OMURGALI DURUŞ

OMURGALI DURUŞ

Hakikat Karşısında Bilgi, İrade ve Sorumluluk

İnsan, hakikati kendi arzusuna göre belirleyebilir mi?. Hakikat varsa onu nasıl bilebiliriz? Bildiğimiz hakikat, hayatımıza dokunmuyorsa ne anlam taşır?!.

Bu sorular, birbirinden bağımsız değildir. Varlığın hakikatini, o hakikate ilişkin bilgimizi ve bu bilgi karşısındaki tutumumuzu birlikte düşünmemizi gerektirir. Ancak bu bütünlük, farklı alanları birbirine karıştırarak değil, aralarındaki ilişkiyi doğru kurarak sağlanabilir.

Hakikat, Kanaatimizden İbaret Değildir

Önce şu ayrımı yapmak gerekir : Bir şeyin var olmasıyla bizim onun hakkındaki bilgimiz aynı şey değildir. Bir gerçeği bilmememiz, o gerçeği ortadan kaldırmaz; onu yanlış anlamamız da gerçeği bizim anlayışımıza dönüştürmez.

Dolayısıyla hakikat, insanın kişisel tercihine, arzusuna veya çıkarına indirgenemez. İnsan hakikati araştırabilir, onun hakkındaki anlayışını geliştirebilir; fakat sırf işine gelmediği için hakikati değiştiremez.

Burada hakikatin kendisiyle hakikate ilişkin yorumumuzu birbirinden ayırmak zorundayız. Hakikat mutlak olabilir; insanın ona ilişkin bilgisi ise sınırlı, eksik ve düzeltilebilir olabilir. Kendi yorumumuzu mutlaklaştırmak da bütün yorumları eşit derecede doğru saymak da bu ayrımı gözden kaçırır.

Ontoloji, Epistemoloji ve Etik

Bu mesele üç alanın birlikte ele alınmasını gerektirir.

Ontoloji, neyin var olduğunu ve hakikatin ne olduğunu araştırır.

Epistemoloji, hakikati nasıl bilebileceğimizi; bilgimizin kaynaklarını, imkânlarını ve sınırlarını sorgular.

Etik ise bildiğimiz ve doğru kabul ettiğimiz karşısında nasıl davranmamız gerektiğini konu edinir.

Bu alanlar birbirine indirgenemez; ancak birbirinden koparılamaz da. Hakikate ilişkin iddialarımız bilgi bakımından sınanmalı, bilgimiz de sorumluluk ve eylem alanında karşılık bulmalıdır.

Hakikatin varlığı, onu eksiksiz bildiğimiz anlamına gelmez. Bir şeyi bildiğimizi düşünmemiz, onu doğru anladığımızı kendiliğinden kanıtlamaz. Doğru bildiğimiz bir şeyin gereğini yerine getirmemiz de otomatik olarak gerçekleşmez.

Bu nedenle insanın görevi yalnızca hakikati kabul etmek değil; onu anlamaya çalışmak, kendi anlayışını sınamak ve anladığının gerektirdiği sorumluluğu üstlenmektir.

Kur'an merkezli bir yaklaşımda akıl, vahiy ve hayat bu çabanın farklı boyutlarını oluşturur. Akıl anlamaya, sorgulamaya ve tutarsızlıkları görmeye çalışır. Vahiy, insana ilâhî bildirim ve ölçü sunar. Hayat ise kararlarımızın ve tutumlarımızın sonuçlarıyla yüzleştiğimiz alandır. Hayattaki sonuçlar anlayışımızı yeniden değerlendirmemize yardımcı olabilir; ancak bir şeyin yararlı veya hoşumuza gider olması, tek başına onun hakikat olduğunu kanıtlamaz.

Hüküm ve Emrin Sahibi Kimdir?!

Kur'an'ın ortaya koyduğu temel ilkelerden biri şudur : إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ = İni-l Hükmü illâ lillâh. = Hüküm yalnızca Allah’ındır. (Yûsuf 40)

Bir başka âyette ise şöyle buyrulur : أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ = Elâ lehü’l halku ve’l emr. = Dikkat edin! Yaratma da Emr de O’nundur. (A’râf 54)

Bu ilkeler, insanın düşünmesini, değerlendirmesini ve karar vermesini ortadan kaldırmaz. İnsanın kendi kararını Allah’ın mutlak hükmüyle özdeşleştirmesini engeller. İnsan hüküm verebilir; fakat kendi hükmünü Allah’ın hükmü diye sunamaz. Bir yorum geliştirebilir; fakat yorumunu ilâhî bildirimle karıştırmamalıdır.

Böylece sorumluluğun yönü belirginleşir : İnsan, kendi arzusunu hakikatin yerine geçirmek için değil, hakikati anlamak ve ona uygun davranmak için düşünmelidir.

Kırmızı Çizgiler : Hakikatin Pazarlık Konusu Yapılmaması

İsrâ sûresinin 73-75. âyetleri, bu ilkeyi son derece çarpıcı bir sınama üzerinden ortaya koyar. Elçiyi, kendisine vahyedilenden uzaklaştırıp Allah adına başka bir şey söylemeye yöneltme teşebbüsü anlatılır. Böyle bir durumda Elçinin sağlam tutulması ve vahye aykırı bir yöne sürüklenmemesi söz konusudur.

