VARLIĞIN AMACI KULLUK
VARLIĞIN AMACI : KULLUK
İnsan, yalnızca yaşamak için değil, anlamlı yaşamak için de vardır.
İNSAN NE İÇİN YAŞIYOR?!
İnsan, sadece karın doyurmak için mi var?!.
İyi bir evin veya arabanın taksitlerini ödemek için mi yaşıyor?!. Daha iyi giyinmek, daha iyi beslenmek, daha rahat bir hayat sürmek için mi bütün ömrünü tüketiyor?!.
Sabah kalkıp işe gitmek, para kazanmak, faturaları ödemek, borçları kapatmak, ihtiyaçları karşılamak ve ertesi güne yeniden aynı telaşla başlamak…
Pekiî, bütün bunların arasında insan ne zaman yaşayacak?!.
Bazen insan, hayatını kazanmak için ömrünü harcıyor; ömrünü harcayarak kazandığı hayatı yaşamaya ise fırsat bulamıyor!
Üstelik herkes çalıştığının karşılığını alabilmiş de değil. Kimi bütün gün çalıştığı hâlde geçinemiyor, kimi çalışacak iş bulamıyor, kimi de ömrünü çalışarak geçirdiği hâlde insanca yaşayabileceği koşullara ulaşamıyor.
İşte burada yalnızca bireyin değil, içinde yaşadığı düzenin de sorgulanması gerekiyor.
İnsanın önündeki imkânları, ücretleri, eğitim fırsatlarını, barınma koşullarını ve servetin dağılımını belirleyen bir sistemin hiç mi sorumluluğu yok?!.
Elbette bireyin tercihleri, emeği ve sorumlulukları vardır. Ancak her başarısızlığı bireyin tembelliğine, her yoksulluğu beceriksizliğine ve her mahrumiyeti yanlış tercihine bağlamak da gerçekleri görmezden gelmektir.
İnsan, kendi hayatından sorumlu olduğu kadar, başkalarının hayatını etkileyen tercihlerin ve kurulan düzenlerin de sorgulanması gerekir.
Çünkü mesele yalnızca kimin ne kadar kazandığı değil, insanın nasıl bir hayat yaşamak zorunda bırakıldığıdır.
YAŞAMAK BAŞKA, ANLAMLI YAŞAMAK BAŞKA!
İnsan, yaşamak için vardır. Fakat sadece yaşamak için değil, anlamlı yaşamak için de vardır.
Yemek yemek, barınmak, giyinmek, güven içinde yaşamak ve temel ihtiyaçlarını karşılamak hayatın vazgeçilmez şartlarıdır. Bunları küçümseyemeyiz. Aç insana varlık felsefesi anlatmak, barınamayan insana huzur telkin etmek, geçinemeyene yalnızca sabır öğütlemek de çözüm değildir.
Ancak ihtiyaçları karşılamakla hayatın anlamını gerçekleştirmek aynı şey değildir.
İnsanın karnını doyurması gerekir; ama insanın varlık amacı karnını doyurmak değildir.
Bir evinin olması gerekir; ama bütün ömrünü o evin taksitlerini ödemeye indirgemek, evi amaç hâline getirirken insanı kendi amacından uzaklaştırabilir.
İnsan rahat yaşamak ister. Bu, son derece anlaşılır bir istektir. Fakat rahatlık, hayatın nihâî amacı hâline geldiğinde daha önemli bir soru cevapsız kalır : İnsan yalnızca kendisi rahat etsin diye mi yaşar?!.
İnsan, yalnızca ihtiyaçları olan bir beden değildir. İnsan aynı zamanda akleden, seçen, seven, sorumluluk üstlenen, iyiyi ve kötüyü ayırt eden, başkalarının hayatına iyilik katabilen bir varlıktır.
Öyleyse insanın hayatını değerlendirirken yalnızca neye sahip olduğuna değil, ne uğruna yaşadığına da bakmalıyız.
NASIL BİR DÜZEN : DİN?!
Buraya kadar sorduğumuz sorular bizi daha temel bir soruya götürüyor : Nasıl bir düzende yaşamalıyız?!.
İşte bu noktada DİN kavramıyla karşılaşıyoruz.
Dini yalnızca inanç esaslarına, ibâdetlere ve belirli zamanlarda yerine getirilen dînî uygulamalara indirgersek hayatın bütününü kuşatan anlamını gözden kaçırabiliriz.
DİN, aynı zamanda insanın nasıl yaşayacağını, neyi amaç edineceğini, neyi değerli sayacağını, başkalarıyla nasıl ilişki kuracağını ve hayatını hangi ölçülere göre düzenleyeceğini belirleyen bir yaşam düzenidir.
Her düzen, insan hakkında bir kabul taşır. İnsanın ne olduğu, neye ihtiyaç duyduğu, ne uğruna çalışacağı ve hangi amaçlara yönelmesi gerektiği konusunda açık veya örtük bir cevap verir.
Bir düzenin neyi ödüllendirdiğine, neyi cezalandırdığına, hangi davranışları teşvik ettiğine ve hangi insan tipini ortaya çıkardığına bakmak, onun değerlerini anlamamızı sağlar.
Kendisine seküler diyen düzenler de bu sorgulamanın dışına çıkamaz. Sekülerlik tek başına belirli bir ahlâk veya ekonomi anlayışı demek değildir. Ancak insan hayatını üretim, tüketim, rekabet veya maddî birikim üzerinden tanımlayan her düzen, bu önceliklerin neden seçildiğini açıklamak durumundadır.
İnsan, kendi kurduğu düzenin amaçlarına hizmet eden bir araca mı dönüşmektedir?!. Yoksa düzen, insanın anlamlı bir hayat yaşamasına hizmet etmek için mi vardır?!.
Bir sistem ekonomik büyüme sağlayabilir, üretimi artırabilir, tüketimi yaygınlaştırabilir. Fakat bütün bunlar, o sistemin insanın varlık amacını gerçekleştirmesine imkân verdiğini tek başına göstermez.
İnsanın ihtiyaçlarını karşılayan düzen ile insanı ihtiyaçlarını karşılamak uğruna ömrünü tüketmeye mahkûm eden düzen aynı şey değildir.
Öyleyse mesele yalnızca daha fazla üretmek veya daha fazla kazanmak değil; nasıl bir insan, nasıl bir hayat ve nasıl bir toplum istediğimizdir.
VAR EDENİN BİLDİRDİĞİ AMAÇ
İnsan, kendi varlığının anlamını arıyor. Pekiî, bu sorunun cevabını yalnızca kendi arzularından, ihtiyaçlarından ve ürettiklerinden hareketle bulabilir mi?!.
Kendisini var eden hakikatten bağımsız bir amaç belirlemeye kalktığında, ihtiyaçlarını amaç; araçlarını değer; ürettiklerini de hayatın anlamı hâline getirme riskiyle karşı karşıya kalmaz mı?!.
Kur’an, insanın varlık amacını açıkça bildiriyor : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)
Demek ki insanın varlığı başıboş, amaçsız ve ölçüsüz değildir. İnsan, yalnızca dünyaya gelip ihtiyaçlarını karşılayan, bir şeyler üreten, tüketen ve sonunda dünyadan ayrılan bir varlık olarak tanımlanmıyor.
Varlığı Var Eden, insanın varlık amacını da bildiriyor : KULLUK.
Ancak burada kulluğu doğru anlamak zorundayız.
KULLUK, HAYATTAN ÇEKİLMEK DEĞİLDİR
Kulluk denildiğinde akla yalnızca namaz, oruç, duâ ve diğer ibâdetler geliyorsa, kavramın hayatın bütününü kuşatan anlamını henüz kavrayamamışız demektir.
Elbette ibâdetler kulluğun önemli parçalarıdır. Ancak kulluk, ibâdet vakitleriyle başlayıp bittiği düşünülen bir faaliyet değildir.
İnsan ticaret yaparken de bir ölçüye bağlıdır. Kazanç elde ederken de başkalarının haklarını gözetmek zorundadır. Yönetirken emanet bilincini, güç sahibiyken adâleti, ilişkilerinde merhameti ve kararlarında sorumluluğu korumalıdır.
Haksız kazançtan kaçınmak, emeğin karşılığını vermek, yetimin hakkını korumak, ihtiyaç sahibini gözetmek, verilen nimeti iyilik yolunda kullanmak ve yeryüzünde bozgunculuk yapmamak da hayatın kulluk bilinciyle düzenlenmesinin parçalarıdır.
Kulluk, insanın dünyadan el etek çekmesi de dünyayı hayatın nihâî amacı hâline getirmesi de değildir.
Kulluk, dünyada yaşarken hayatın bütününü Var Eden’in bildirdiği ölçülere göre anlamlandırmak ve düzenlemektir.
Bu nedenle insanın geçimini sağlaması, ailesine bakması, ev sahibi olması, çalışması, üretmesi ve maddî imkânlarını geliştirmesi kulluğa aykırı değildir. Asıl mesele, bütün bunların hangi amaçla ve hangi ölçülerle gerçekleştirildiğidir.
İnsan yalnızca ne kazandığından değil, nasıl kazandığından; yalnızca neye sahip olduğundan değil, sahip olduklarını nasıl kullandığından da sorumludur.
DÜNYA SAADETİ VE ÂHİRET SAADETİ
Kur’an, dünya ile âhireti birbirine düşman iki alan gibi sunmaz. İnsandan dünyayı terk etmesini de istemez, hayatın bütün anlamını dünyaya hapsetmesini de…
Kasas suresinin 77. âyetinde şöyle buyurulur : “Allah'ın sana verdiği şeylerde âhiret yurdunu ara; dünyadan da nasibini unutma. Allah'ın sana ihsan ettiği gibi sen de ihsanda bulun. Yeryüzünde bozgunculuk arama. Şüphesiz Allah bozguncuları sevmez.”
Bu âyet, hayatın iki boyutunu birlikte ele alır.
Âhiret yurdunu aramak, dünyadan vazgeçmek değildir. Dünyadan nasibini unutmamak da dünya nimetlerini hayatın nihâî amacı hâline getirmek değildir.
İnsan dünyada yaşayacak, çalışacak, üretecek, kazanacak, sevecek, sevinecek ve ihtiyaçlarını karşılayacaktır. Fakat bunları yaparken adâleti, iyiliği ve sorumluluğu göz ardı etmeyecektir.
Üstelik âyet, insanın kendisine verilen imkânlarla başkalarına iyilik etmesini de ister. Böylece dünya saadeti yalnızca bireyin rahatlığına indirgenmez. Başkalarının hakkını gözetmek, imkânları iyilik yolunda kullanmak ve yeryüzünde bozgunculuktan kaçınmak da bu düzenin içindedir.
Âdil gelir dağılımı, emeğin karşılığının verilmesi, temel ihtiyaçların karşılanması ve insanların insanca yaşayabilecekleri koşulların oluşturulması bu nedenle tâlî meseleler değildir.
Allah’ın DİNİ, insanı âhiret saadetine çağırırken dünya hayatındaki adâletsizliği görmezden gelmez.
Dünya saadeti ile âhiret saadeti, kulluk bilinci içinde birbirinden koparılmadan ele alınır.
Dünya, insanın sorumluluklarını gerçekleştirdiği alandır. İnsan burada neyi seçtiğiyle, nasıl davrandığıyla, hangi ölçülere bağlı kaldığıyla ve kendisine verilen imkânları ne uğruna kullandığıyla yüzleşir.
Âhiret ise bu hayatın ötesindeki ilâhî karşılığın ufkudur.
HUZUR : SADECE MADDÎ HAZ DEĞİL
İnsanın ihtiyacı yalnızca yaşamak değil, anlamlı yaşamaktır. Çünkü anlamlı yaşamın temel sorularından biri de huzurdur.
Pekiî, huzur nedir?!.
İyi bir evde oturmak, güzel bir arabaya binmek, istediğini satın alabilmek, rahatça tatil yapmak ve hayatın maddî imkânlarından yararlanmak huzurun bir parçası olabilir. Maddî şartların insanın huzuru üzerindeki etkisini küçümseyemeyiz. Fakat huzuru yalnızca maddî hazların toplamı olarak tanımlarsak insanın varlığını eksik anlamış oluruz.
Tükenen veya bozulan şeyler insana ebedî huzur verebilir mi?!.
Ev eskir, araba bozulur, para tükenir, beden yaşlanır. Bugün sahip olduğumuz imkânları yarın kaybedebiliriz. Üstelik insan, huzur bulmak için edindiği şeyleri korumak uğruna huzurunu da kaybedebilir.
Bütün anlamımızı sahip olduklarımıza bağlarsak kaybetme korkusuna, hazlarımıza bağlarsak doyumsuzluğa mahkûm olabiliriz.
Elbette bunlar da gereklidir. İnsan dünyadan kopuk yaşayamaz. Maddî imkânlar gerçek ihtiyaçlarımızı karşılar; güven, sevgi, sağlık ve insanca yaşam koşulları da huzur açısından önemlidir. Ancak ihtiyaç duyduğumuz şeylerle varlığımızın nihâî anlamını bulduğumuz şeyleri birbirine karıştırmamalıyız.
Dünya, yaşanmayacak kadar değersiz değildir; hayatın bütün anlamını yükleyecek kadar da kalıcı değildir.
Kur’an, kalplerin Allah’ı anmakla huzur bulduğunu bildirir. (Ra’d 13/28) Bu bildirim, huzur arayışımızı yalnızca dış şartlarla ve maddî sahiplikle sınırlamamamız gerektiğini hatırlatır.
İnsanın kendisini Var Eden’i tanıması, hayatının bir amacı olduğunu bilmesi, tercihlerinin sorumluluğunu üstlenmesi ve hayatını bu bilinçle yaşaması, huzur arayışının daha derin bir boyutudur.
Burada huzur, hiç sıkıntı yaşamamak veya her istediğine kavuşmak demek değildir. İnsan, doğru bildiği yolda yürürken de zorluklarla karşılaşabilir. Fakat yaşadığı hayatın anlamını bilmek, bu zorlukları değerlendirme biçimini değiştirebilir.
Huzuru yalnızca sahip olduklarımızda değil, ne uğruna yaşadığımızda da aramalıyız.
GEÇİCİ OLANI KULLAN, AMA ONA MAHKÛM OLMA!
İnsanın dünyadaki imkânlardan yararlanmasıyla bütün hayatını bu imkânlara bağlaması arasında önemli bir fark vardır.
Para bir araçtır; amaç değildir. Ev bir ihtiyaçtır; insanın varlık sebebi değildir. Makam, güç ve servet de insanın değerini tek başına belirlemez.
Bir insanın maddî imkânlarının artması, ahlâkının da geliştiğini göstermez. Servet sahibi olmak, insanın kendisini ve hayatın anlamını daha iyi kavradığının kanıtı değildir.
Aynı şekilde yoksulluk da başlı başına erdem değildir. İnsanı yoksulluğa mahkûm etmek, sonra ondan sabır ve kanaat beklemek adâletin yerini tutmaz.
Mesele, ne zenginliği kutsamak ne de yoksulluğu yüceltmektir. Mesele, insanın ihtiyaçlarını karşılayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği, başkalarının haklarını gözetebildiği ve hayatını anlamlı yaşayabildiği bir düzen kurabilmektir.
Geçici olanı kullanacağız; fakat hayatımızın bütün anlamını geçici olana hapsetmeyeceğiz.
Dünyadan nasibimizi alacağız; fakat dünyayı nihâî hedefimiz sanmayacağız.
Çalışacağız, kazanacağız, üreteceğiz, paylaşacağız; fakat bunları ne uğruna yaptığımızı unutmayacağız. Çünkü insanın huzuru, yalnızca hayatın imkânlarına sahip olmasında değil, o imkânları hangi amaç doğrultusunda değerlendirdiğinde de saklıdır.
SONUÇ : VARLIĞIN AMACI KULLUKTUR
Başlangıçta şu soruları sormuştuk : İnsan yalnızca karnını doyurmak, borçlarını ödemek, ev ve araba sahibi olmak, rahat yaşamak için mi vardır?!.
Hayır. Bunlar insan hayatının gerçek ihtiyaçlarıdır; ancak varlık amacının tamamı değildir.
İnsan yaşamak için vardır; fakat sadece yaşamak için değil, anlamlı yaşamak için de vardır.
Anlamlı yaşamak, hayatı bir amaç doğrultusunda değerlendirmektir. Huzur ise yalnızca maddî hazlardan ibaret olmayan, insanın varlığıyla, değerleriyle ve hayatının anlamıyla ilişkili bir arayıştır.
Kur’an, bu arayışın yönünü kulluk olarak bildirir.
Kulluk, insanın hayatını terk etmesi değil; hayatını anlamlı kılmasıdır. Dünya nimetlerinden vazgeçmesi değil; onları doğru ölçülerle değerlendirmesidir. Yalnızca bireysel saadetini düşünmesi değil; başkalarının haklarını ve toplumun adâletini de gözetmesidir.
Bu nedenle Allah’ın DİNİ, insanı hem dünya hem âhiret saadetine çağırır. Âdil gelir dağılımını, emeğin karşılığını, iyiliği, merhameti ve sorumluluğu hayatın dışına çıkarmaz. Çünkü insanın nasıl yaşadığı, ne uğruna yaşadığı sorusundan bağımsız değildir.
İnsanın kurduğu düzenler de bu ölçüyle sorgulanmalıdır: İnsanları yalnızca üretmeye ve tüketmeye mi yöneltiyorlar, yoksa insanın anlamlı bir hayat yaşamasına imkân mı veriyorlar?!.
İnsan, hayatını kazanırken hayatın anlamını kaybetmemelidir.
Varlığını Var Eden, insana yalnızca yaşama imkânı değil, yaşamanın amacına ilişkin bir bildirim de vermiştir.
Bu amacın adı KULLUKTUR.
Ve kulluk, yalnızca belirli zamanlarda yerine getirilen ibâdetlerden ibaret değildir. İnsanın Rabbiyle ilişkisini canlı tutarak hayatının bütününü O'nun bildirdiği ölçüler doğrultusunda yaşamasıdır.
Dünya nasibimizi unutmayacağız. Âhiret hedefimizi kaybetmeyeceğiz. Huzuru geçici olanın içine hapsetmeyeceğiz. Ve hayatımızı, bizi var eden hakikatten bağımsız bir amaçsızlık içinde tüketmeyeceğiz.
Çünkü mesele yalnızca ne kadar yaşadığımız değil, nasıl ve ne uğruna yaşadığımızdır.
Varlığın amacı : KULLUK.
Yorumlar
Yorum Gönder