görmek başka, onu insanın üstünlüğünün kanıtı saymak başkadır. Bir de daha temel bir soru var : Allah’ın verdiği nimeti kabul ettiğini söyleyen insan, o nimetin gerektirdiği sorumluluğu reddedebilir mi?!.
Nahl sûresinin 71. âyeti, bu soruyu düşünmemiz için önemli bir başlangıç noktasıdır.
Nahl 71 :
وَاللّٰهُ فَضَّلَ بَعْضَكُمْ عَلَىٰ بَعْضٍ فِي الرِّزْقِ ۚ فَمَا الَّذِينَ فُضِّلُوا بِرَادِّي رِزْقِهِمْ عَلَىٰ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُهُمْ فَهُمْ فِيهِ سَوَاءٌ ۚ أَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ
Anlamı :
“Allah, rızık konusunda kiminizi kiminizden üstün kıldı. Kendilerine fazla verilenler, rızıklarını ellerinin altındakilere, kendileriyle onda eşit olacakları şekilde geri verecek değillerdir. Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?!.”
Âyetin ikinci bölümündeki ifade, kendi tarihsel bağlamında insanların ellerinin altında bulunan kimselerle ilişkisini gündeme getirir. Buradaki toplumsal ilişkiyi bugünün ekonomik ilişkileriyle özdeşleştirmek doğru olmayabilir. Bununla birlikte âyetin kurduğu karşılaştırma, insanın sahip olduğu imkânlar karşısındaki tutumunu sorgulamak bakımından önemlidir.
Âyetin son cümlesi ise bütün bu anlatıma ciddi bir soru olarak noktayı koyar : أَفَبِنِعْمَةِ اللّٰهِ يَجْحَدُونَ = “Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?!.”
Burada iki kelimeyi birbirine karıştırmamak gerekir. Âyetin başında faḍḍala fiili, Allah’ın rızık konusunda insanlar arasında farklılık meydana getirdiğini bildirir. Sonunda ise ni’metillâh, yani Allah’ın nimeti ifadesi yer alır. Kelimeler aynı değildir; fakat âyetin bütünlüğünde birbirleriyle ilişkilidir. Başlangıçta bildirilen farklılık, sonunda insanın Allah’ın nimeti karşısındaki tutumunu sorgulayan bir soruya bağlanır.
Dolayısıyla mesele yalnızca kimin ne kadar rızka sahip olduğu değildir. Mesele, insanın sahip olduğu imkânı nasıl anlamlandırdığı ve bu imkân karşısında nasıl davrandığıdır.
1. Farklılık, Üstünlük Değildir
Rızık bakımından farklılıkların bulunması, daha fazla imkâna sahip olan kişinin Allah katında daha değerli olduğunu göstermez. Çokluk, tek başına haklılık; azlık da değersizlik kanıtı değildir.
Bir insanın daha fazla servete sahip olması, onun ahlâken daha üstün olduğu anlamına gelmediği gibi, yoksul olması da onun ahlâken daha üstün olduğunu kendiliğinden göstermez.
Farklılık, tek başına bir insanın lehine veya aleyhine kesin hüküm vermemizi sağlamaz. Fakat farklılık karşısında takınılan tutum, insanın ahlâkî sorumluluğunu görünür kılar.
Bu nedenle şu ayrımı korumalıyız : Rızıktaki farklılık bir olgudur; bu farklılıktan üstünlük iddiası çıkarmak ise insanın yorumudur.
2. Nimet, Sorumluluk da Getirir
Bir imkâna sahip olmakla o imkânı doğru kullanmak aynı şey değildir. İnsan, sahip olduklarını kendi başarısının veya kişisel üstünlüğünün tartışılmaz kanıtı sayabilir. Böylece imkânın kendisine nasıl ulaştığını, hangi toplumsal şartlarda üretildiğini ve başkalarının hayatıyla nasıl ilişkilendiğini görmezden gelebilir.
Nahl 71’in sonundaki soru tam burada önem kazanır. Âyet, rızık farklılığını bildirdikten sonra Allah’ın nimetinin inkâr edilmesini gündeme getirir. Bu ifade, sahip olunan imkânlarla insanın tutumu arasında düşünülmesi gereken bir bağ kurar.
Buradan hareketle kendimize şu soruları sormalıyız : Sahip olduklarımızı yalnızca kişisel mülkümüz olarak mı görüyoruz?!. Bunların bize yüklediği sorumlulukları da düşünüyor muyuz?. Kendi imkânlarımızı korurken başkalarının temel ihtiyaçlarını, emeğini ve insanlık onurunu hesaba katıyor muyuz?!.
Elbette âyetin sonundaki ifadeyi doğrudan “paylaşım yükümlülüğü” diye çeviremeyiz. Bu, kelimenin sözlük anlamı değil, âyetin toplumsal bağlamı ve Kur’an’ın genel ahlâkî ilkeleri üzerinden geliştirilecek bir yorumdur. Ancak âyetin, insanın Allah’ın nimeti karşısındaki tutumunu sorguladığı açıktır.
Nimeti tanımak, onu yalnızca dile getirmekten ibaret değildir; nimete karşı takınılan tutum da sorgulanmalıdır.
3. Yoksulluk Üreten Sistem de Sorgulanmalıdır
Ekonomik farklılıkları yalnızca bireysel tercihlerle açıklamak, meselenin önemli bir bölümünü gözden kaçırabilir. Fırsatlara erişim, emeğin karşılığı, mülkiyet ilişkileri, eğitim imkânları ve ekonomik düzenin işleyişi de insanların hayatını etkiler.
Bu nedenle yoksulluğu yalnızca yoksulun kişisel sorunu olarak görmek yeterli değildir. Yoksulluğu üreten, derinleştiren veya kuşaktan kuşağa aktaran toplumsal ve ekonomik şartlar da sorgulanmalıdır.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur : Nahl 71 tek başına belirli bir ekonomik sistemin bütün ayrıntılarını belirlemez. Ancak âyetin ortaya koyduğu rızık farklılığı ve nimet karşısındaki tutum sorusu, Kur’an’ın adâlet, infak ve haksızlık karşıtlığına ilişkin diğer ilkeleriyle birlikte düşünüldüğünde, ekonomik düzeni de ahlâkî değerlendirmeye açar.
Başka bir ifadeyle, yalnızca bireylerin iyi niyetli olması yeterli değildir. İnsanların temel ihtiyaçlarını karşılamalarını zorlaştıran ve yoksulluğu sürekli yeniden üreten yapılar da değerlendirilmelidir.
Yoksulluğu gidermeye çalışırken yoksulluğu üreten şartları görmezden gelemeyiz.
4. Eşitlik, Herkesin Daima Aynı Miktara Sahip Olması mıdır?!
Herkesin hayata aynı ekonomik imkânlarla başladığını varsaysak bile farklılıklar zaman içinde yeniden oluşabilir. Ailelerin büyüklüğü, miras, tercihler, emek, kayıplar, hastalıklar ve başka pek çok etken ekonomik sonuçları değiştirebilir.
Bu nedenle herkesin her zaman aynı miktarda servete sahip olmasını sağlamak, kendi içinde güçlükler taşıyan bir hedeftir. Fakat bu güçlük, adâlet arayışından vazgeçmek için gerekçe olamaz.
Eşitlik meselesini yalnızca herkese aynı miktarda mal vermeye indirgemek yerine; insanların insanca yaşayabilecekleri şartlara erişimini, haklarının korunmasını, emeklerinin karşılığını almasını ve ekonomik gücün başkaları üzerinde haksız bir üstünlük aracına dönüşmemesini öncelemeliyiz.
Bu arada eşitlik ile adâleti de birbirine karıştırmamak gerekir. Her farklılık adâletsizlik değildir; fakat her farklılığın doğal, kaçınılmaz veya hak edilmiş olduğunu varsaymak da doğru değildir.
Farklılıkların varlığı, adâlet sorusunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, adâletin nasıl sağlanacağını düşünmemizi gerektirir.
5. Daha Fazla Servet Uğruna Doğayı Tüketebilir miyiz?!
Ekonomik büyüme ve servet edinme isteği, insanın içinde yaşadığı doğal dünyayı sınırsızca tüketme hakkı vermez.
Doğa yalnızca bugünkü insanların yararlanacağı bir kaynak değildir. Bugün kullandığımız su, toprak, ormanlar ve diğer doğal imkânlar, gelecek kuşakların da hayat şartlarını belirleyecektir.
Bu yüzden ekonomik kazancı artırmak adına doğayı tahrip etmek, yalnızca çevresel bir sorun değil, sorumluluk sorunudur. Kur’an’ın yeryüzünde bozgunculuk yapılmasını yasaklayan ve insanın dünyadaki payını ararken âhiret yurdunu gözetmesini isteyen ilkeleri bu konuda da dikkate alınmalıdır. (Bknz. A’râf 56; Kasas 77)
Burada da Nahl 71’in doğrudan çevre politikası belirlediğini iddia etmiyoruz. Rızık ve nimet meselesini, Kur’an’ın diğer ilkeleriyle birlikte değerlendiriyoruz.
Bugünkü zenginliğimizi artırırken gelecek kuşakların yaşama imkânlarını tüketiyorsak, kazancımızın ahlâkî bedelini de sorgulamalıyız.
6. Asıl Soru : Allah’ın Nimetine Karşı Tutumumuz Ne?!
Nahl 71’in başından sonuna uzanan çizgi bizi önemli bir soruyla karşı karşıya bırakır.
Allah rızık konusunda insanlar arasında farklılık bulunduğunu bildirir. Ardından, kendilerine fazla verilenlerin bu imkânı ellerinin altındakilerle eşitlenecek şekilde paylaşmamasını gündeme getirir ve son olarak Allah’ın nimetini inkâr edip etmediklerini sorar.
Bu son soru, âyetin hedefini belirleyen unsurlardan biridir. Çünkü burada yalnızca servetin miktarı konuşulmaz; insanın sahip olduğu imkân karşısında nasıl bir tutum takındığı da sorgulanır.
Bu soruyu günümüz hayatına taşırken, âyetin tarihsel bağlamını silmemeli; fakat onu yalnızca geçmişte kalmış bir toplumsal ilişkiye de hapsetmemeliyiz. Kur’an’ın adâlet, infak, sorumluluk ve haksızlıktan kaçınma ilkeleriyle birlikte düşündüğümüzde, kendi ekonomik davranışlarımızı ve içinde yaşadığımız sistemi de sorgulamak durumundayız.
Daha fazla imkâna sahip olmak, daha fazla sorumluluk üstlenmeyi gerektirebilir. Ekonomik gücümüzü başkalarını küçümsemek, emeğini karşılıksız bırakmak veya temel ihtiyaçlarını karşılamasını engellemek için kullanamayız. Servet edinme arzumuzu da doğayı ve gelecek kuşakların imkânlarını tüketmenin gerekçesi hâline getiremeyiz.
Bunlar âyetin tek başına ayrıntılı bir ekonomik program sunduğu anlamına gelmez. Bunlar, âyetin ortaya koyduğu soruyu Kur’an’ın genel ahlâkî çerçevesinde kendi hayatımıza yöneltmenin sonuçlarıdır.
Sonuç : Nimeti Kabul Etmek, Sorumluluğu da Kabul Etmektir
Rızıktaki farklılık, insanın üstünlüğünün kesin kanıtı değildir. Daha fazla servet, daha fazla değer anlamına gelmez. Daha az servet de daha az değer anlamına gelmez. Ancak farklılık karşısındaki tutumumuz ahlâkî bir meseledir. Kendi imkânlarımızı nasıl kullandığımız, başkalarının haklarını nasıl gözettiğimiz, yoksulluğu üreten şartlara karşı ne yaptığımız ve doğayı gelecek kuşaklara nasıl bıraktığımız bu meselenin parçalarıdır.
Bu yüzden Nahl 71’i yalnızca “Allah rızıkta farklılık yaratmıştır” cümlesiyle bitiremeyiz. Âyetin sonundaki soru da düşüncemizin içinde kalmalıdır : “Şimdi Allah’ın nimetini mi inkâr ediyorlar?!.”
Soru, yalnızca başkalarına yöneltilmiş bir suçlama olarak okunmamalı; kendi tutumumuz da bu sorunun karşısına konmalıdır.
Sahip olduklarımızı Allah’ın nimeti sayıyorsak, bu nimetlerin karşısında nasıl davranıyoruz?!. Farklılığı üstünlük iddiasına mı dönüştürüyoruz, yoksa sorumluluğumuzu daha iyi anlamak için bir vesile olarak mı görüyoruz?!. Yoksa, bize verilen nimetle övünüyor muyuz?!.
Mesele yalnızca kimin daha fazla mala sahip olduğu değil, sahip olduklarımız karşısında nasıl bir insan olduğumuzdur.
Yorumlar
Yorum Gönder