Buradaki mesele, Elçinin insanlarla iyi geçinmesi veya uzlaşması değildir. Mesele, kabul görmek ve dostluk kazanmak uğruna vahyin içeriğinin değiştirilmesidir.

Kâfirûn sûresi de kulluğun yönünün karşılıklı tavizlerle değiştirilemeyeceğini ilan eder. Bu, her türlü toplumsal uzlaşmayı reddetmek değildir. İnsanlarla ortak çözümler aramak, üslubu değiştirmek, uygun zamanı beklemek ve farklı inançlara sahip insanlarla bir arada yaşamak mümkündür. Ancak bunlar, hakikati çarpıtmanın veya kulluğun yönünü pazarlık konusu yapmanın gerekçesi olamaz.

Bu çerçevede kırmızı çizgilerimizi şöyle belirleyebiliriz :

• Allah’a ait olanı başkasına vermemek.

• Allah adına bilmediğimiz bir şeyi söylememek.

• Hakikati çıkar, korku veya kabul görme uğruna çarpıtmamak.

• Dostlukta da düşmanlıkta da adâleti korumak.

• İnancı zorla kabul ettirmemek.

• Vahyi, kendi çıkarımıza uygun hükümler üretmek için kullanmamak.

Bununla birlikte, bu çizgileri korumak kendi yorumlarımızı dokunulmazlaştırmak anlamına gelmez. Tam tersine, Allah’ın hükmüyle kendi anlayışımızı birbirinden ayırmayı gerektirir. Yanlış yorumumuzu düzeltmek hakikate sadakatsizlik değil, hakikati kendi yorumumuzdan üstün tutmaktır.

Hakikat Bize Dokunmuyorsa…

Bir insan adâletin doğru olduğunu kabul edebilir, fakat çıkarı zarar gördüğünde adâletten vazgeçebilir. Doğruyu savunabilir, fakat kendi davranışında onun gereğini yerine getirmeyebilir. Allah’a inandığını söyleyebilir, fakat kararlarını verirken Allah’ın ölçülerini hesaba katmayabilir.

Burada sorun yalnızca bilgi eksikliği değildir. Bilinenin hayatı belirlememesi sorunudur.

Kur'an, söylenenle yapılan arasındaki kopukluğu eleştirir (Saff 2-3); insanın arzusunu ilâh edinmesi tehlikesine de dikkat çeker. (Câsiye 23)

Bu nedenle hakikatle ilişkimizin üç boyutunu birbirinden ayırmalıyız : Hakikati duymak, onu anlamak ve onun gereğini yerine getirmek. Bunlar arasında kendiliğinden gerçekleşen bir geçiş yoktur. İnsan doğruyu bildiği hâlde ona aykırı davranabilir. Ancak bu durum, bildiği şeyin hayatındaki karşılığını sorgulamasını gerektirir.

Elbette sorumluluk değerlendirilirken insanın imkânları, şartları ve gücü de hesaba katılmalıdır. Her eksiklik aynı sebepten kaynaklanmaz. Yine de temel soru değişmez : Doğru olduğuna inandığım şey, hayatımda neyi değiştiriyor?!.

Hakikat hiçbir kararımızı, hiçbir ilişkimizi, hiçbir çıkar tercihimizi etkilemiyorsa, onun bizim için ne ifade ettiğini yeniden düşünmeliyiz.

Omurgalı Duruş Nedir?!

Omurgalı duruş, her konuda katılaşmak, hiç yanılmadığını düşünmek veya kendi kanaatinden asla vazgeçmemek değildir.

Omurgalı duruş; hakikat karşısında kendi arzusunu ölçü almamak, bilgisiyle davranışı arasındaki bağı korumak, baskı ve çıkar karşısında temel ilkelerini değiştirmemek, fakat kendi anlayışını da sorgulamaktan kaçınmamaktır.

Böyle bir duruşta insan hem kararlı hem de düzeltilebilir olmalıdır. Kararlılığı hakikate sadakatinden, düzeltilebilirliği ise kendi bilgisinin sınırlılığını kabul etmesinden kaynaklanır. Çünkü omurgalı olmak, her söylediğinde ısrar etmek değil; gerektiğinde kendi sözünden dönebilecek kadar hakikate bağlı olmaktır.

İsrâ 73-75 ile Kâfirûn sûresinin birlikte hatırlattığı temel ölçü de budur : Hakikat, kabul görmek uğruna değiştirilemez; insanın hakikat karşısındaki anlayışı ve tutumu ise sürekli sınanmalıdır.

Hakikat, insanın arzusuna göre şekillenmez. İnsan, hakikati anlamaya çalışır ve kendi iradesini onun ölçüsüne göre düzenler. Hüküm ve Emrin sahibi Allah’tır; insanın sorumluluğu, kendi arzusunu onların yerine geçirmek değil, hakikate sadakatle yaşamaktır.

İşte omurgalı duruş, hakikat karşısında bu sorumluluğu üstlenmektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP