ALLAH-U EKBER

ALLAH-U EKBER : BÜYÜKLÜĞÜN ÖTESİNDE, TEVHÎDİN MERKEZİNDE

1. Her Gün Söylüyoruz; Pekiî Ne Söylüyoruz?!

Namazda defalarca “Allah-u Ekber” diyoruz. Namaza başlarken, rükûya giderken, secdeye varırken, ayağa kalkarken… Bu sözü hayatımız boyunca kaç kez tekrarladığımızı hesaplamak mümkün. Fakat daha önemli bir soru var : Bu sözü her söylediğimizde neyi dile getiriyoruz, ne diyoruz?!.

“Allah büyüktür” dediğimizde neyi kastediyoruz?!. Allah’ın büyüklüğünü nasıl bir büyüklük olarak düşünüyoruz?!. Bu büyüklüğün diğer büyüklüklerle ilişkisi nedir?!. Allah’ın Ekber olduğunu söylerken O’nu neye, hangi ölçüye ve hangi kıyaslama zeminine göre büyük kabul ediyoruz?!.

Soruların önemi şurada : Bir sözü çokça tekrar etmek, onun anlamını kavradığımızı göstermez. Dilimizin alışkanlığı, zihnimizin kavrayışına ve hayatımızın yönelişine dönüşmeyebilir.

Öyleyse önce sözün ne söylediğini anlamaya çalışalım.

2. Büyüklük Dediğimizde Ne Anlıyoruz?!

Gündelik hayatta büyüklükten söz ettiğimizde çoğunlukla bir ölçüye başvururuz. Bir cisim diğerinden büyük olabilir; çünkü daha fazla yer kaplar. Bir güç diğerinden büyük olabilir; çünkü daha fazla iş yapabilir veya daha fazla etki meydana getirebilir. Bir otorite diğerinden büyük görülebilir; çünkü daha geniş bir alanda hüküm sahibidir.

Bütün bu kullanımlarda bir ölçü, karşılaştırma zemini veya değerlendirme ölçütü/kriteri vardır. Nicelik bakımından büyüklük ile nitelik bakımından büyüklük aynı şey değildir; fakat ikisi de insan zihninin bir özelliği belirleyerek değerlendirme yapmasına dayanır.

Pekiî, “Allah-u Ekber” dediğimizde hangi ölçüyü kullanıyoruz?!.

Allah’ın fiziksel büyüklüğünden söz edemeyiz. Çünkü fiziksel büyüklük, mekân içinde yer kaplamakla ilgilidir. Allah’ı mekân içindeki varlıklarla aynı ölçekte değerlendirirsek, O’nu da onların tâbî olduğu ölçü sistemine yerleştirmiş oluruz.

O’nun gücünün, hükümranlığının veya bilgisinin büyüklüğünü söylemek de meseleyi bütünüyle çözmez. Bunlar Allah hakkında anlamlı nitelemelerdir; fakat “Ekber”in ne ifade ettiğini tek başlarına açıkla(ya)mazlar.

Öyleyse Allah’ın büyüklüğünü, yaratılmış varlıkların büyüklükleriyle aynı düzlemde aramamalıyız.

Burada bir teklif ileri sürülebilir : Allah, nicelik ve nitelik bakımından bütün büyüklüklerden daha büyüktür. Ancak bu ifade de tek başına yeterince açık değildir. Çünkü “nicelik ve nitelik bakımından daha büyük” derken bile, sanki Allah ile diğer varlıklar ortak bir ölçü sisteminde karşılaştırılabiliyormuş gibi bir izlenim doğabilir.

Belki de mesele, Allah’ın aynı ölçekte diğerlerinden daha büyük olduğunu söylemekten ziyade, Allah’ın büyüklüğünün yaratılmış büyüklüklerle aynı ölçekte değerlendirilemeyeceğini kavramaktır.

Fakat bu tespit bizi hemen Allah’ın Zât’ı hakkında konuşmaya götürmemeli. Önce Kur’an’ın bize gösterdiği varlık ve büyüklük ilişkilerini incelemeliyiz.

3. Hubel : Taşın Hacmi ile Ona Yüklenen Büyüklük

Mekke müşriklerinin önemli putlarından biri Hubel’di. Uhud Savaşıyla ilişkilendirilen rivayetlerde, Ebû Süfyân’ın “Ulu Hubel!” = “Hubal yüceltilsin!” diye seslendiği, buna karşılık Allah’ın yüceliğini dile getiren bir karşılığın verildiği aktarılır.

Bu tarihsel örnek, “büyüklük” meselesini düşünmek için elverişlidir.

Hubel maddî bir nesneydi. Onun taş olarak hacmi, ağırlığı ve kapladığı yer belliydi fakat ona atfedilen önem, bu fiziksel özelliklerle açıklanamaz. Bir taşın maddî hacmi ile insanların ona yüklediği dînî ve toplumsal güç aynı şey değildir.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar : Bir varlığın fiziksel büyüklüğü ile ona atfedilen büyüklük birbirinden farklıdır.

Bir putun birkaç ton ağırlığında olması, ona neden kutsallık atfedildiğini açıklamaz. Ona yüklenen güç, beklenti, korku ve bağlılık, taşın maddî hacmini aşan bir anlam dünyası oluşturur.

Bununla birlikte, Mekke müşriklerinin tümünün bu ayrımı felsefî olarak açıkça düşündüğünü varsayamayız. Söyleyebileceğimiz daha sınırlı ama önemli olan şudur : Bir nesnenin fiziksel sınırları ile ona yüklenen dînî önem arasında fark bulunabilir.

Bu ayrım, Allah’ın büyüklüğünü anlamaya çalışırken de önemlidir. Fakat Allah ile Hubeli aynı türden iki varlık olarak karşılaştırmak için değil; büyüklük kavramının fiziksel hacimle sınırlı olmadığını görmek için.

4. Hubel Karşısında Allah : Karşılaştırmanın Sınırı

“Hubel yüceltilsin!” sözüne Allah’ın yüceliğini dile getiren bir karşılığın verilmesi, tarihsel bir karşılaşmanın ötesinde bir soruyu gündeme getirir : Bir varlığı yüceltmek ne demektir?!. Ona hangi gücü, hangi yetkiyi ve hangi belirleyiciliği ve önceliği tanımış oluruz?!.

Burada “Allah-u Ekber”in anlamını yalnızca iki varlıktan birinin diğerinden daha büyük olduğunu söylemeye indirgeyemeyiz. Çünkü Allah ile bir put, aynı ontolojik düzlemde bulunan ve ortak bir ölçüye göre karşılaştırılabilen iki varlık değildir.

Hubel örneği, tarihsel bağlamda kimin yüceltildiği meselesini görünür kılar fakat Allah’ın büyüklüğünü açıklamak için bundan daha ileri gitmemiz gerekir.

Nitekim tevhîdin meselesi, yalnızca Allah’ı başka bir varlıktan daha üstün görmek değildir. Mesele, Allah’a ait olan ilâhlığı ve mutlak belirleyiciliği başka varlıklara da tanıyıp tanımadığımızdır.

Bu yüzden “Allah-u Ekber” ile “Lâ ilâhe illAllah” birbirine bağlı olmakla birlikte aynı cümle değildir. Birincisi Allah’ın büyüklüğünü ikrar eder; ikincisi Allah’tan başka ilâh olmadığını bildirir. Aralarındaki ilişkiyi kurabilmek için, önce Allah’ın büyüklüğünün ne tür bir hakikat olduğunu anlamalıyız.

5. Ontik Düzey : Allah’ın Büyüklüğü Bizim Kabulümüzle Başlamaz

Burada bir ayrım yapmamız gerekiyor : Allah’ın büyüklüğü ile, insanın Allah’ın büyüklüğünü kabul etmesi aynı şey değildir.

Allah’ın büyüklüğü, bizim onu düşünüp düşünmememize, kabul veya reddetmemize bağlı bir özellik değildir. İnsanların tamamı O’nun büyüklüğünü inkâr etse bile bu inkâr, Allah’ın büyüklüğünü değiştirmez.

Bu anlamda “Allah-u Ekber”, yalnızca insanın duygusunu veya inancını anlatan bir söz değildir. Allah hakkında ontik bir hakikati dile getirme iddiasıdır.

Burada “ontik” derken, bir şeyin bizim ona ilişkin düşüncemizden bağımsız olarak ne olduğuna işaret ediyoruz. “Allah-u Ekber” sözü, Allah’ın büyüklüğünü bizim Ona verdiğimiz bir paye gibi değil, O’na ilişkin bir hakikat olarak dile getirir.

Kant’ın “kendinde şey” (ding an sich) kavramı bu noktada ancak sınırlı bir benzetme olarak hatırlanabilir : Gerçekliği, bizim onu algılama ve kavrama biçimimizle özdeşleştirmemek. Fakat Kant’ın teknik kavramını Allah’a doğrudan uygulamak veya ikisini özdeşleştirmek doğru olmaz.

Asıl sorun şudur : Allah’ın büyüklüğünü kabul ederken, insan zihninin alışık olduğu ölçüleri Allah hakkında da geçerli sayabilir miyiz?!.

Eğer Allah yaratılmış varlıklar gibi ölçülebilen, sınırları belirlenebilen ve başka varlıklarla aynı ölçekte karşılaştırılabilen bir varlık değilse, O’nun büyüklüğünü de bu ölçülerin yalnızca niceliksel ve niteliksel olarak artırılmasıyla açıklayamayız.

Burada “Allah bütün büyüklüklerden daha büyüktür” demekle, “Allah’ın büyüklüğü, yaratılmış büyüklüklerin ortak ölçüsü içinde yer almaz, demek arasında önemli bir fark vardır.

İkinci ifade, meseleyi yalnızca derece farkı olmaktan çıkarıp mahiyet farkına taşır. Yine de bu, Allah’ın Zât’ını kuşattığımız anlamına gelmez. Yalnızca O’nu yaratılmış varlıklarla aynı ölçü sistemine yerleştiremeyeceğimizi belirtir.

6. İhlâs Sûresi : Eşsizlik ve Benzersizlik

Kur’an’ın İhlâs sûresi, Allah hakkında düşünürken hangi sınırları gözetmemiz gerektiğine ilişkin temel bir çerçeve sunar :

قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ * اللَّهُ الصَّمَدُ * لَمْ يَلِدْ وَلَمْ يُولَدْ * وَلَمْ يَكُنْ لَهُ كُفُوًا أَحَدٌ

“De ki : O Allah birdir. Allah Samed’dir. Doğurmamış ve doğurulmamıştır. Hiçbir şey O’nun dengi/benzeri olmamıştır.”

Bu sûre doğrudan “Allah-u Ekber” ifadesinin sözlük anlamını açıklamaz fakat Allah’ın varlığını yaratılmış varlıklarla aynı kategoride değerlendirmememiz gerektiğini anlamak bakımından önemlidir.

“Allah Ehad’dir” ifadesi, Allah’ın birliğini ve eşsizliğini bildirir. “Allah-üs Samed” O’nun Samed oluşunu dile getirir. Doğurmamış ve doğurulmamış olması, O’nu yaratılmış varlıkların doğum, soy ve türeme ilişkilerinden ayırır. “Hiçbir şey O’nun dengi/benzeri olmamıştır” ifadesi ise denkliğin/benzerliğin reddini açıkça ortaya koyar.

Özellikle son âyet önemlidir. Bir şeyi başka bir şeyden daha büyük saymakla, onu başka şeylerle denkliğin dışında düşünmek aynı işlem değildir.

Eğer Allah’ın bir dengi yoksa, O’nun büyüklüğünü de iki denk varlığı ortak bir ölçeğe yerleştirerek açıklayamayız.

Bununla birlikte, İhlâs sûresini “Allah-u Ekber”in bütün anlamını tek başına açıklayan bir tanım gibi kullanmamalıyız. Sûre bize Allah’ın eşsizliği ve benzersizliği konusunda bir çerçeve verir; Ekber’in anlamını ise bu çerçeve içinde ayrıca düşünmemiz gerekir.

7. Zümer 67 : Allah’ı Gereği Gibi Takdir Edememek

Zümer 67 :

وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ

“Allah’ı gereği gibi takdir edemediler. Oysa kıyamet günü yeryüzünün tamamı O’nun kabzasındadır; gökler de O’nun sağ eliyle dürülmüştür. O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”

Bu âyet, “Allah-u Ekber” meselesinde özellikle dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü âyet, Allah’ın büyüklüğünü anlatmakla yetinmez; insanın Allah’ı değerlendirme, takdir etme ve kavrama ölçülerini de sorgular.

İlk cümledeki “ve mâ kaderû-l Allâh’e hakka qadrihî” ifadesi, Allah’ı gereği gibi takdir edemediklerini bildirir. Buradaki qadara kelimesini yalnızca sayısal ölçüm anlamına indirgemek doğru olmaz. Bağlamda Allah’ın kadrini, değerini ve büyüklüğünü gereği gibi takdir edememek söz konusudur.

Ardından yeryüzünün tamamının Allah’ın kabzasında olması ve göklerin O’nun sağ eliyle dürülmesi tasviri gelir. Bu anlatım, insanın alışık olduğu mekânsal büyüklük ve güç tasavvurlarını zorlar. Yeryüzünün tamamı ve gökler, insanın zihninde son derece geniş varlık alanlarıdır. Âyet, bunları Allah’ın kudreti karşısında başka bir konuma yerleştirir.

Burada iki hatadan kaçınmalıyız. Birincisi, tasviri insan bedenine ilişkin bildiğimiz ölçülerle Allah’a uygulamak; ikincisi, anlamını araştırmadan tasviri bütünüyle etkisiz bir ifadeye indirgemektir. Âyetin ne söylediğini ve nasıl bir düşünce dönüşümü talep ettiğini anlamaya çalışmalıyız.

Üstelik âyetin sonu, önceki tasvirleri yorumlamak açısından belirleyicidir : سُبْحَانَهُ وَتَعَالَىٰ عَمَّا يُشْرِكُونَ = “O, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve yücedir.”

Böylece âyet, yalnızca nicelik bakımından aklı zorlayan bir büyüklük tasviriyle bitmez. Allah’ın ortak koştuklarından münezzeh olduğunu ve onların yakıştırmalarının ötesinde bulunduğunu bildirir.

Bu yapı üzerinde düşünmeye değer : Önce insanın Allah’ı gereği gibi takdir edemediği belirtilir; sonra insanın alışık olduğu ölçüleri zorlayan bir tasvir gelir; nihayet Allah’ın ortak koştuklarından tenzih edilmesiyle konu tevhîdin merkezine bağlanır.

Âyetin insana yönelttiği soru yalnızca “Allah ne kadar büyüktür?!” değildir. Daha temel soru şudur : Allah’ı hangi ölçülerle değerlendiriyoruz ve O’na gerçekte ne atfediyoruz?!.

Burada “Sübhânallah” ifadesi de anlam kazanır. Allah’ı tesbih etmek, O’nu kendisine yakıştırılan yanlış ve eksik nitelemelerden tenzih etmeyi de içerir. “Allah-u Ekber”, Allah’ın büyüklüğünü ikrar ederken; “Sübhânallah”, O’na yakıştırılan uygunsuz nitelemeler karşısında tenzihi dile getirir. “Lâ ilâhe illAllah” ise ilâhlığın başkasına tanınmasını reddeder.

Bu ifadeler birbirinin yerine geçmez. Fakat birlikte düşünüldüklerinde Allah hakkındaki tasavvurumuzun, O’na atfettiğimiz niteliklerin ve ilâhlığı kime tanıdığımızın birbiriyle bağlantılı olduğunu gösterirler.

Zümer 67, insanın Allah’ı gereği gibi takdir edebileceğini peşinen varsaymaması gerektiğini hatırlatır. Âyetin sonundaki tenzih ve yüceltme de Allah’ı yaratılmış varlıklarla denkliğe sokan tasavvurları sorgulamaya yöneltir.

8. Âyet-el Kürsî : Kürsî’nin Kuşatıcılığı ve Allah’ın Yüceliği

Bakara 255’ten ilgili bölüm :

وَسِعَ كُرْسِيُّهُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ وَلَا يَئُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ = “O’nun Kürsî’si gökleri ve yeri kuşatmıştır. Bunları koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O, yücedir, büyüktür.”

Bu âyet, Allah’ın büyüklüğü üzerine düşünürken önemli bir başka ayrımı ortaya koyar. Göklerin ve yerin Kürsî tarafından kuşatıldığını bildirir; ardından bunları korumanın Allah’a ağır gelmediğini ve O’nun el-Aliyy, el-Azîm olduğunu söyler.

Burada dikkat etmemiz gereken ilk nokta, Kürsî ile Allah’ı özdeşleştirmemektir. Âyet, Kürsî’nin gökleri ve yeri kuşattığını söyler; Kürsî’nin mahiyetini, sınırlarını veya nasıl bir varlık olduğunu bu ifadeyle bütünüyle açıklamaz.

İkinci nokta, göklerin ve yerin sınırlarını bilmeden Kürsî’nin kapsamını niceliksel olarak belirleyemeyeceğimizdir. Önce “gökler ve yer” ifadelerinin neyi kapsadığını ve bunların sınırlarına ilişkin ne bildiğimizi araştırmamız gerekir. Bunları yapmadan Kürsî’ye bir ölçü biçmek, Metnin söylediğinin ötesine geçmek olur.

Üçüncü nokta ise âyetin sonunda Allah’ın el-Aliyy ve el-Azîm isimlerinin yer almasıdır. Bu isimler Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü bildirir. Fakat bunları, Allah’ın yaratılmış evrenin içinde daha büyük bir cisim olduğu şeklinde yorumlayamayız.

Âyet, gökleri ve yeri kuşatan Kürsî’den söz ederken Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü de bildirir. Bize verilen bu ifadeleri birbirine karıştırmadan, aralarındaki ilişkiyi anlamaya çalışmalıyız.

Dolayısıyla Âyet-el Kürsî, “Allah-u Ekber”i basit bir fiziksel büyüklük karşılaştırmasına indirgememek için güçlü bir dayanak sunar. Fakat Kürsî’nin mahiyeti hakkında âyetin açıkça söylemediği ayrıntıları kesin bilgi gibi ileri sürmemeliyiz.

9. Cennetin Genişliği : “Ard/Arz” ve Karşılaştırma Meselesi

Kur’an’da cennetin genişliğini gökler ve yerle ilişkilendiren iki ifade dikkat çekicidir.

Âl-i İmrân 133 :

وَسَارِعُوا إِلَىٰ مَغْفِرَةٍ مِنْ رَبِّكُمْ وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا السَّمَاوَاتُ وَالْأَرْضُ

“Rabbinizden bir bağışlanmaya ve genişliği göklerle yer kadar olan cennete doğru yarışın.”

Hadîd 21 :

وَجَنَّةٍ عَرْضُهَا كَعَرْضِ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ

“Genişliği göğün ve yerin genişliği gibi olan cennete…”

Bu iki ifadeyi karşılaştırırken aralarındaki dilsel farkı korumalıyız. Âl-i İmrân 133’te “arduhâ-es semâvâtü ve-l ard” yapısı vardır; Hadîd 21’de ise “ke-ardi’s semâi ve’l-ard” ifadesi kullanılır. İkinci âyetteki kâf, benzetme ilişkisi kurar.

Bununla birlikte, kâf tek başına “daha büyük” veya matematiksel olarak “tamamen eşit ve benzer” anlamını vermez. İfadenin nasıl bir ilişki kurduğunu cümlenin bütünü ve bağlamı içinde değerlendirmek gerekir.

Buradaki esas mesele şudur : Gökler, yer ve cennet arasında genişlik üzerinden bir ilişki kurulmaktadır. Bu, yaratılmış varlıklar arasındaki bir anlatımdır. Bunların gerçek ölçülerini bilemememiz, genişlik kavramının bu bağlamda kullanılmasını anlamsız kılmaz. Ancak bu âyetlerden hareketle Allah’ın büyüklüğünü de aynı ölçüye yerleştiremeyiz. Cennetin genişliğiyle göklerin ve yerin genişliği arasında ilişki kurulması başka, Allah’ın büyüklüğünü yaratılmış varlıkların genişliğiyle ölçmeye çalışmak başkadır.

Bu örnek, karşılaştırmanın nerede anlamlı olduğunu ve nerede sınırına ulaştığını görmemize yardımcı olur.

10. Bütün Büyüklükleri Kapsayan ve Aşan Büyüklük

Şimdiye kadar ele aldığımız örneklerden hareketle bir ifade teklif edebiliriz : Allah’ın büyüklüğü, bütün büyüklükleri kapsayan ve aşan bir büyüklüktür.

Bu ifade, Allah’ın yalnızca fiziksel hacim bakımından daha büyük olmadığını; yaratılmış varlıkların büyüklüklerini değerlendirdiğimiz ölçülerin O’nu kuşatamayacağını anlatmak istiyor. Ancak bu cümleyi de dikkatle kullanmalıyız. “Bütün büyüklükleri kapsamak” ifadesi, Allah’ın bütün büyüklükleri kendi içinde barındıran daha büyük bir nesne olduğu anlamına gelmemelidir. Burada “kapsamak” sözü, yaratılmış büyüklüklerin Allah’ı ölçemeyeceğine ve O’nun büyüklüğünün bu ölçülerle sınırlandırılamayacağına ilişkin bir anlatım olarak kullanılmaktadır.

Kur’an’ın Rahmân’ın Arş’a istivâ ettiğini bildiren Tâhâ 5. âyeti ile Kürsî’nin gökleri ve yeri kuşattığını bildiren Bakara 255. âyeti, bu konuda düşünmemiz için önemli ifadeler sunar. Fakat bu ifadelerin her birinin anlamını ayrı ayrı incelemeden, bunları tek bir fiziksel büyüklük şemasına dönüştürmemeliyiz.

Aynı şekilde Allah’ın Zât’ını, Kürsî’yi, Arş’ı ve yaratılmış varlıkları birbirine karıştırmamalıyız. Kur’an’ın bildirdiği ilişkileri esas almalı, fakat Metnin açıklamadığı mahiyetler hakkında kesin hükümler vermekten kaçınmalıyız.

Bu nedenle “Allah bütün büyüklüklerden büyüktür” ifadesi, niceliksel bir yarışın sonucu gibi anlaşılmamalıdır. Asıl vurgu, Allah’ın yaratılmış varlıklarla ortak bir ölçekte değerlendirilemeyeceği üzerindedir.

Böylece “Allah-u Ekber” sözünü, yalnızca “Allah diğerlerinden daha büyük” şeklinde anlamakla yetinemeyiz. Bu sözün bizi, Allah’ın büyüklüğünü yaratılmış varlıkların ölçülerine indirgememeye çağırdığını da görürüz.

11. Ontik Hakikatten Etik Sorumluluğa

Buraya kadar ağırlıklı olarak Allah’ın büyüklüğünün ne tür bir hakikat olduğunu anlamaya çalıştık. Şimdi başka bir soruya geçebiliriz : İnsan, bu hakikati ikrar ettiğinde neyi kabul etmiş olur?!.

Önce iki düzeyi birbirinden ayırmak gerekir.

Birinci düzeyde, Allah’ın büyüklüğü insanın kabulünden bağımsız bir hakikat olarak ele alınır. İnsan bunu kabul etse de etmese de Allah’ın hakikati ve büyüklüğü insanın kanaatiyle oluşmaz.

İkinci düzeyde ise insanın bu hakikat karşısındaki tutumu söz konusu olur. İnsan Allah’ın büyüklüğünü ikrar edebilir, fakat bu ikrarın kendi hayatındaki sonuçlarını düşünmeyebilir. İşte ontik hakikat ile etik sorumluluk arasındaki bağlantı burada ortaya çıkar.

Bu bağlantı, “Allah-u Ekber”in sözlük anlamının doğrudan “yalnızca Allah’a kulluk et” olduğu anlamına gelmez. Böyle bir sonuç, kelimenin anlamıyla onun tevhîdî ve ahlâkî sonuçlarını birbirine karıştırmak olur. Fakat Allah’ın büyüklüğünü ikrar etmekle O’na kulluk etmek arasında anlamlı bir ilişki vardır. Çünkü Allah’ın büyüklüğünü yalnızca sözde kabul edip hayatımızda başka otoriteleri mutlaklaştırıyorsak, ikrarımız ile yaşantımız arasında bir gerilim oluşabilir.

Bu gerilimi Kur’an’ın kulluk ve yöneliş hakkındaki âyetleriyle birlikte düşünmek gerekir.

A’râf sûresinin 205. âyeti, Allah’ı sabah akşam anmayı, O’na içtenlikle yönelmeyi ve gafillerden olmamayı hatırlatır. 206. âyet ise Rabbinin katında bulunanların O’na kulluk etmekten kibirlenmediklerini, O’nu tesbih edip O’na secde ettiklerini bildirir.

A’râf 29’da yüzleri Allah’a doğrultmak ve dini yalnız O’na has kılmak öne çıkar. Hac 11’de ise Allah’a “alâ harf” kulluk eden, kendisine iyilik dokunduğunda huzur bulan, bir sınamayla karşılaştığında ise yüz çeviren insan tasvir edilir.

Bu âyetleri birlikte düşündüğümüzde, kulluğun yalnızca bir söz veya anlık bir yöneliş olmadığını görürüz. Yönelişin iç dünyada karşılık bulması, davranışlara yansıması ve şartlar değiştiğinde de korunması gerekir.

Burada amaç, başkalarının ikrarını yargılamak değildir. Asıl soru insanın kendi ikrarıyla yüzleşmesidir : Allah’ın büyüklüğünü dile getirirken, hayatımızda hangi korkuları, çıkarları, arzuları veya otoriteleri O’nun hükmünün önüne geçiriyoruz?!. Bu, “Allah-u Ekber” sözünün sözlük anlamından ayrı bir sorudur; fakat o sözü hayatımızda nasıl taşıdığımızla doğrudan ilgilidir.

12. Bugünün Putları : Fiziksel Nesneden Mutlaklaştırılmış Otoriteye

Hubel örneğinden hareketle günümüze geldiğimizde bir başka soru ortaya çıkar: Putlaştırma yalnızca taştan yapılmış nesnelerle mi ilişkindir?!.

Bu soruya aceleyle cevap vermemeliyiz. Her güçlü bağlılığı, her sevgiyi, her otoriteyi veya her dünyevî amacı putlaştırma olarak adlandırmak doğru değildir. İnsan hayatında sevgi, aile, emek, bilgi, mal ve toplumsal ilişkiler önemli bir yere sahip olabilir.

Sorun, bunlardan birinin kendi sınırını aşarak mutlak ölçü hâline getirilmesinde başlar. Bir çıkar uğruna adâletten vazgeçmek, bir otoriteyi sorgulanamaz kabul etmek veya bir arzuyu her türlü ahlâkî sorumluluğun üstüne yerleştirmek, insanın neyi fiilen üstün tuttuğu sorusunu gündeme getirir.

Bu bakımdan bugünün putlarını ararken yalnızca hangi nesnelere saygı gösterildiğine değil, insanların hayatlarında hangi ölçülerin mutlaklaştırıldığına da bakmalıyız. Fakat bu değerlendirme de dikkatli yapılmalıdır. Bir davranışın yanlış olmasıyla onu yapan kişinin mutlaka müşrik olduğuna hükmetmek aynı şey değildir. Kur’an’ın tevhîd çağrısını kendi hayatımızı sorgulamak için kullanmak, başkalarının iç dünyaları hakkında kesin hükümler vermekten farklıdır.

“Allah-u Ekber”in etik önemi burada belirginleşir : İnsan, Allah’ın büyüklüğünü ikrar ederken başka şeyleri mutlaklaştırma eğilimini de sorgulamalıdır.

13. İnsan Hakikati Arar; Vahiy Yol Gösterir

İnsan, karşılaştığı olaylardan, yaşadığı çelişkilerden ve aklî sorgulamalarından hareketle hakikati arar. Tarihsel örnekler, kavramların anlamı ve hayatın deneyimleri, bu arayışın önemli kaynakları ve duraklarıdır. Ancak insanın kendi imkânlarıyla yürüttüğü arayış her zaman sonuca ulaşmayabilir. Bazen insan, kavramların sınırında kalır, bazen alışkanlıklarının etkisinden kurtulamaz, bazen de kendi çıkarlarını hakikat sanabilir.

Kur’an merkezli bakışımızda vahiy, insanın aklını devre dışı bırakan bir ikâme değil; ona yol gösteren bir rahmet ve rehberliktir. İnsan düşünür, araştırır, sorumluluk alır; vahiy ise bu arayışta ona yön ve ölçü sunar.

Bu çerçevede “Allah-u Ekber” üzerinde düşünmek de iki yönlü bir ilişki taşır. İnsan, yaşadığı dünyadan ve aklî sorgulamalarından hareketle Allah’ın büyüklüğünü anlamaya çalışır. Vahiy ise Allah hakkında ne söylendiğini, insanın hangi ölçüler konusunda dikkatli olması gerektiğini ve bu hakikatin kullukla ilişkisini bildirir.

İnsanın kendi sınırını fark ederek, “tıkandım, tükendim ya Rab, Sen büyüksün; bana yardım et” demesi, bu ilişkinin yaşanan bir örneğidir. Burada insan kendi yetersizliğini kabul eder, Allah’ın büyüklüğünü ikrar eder ve yardım ister.

Elbette Allah’a yönelmek için önce tıkanmak gerekmez. Namazdaki tekrarların anlamı da yalnızca bir kriz anında yardım istemek değildir. Tekrar, insanın gündelik hayatın içinde unuttuğu hakikati yeniden hatırlamasına ve yönelişini düzenlemesine hizmet edebilir.

Böylece “Allah-u Ekber”, insanın kendi ölçülerini mutlaklaştırmamasına ve hakikat arayışında kendisini merkeze koymamasına yardımcı olan bir ikrar hâline gelir.

14. Allah-u Ekber, Sübhânallah ve Lâ ilâhe illAllah

Bu üç ifadeyi birbirinden bağımsız düşünmek, aralarındaki anlam ilişkisini gözden kaçırmamıza neden olabilir. Ancak onları eş anlamlı kabul etmek de doğru değildir.

“Allah-u Ekber”, Allah’ın büyüklüğünü ikrar eder.

“Sübhânallah”, Allah’ı eksikliklerden ve O’na yakıştırılan uygunsuz nitelemelerden tenzih etmeyi dile getirir.

“Lâ ilâhe illAllah” ise Allah’tan başka ilâh olmadığını bildirir.

Her birinin kendine özgü bir anlamı vardır. Bununla birlikte, Allah hakkında kurduğumuz tasavvur, O’na atfettiğimiz nitelikler ve kulluğumuzu kime yönelttiğimiz arasında bir bütünlük bulunmalıdır.

Zümer 67’de Allah’ı gereği gibi takdir edememekten söz edilmesi ve âyetin sonunda O’nun ortak koştuklarından tenzih edilmesi, bu bağlantıyı düşünmek için özellikle önemlidir. Allah’ın büyüklüğünü dile getirirken O’nu yaratılmış varlıklarla denkliğe sokan veya O’na ortaklar yakıştıran bir anlayışı sürdürüyorsak, kendi tasavvurumuzu yeniden gözden geçirmemiz gerekir.

Buradan şu soru doğar : İnsan Allah’ın büyüklüğünü sözle ikrar ettiği hâlde, hayatında başka bir şeyi mutlaklaştırabilir mi?!.

İnsan, davranışları ile sözleri arasında çelişkiler yaşayabilir. Bu çelişki, ikrarın anlamını ortadan kaldırdığı için değil; ikrarın hayatımızda ne kadar karşılık bulduğunu sorgulamamız gerektiği için önemlidir.

Öyleyse “Allah-u Ekber”, “Sübhânallah” ve “Lâ ilâhe illAllah” ifadelerini birlikte düşünmek, Allah hakkındaki tasavvurumuzu, tenzih anlayışımızı ve kulluk yönelişimizi birbirinden koparmamayı sağlar.

15. Namazda Tekrar : Alışkanlık mı, Yeniden Yöneliş mi?!

Namazda “Allah-u Ekber” sözünü defalarca (214 kez) tekrar ederiz. Tekrarın kendisi anlamı garanti etmez; fakat anlamın yeniden hatırlanmasına ve yönelişin tazelenmesine imkân verebilir.

Bir söz, yalnızca dilin alışkanlığı olarak kalabilir. İnsan ne söylediğini düşünmeden onu tekrar edebilir. Fakat aynı söz, her söylendiğinde insanın kendi tasavvurunu, önceliklerini ve yönelişini sorgulamasına da vesile olabilir.

Burada mesele, her tekrar sırasında yeni bir duygu yaşamak veya her seferinde farklı bir düşünce üretmek değildir. Asıl mesele, söylenen sözün anlamının giderek daha bilinçli hâle gelmesi ve insanın hayatındaki yönelişiyle ilişki kurmasıdır.

Namazdaki “Allah-u Ekber”i yalnızca bir hareketin başlangıcını veya geçişini bildiren bir ifade olarak görmek, Onun anlamını daraltabilir. Onu Allah’ın büyüklüğünü ikrar eden bir söz olarak anlamak ise insanın neyi merkeze aldığı üzerine düşünmesine imkân verir.

Bununla birlikte, her tekrarın insanı otomatik olarak ahlâken dönüştürdüğünü söyleyemeyiz. Sözün anlamını kavramak, o anlamı hayatına taşımak ve davranışlarını buna göre düzenlemek, insanın sorumluluğunu gerektirir.

Bu yüzden namazdaki tekrar, tamamlanmış bir dönüşümün kanıtı değil; yeniden yönelmenin ve kendi yönelişini sınamanın bir imkânıdır.

16. Sözün İkrarı, Hayatın Tanıklığı

Buraya kadar “Allah-u Ekber” sözünün anlamını, Allah’ın büyüklüğünün yaratılmış büyüklüklerle ilişkisini ve bu ikrarın tevhîdle bağlantısını ele aldık. Son aşamada ise şu soruya dönüyoruz : Söylediğimiz söz ile yaşadığımız hayat arasında nasıl bir ilişki vardır?!.

A’râf 205-206, Allah’ı anmayı gafletten uzak duruşla; kulluğu ise kibirlenmemek, tesbih ve secdeyle birlikte ele alır. A’râf 29, yönelişin Allah’a tahsis edilmesini vurgular. Hac 11 ise şartlara bağlı bir kulluk biçimini anlatır : İyilik geldiğinde memnun olan, sıkıntıyla karşılaşınca geri çekilen insanı…

Bu âyetler, “Allah-u Ekber”in sözlük anlamını tanımlamaz. Fakat Allah’ın büyüklüğünü ikrar eden bir insanın yönelişini ve kulluğunu değerlendirmek için bir çerçeve sunar.

İnsan Allah’ın büyüklüğünü dile getirirken elini haksızlığa uzatabilir; diliyle adâleti savunurken çıkarı söz konusu olduğunda adâletten vazgeçebilir. Allah’a yöneldiğini söylerken sıkıntı karşısında bu yönelişini terk edebilir.

Bunlar, söz ile davranış arasındaki uyumsuzluk örnekleridir. Ancak insanın her zayıflığını veya her hatasını tek başına onun bütün inancını geçersiz kılan bir hükme dönüştürmemeliyiz. Asıl mesele, kendi çelişkilerimizi fark edip onlarla yüzleşmeye istekli olup olmadığımızdır.

Günde 241 kez “Allah-u Ekber” diyoruz. Pekiî, hayatımızda Allah’tan daha büyük tuttuğumuz bir şey var mı?!. 

Bu soru, Allah’ın büyüklüğünün bizim davranışlarımızla oluştuğunu söylemez. Tam tersine, Allah’ın büyüklüğünün bizim ikrarımızdan bağımsız olduğunu kabul ettikten sonra, kendi hayatımızın bu ikrarla ne kadar uyumlu olduğunu sorgular.

Allah’ın büyüklüğü, insanın kabulüyle başlamaz fakat insanın bu büyüklüğü kabul ettiğini söylemesi, kendi hayatını gözden geçirme sorumluluğunu gündeme getirir.

Sözün doğruluğu yalnızca doğru telaffuz edilmesiyle değil, insanın o sözün anlamını kavramaya ve hayatına taşımaya ne ölçüde gayret ettiğini sorgulamasıyla da ilgilidir.

Sonuç : Ne Söylediğimizi Anlamak

“Allah-u Ekber” sözü, Allah’ın büyüklüğünü ikrar eder. Fakat bu büyüklüğü yaratılmış varlıkların niceliksel ölçülerine indirgeyerek açıklamak, meselenin özünü kaçırmamıza neden olabilir.

Hubel örneği, fiziksel hacim ile bir varlığa yüklenen büyüklük arasındaki farkı görmemize yardımcı olur. İhlâs sûresi, Allah’ın eşsizliğini ve O’nun denginin bulunmadığını bildirir. Zümer 67, insanın Allah’ı gereği gibi takdir etme meselesini gündeme getirir ve Allah’ı ortak koştuklarından tenzih eder. Âyetü’l-Kürsî ise, Kürsî’nin gökleri ve yeri kuşattığını bildirirken Allah’ın yüceliğini ve büyüklüğünü dile getirir.

Bu ifadeler, Allah’ın büyüklüğünü tek bir fiziksel ölçüye indirgeyemeyeceğimizi gösteren farklı yönler sunarlar fakat hiçbiri, tek başına, Allah’ın Zât’ını bütünüyle kavradığımızı söylememize izin vermez.

Öyleyse “Allah-u Ekber”i anlamak, yalnızca “Allah daha büyüktür” cümlesini tekrar etmek değildir. Önce hangi büyüklükten söz ettiğimizi, bu büyüklüğün yaratılmış varlıkların büyüklükleriyle neden aynı ölçekte değerlendirilemeyeceğini ve Kur’an’ın bu konuda bize hangi sınırları gösterdiğini düşünmeliyiz.

Ardından bu ikrarın tevhîdle ve kullukla ilişkisini sorgulayabiliriz. Çünkü Allah’ın büyüklüğünü kabul etmekle O’na kulluk etmek aynı ifade değildir; fakat aralarında koparılmaması gereken bir bağ vardır.

Sonunda yine aynı soruya dönüyoruz : Allah-u Ekber diyoruz. Pekiî, bu sözün ne anlama geldiğini gerçekten düşünüyor ve gereği gibi yaşıyor muyuz?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP