MODERN KARUNLAŞMA = KÖRLEŞME

MODERN KARUNLAŞMA = KÖRLEŞME

Emeğini Görmek, Nimeti ve Vefâyı Unutmak

Modern insanın kendisiyle ilgili kurduğu en güçlü cümlelerden biri şudur : “Ben okudum, ben çalıştım, ben çabaladım; bütün bunları kendi emeğimle kazandım!.”

İlk bakışta bu cümlede yanlış bir şey yoktur. İnsan gerçekten okumuş, çalışmış, yorulmuş, risk almış ve emek vermiş olabilir. Gayretinin karşılığını elde etmiş de olabilir. Kur’an'ın insanı sorumluluk sahibi bir özne olarak ele alan yaklaşımı karşısında, insanın emeğini ve iradesini inkâr etmenin de bir anlamı yoktur.

Öyleyse sorun nerede?!.

Sorun, insanın çalıştığını söylemesinde değil; çalışmasını mümkün kılan şartları görmezden gelmesinde, emeğinin kaynağını kendisinden bilmesinde ve kazandıklarını kendi üstünlüğünün delili saymasındadır.

İşte modern Karunlaşma, tam da burada başlar.

Karunlaşma yalnızca servet sahibi olmak değildir. İnsanın sahip olduklarından hareketle kendisini bağımsız bir kaynak, başkalarından üstün bir varlık ve giderek hesap vermek zorunda olmayan bir otorite gibi görmesidir. Bu nedenle Karunlaşmanın özünde servetten önce bir zihniyet, zihniyetin temelinde ise bir körleşme vardır.

1. KENDİNİ GÖRMEK, KAYNAĞI GÖREMEMEK

Kur’an, Karun’un kendi servetinin kaynağı hakkındaki iddiasını Kasas sûresinin 78. âyetinde aktarır : “Bu bana ancak bende bulunan bir bilgi sayesinde verildi.”

Karun’un bu sözü, sahip olduğu imkânlarla kendi bilgisi arasında bir bağ kurduğunu gösterir. Fakat burada dikkatimizi çekmesi gereken husus, insanın bilgi ve becerisini kabul etmesi değildir. Asıl mesele, sahip olduklarını açıklarken kendisini yeterli ve bağımsız kaynak olarak görmesidir.

İnsan çalışır; fakat çalışabilmek için ihtiyaç duyduğu bedenin varlığını kendisi sağlamaz. Aklını kullanır; fakat aklının varlığını ve işleyişini kendisi yaratmaz. Nefes alır; fakat soluduğu havayı üretmez. Suya, toprağa, güneşe, zamana ve hayatın devamını mümkün kılan sayısız şartlara ihtiyaç duyar; fakat bunların hiçbirini tek başına meydana getirmez.

İnsan, bütün bu imkânların içinde çalışır, üretir ve kazanır. Sonra dönüp kazancına bakar ve yalnızca kendi emeğini görür.

Kürek çekmiştir ama denizi unutmuştur. Tohumu ekmiştir ama toprağı, yağmuru ve güneşi hesaba katmamıştır. Ürünü toplamıştır ama ürünün yetişmesini mümkün kılan hayat düzenini kendi eseri sanmaya başlamıştır.

Oysa insanın emeği, kendisinden önce var olan ve kendi iradesinin dışında işleyen bir imkânlar dünyasında gerçekleşir.

İnsan emeğinin sahibidir; fakat emeğin gerçekleştiği hayatın mutlak kaynağı değildir.

Karunlaşmanın ilk körlüğü, bu ayrımı kaybetmektir.

2. NİMETİ GÖRMEYEN, KENDİNİ KAYNAK SANIR

İnsan bir şeyi elde ettiğinde, elde etme sürecinde yaptığı işleri hatırlar. Fakat o işlerin gerçekleşebilmesi için hazır bulunan şartları çoğu zaman hatırlamaz. Çünkü emek görünürdür; emeğin dayandığı imkânlar ise çoğu zaman görünmez.

İnsan sabah kalkar, işine gider, üretir, ticaret yapar, bilgi geliştirir. Bunların her birinde kendi iradesinin payını görür. Fakat gece boyunca bedeninin işleyişini sürdürmesini, ertesi gün yeniden çalışabilecek güce sahip olmasını, hayatın devamı için gerekli şartların varlığını ve bütün bunların kendi kontrolü dışında sürmesini aynı dikkatle düşünmez.

Böylece bir yanılsama doğar : İnsan, kendi yaptığı işleri bütün sonucun açıklaması sanır.

Oysa insanın yapabildikleri kadar, yapabilmesini mümkün kılan şartlar da hesaba katılmalıdır.

Kur’an’ın insanı kuşatan ilâhî nimetlere dikkat çekmesi, tam da bu bakımdan önemlidir. İbrâhim sûresinin 34. âyetinde insanın Allah’ın kendisine verdiği nimetlerini saymaya kalksa onları sayamayacağı bildirilir.

Bu, yalnızca nimetlerin çokluğuna ilişkin bir tespit değildir. İnsanın kendi hayatını ve kazancını değerlendirirken göremediği, sayamadığı ve tek başına üretemediği bir imkânlar dünyasının içinde yaşadığını da hatırlatır.

İnsan havayı, suyu, güneşi, toprağı ve kendi bedenini kendisi yaratmış gibi davranamaz. Bunları üretmemiş olması, çalışmasının değerini ortadan kaldırmaz; fakat çalışmasını mutlaklaştırmasını engeller.

Burada şükür, yalnızca dille söylenen bir teşekkür olmaktan çıkar. İnsanın kendisini, hayatını ve kazancını doğru bir yere yerleştirmesini sağlayan bir idrake dönüşür.

Şükür, nimeti tanımaktır; nimeti tanımak ise kendini nimetin mutlak kaynağı sanmaktan vazgeçmektir.

3. NİMETİN İNSAN ELİYLE GELEN YÜZÜ : VEFÂ

İnsanın körlüğü, yalnızca tabiatta ve hayatın işleyişinde kendisine sunulan nimetleri görememesiyle sınırlı değildir. Bir de bu nimetlerin bir bölümünün başka insanlar aracılığıyla kendisine ulaştığını unutması vardır.

İnsan kendi kendine doğmaz, kendi kendisini büyütmez, ilk bilgilerini kendi başına edinmez. Hayata tutunmayı, konuşmayı, düşünmeyi ve toplum içinde yaşamayı başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde öğrenir.

Ana-babasının bakımından, öğretmeninin bilgisinden, bir dostunun tavsiyesinden, bir ustanın tecrübesinden, bir insanın açtığı kapıdan yararlanır. Devletin ve toplumun oluşturduğu eğitim, sağlık, ulaşım, güvenlik ve iletişim imkânlarından faydalanır. Kendinden önce yaşamış kuşakların bilgi ve birikimi üzerinde yükselir.

Sonra büyür, çalışır, kazanır ve kendi başarısının hikâyesini anlatmaya başlar. Fakat bu hikâyede kendisine yol gösterenler yoktur. Kendisini yetiştirenler yoktur. Önündeki imkânların oluşmasına katkıda bulunanlar yoktur. Başkalarının emeğiyle biriken bilgi, tecrübe ve toplumsal birikim yoktur.

Geriye yalnızca kendisi kalır.

“Ben yaptım! Ben başardım! Ben kazandım!”

Evet, çalışmıştır. Fakat kendi emeğini anlatırken kendisine ulaşan katkıları silmek, başarıyı eksik anlatmaktır.

İşte burada vefâ devreye girer.

Vefâ, yalnızca bir iyiliği hatırlamak veya iyilik yapan kişiye teşekkür etmek değildir. İnsanın kendi hayatındaki ilişkileri tanıması, kendisine ulaşan katkıları hakkıyla teslim etmesi ve bu ilişkilerin doğurduğu sorumlulukları unutmamasıdır.

Ana-babaya vefâ, insanın kendisini yetiştiren emeği tanımasıdır. Öğretmene vefâ, kendisine açılan bilgi yolunu unutmamasıdır. Bir yol gösterene vefâ, onun katkısını kendi keşfiymiş gibi sahiplenmemektir. Topluma vefâ ise toplumsal imkânlardan yararlanırken başkalarının da bu imkânlara erişebilmesi için sorumluluk taşımaktır.

Elbette vefâ, insanı haksızlık karşısında susturmak değildir. Ana-babaya vefâ, onların her davranışını doğru kabul etmeyi; topluma vefâ, mevcut düzeni eleştiriden muaf tutmayı gerektirmez. Vefâ, hakkı teslim etmektir; haksızlığı haklı göstermek değil.

İnsanın kendi gayretini kabul etmesi ne kadar doğruysa, kendisine vesile olanların katkısını tanıması da o kadar gereklidir.

Vefâ, kendi emeğini inkâr etmek değil; kendi emeğinin hikâyesinden başkalarını silmemektir.

4. MODERN KARUN’UN HAZİNESİ YALNIZCA SERVET DEĞİLDİR

Karun’u yalnızca çok zengin bir insan olarak okursak kıssanın bugüne uzanan anlamını daraltırız.

Çünkü Karunlaşma, malın miktarından önce insanın sahip olduklarıyla kurduğu ilişkide ortaya çıkar.

Bugünün Karun’u şöyle konuşabilir :

“Ben okudum; onlar okumadı.”

“Ben akıllıyım; onlar benim kadar akıllı değil.”

“Ben çalıştım; onlar çalışmadı.”

“Ben bu makama geldim; demek ki bunu hak edecek kadar üstünüm.”

“Bu serveti ben kazandım; kimseye borcum yok.”

Bu cümlelerin her biri tek başına Karunlaşmanın kanıtı değildir. İnsan gerçekten çalışmış, öğrenmiş, hak ederek yükselmiş de olabilir. Sorun, bu gerçeklerin insanın zihninde nasıl bir anlam kazandığıdır.

Kişi kendi emeğini bir sorumluluk bilinciyle mi taşıyor, yoksa başkalarından üstün olduğunun delili olarak mı kullanıyor?!. Sahip olduklarını bir imkân ve sorumluluk olarak mı görüyor, yoksa kendisine sınırsız haklar veren bir mülk gibi mi değerlendiriyor?!.

Karunlaşma, insanın yalnızca malıyla böbürlenmesi değildir. Bilgisiyle böbürlenmesi, makamını dokunulmazlık gerekçesi yapması, dînî birikimini başkaları üzerinde otorite kurmak için kullanması da aynı zihniyetin farklı biçimleridir.

Bir akademisyen bilgisini, bir yönetici makamını, bir sanatçı şöhretini, bir din adamı dînî otoritesini kendi varlığının üstünlüğüne dönüştürebilir.

Demek ki Karun’un hazinesi bazen banka hesabında, bazen diplomada, bazen makamda, bazen de insanın kendisine biçtiği değerdedir.

İnsan, sahip olduklarını kendi üstünlüğünün kanıtı saymaya başladığında, hazinesi ne olursa olsun Karunlaşma tehlikesiyle karşı karşıyadır.

5. BAŞARI, ÜSTÜNLÜĞÜN KANITI MIDIR?!

Modern dünyanın başarı hikâyeleri çoğu zaman tek bir kahraman üzerine kuruluyor: Çok çalıştı, engelleri aştı, risk aldı ve zirveye çıktı!.

Bu anlatının teşvik edici bir tarafı vardır. İnsana gayret etmeyi, sorumluluk almayı ve zorluklar karşısında yılmamayı öğretir.

Fakat başarıyı yalnızca kişisel meziyetlerin sonucu olarak anlatmaya başladığında, aynı anlatı başka bir sorunu da besler : Kazananın her bakımdan üstün, kaybedenin ise kendi başarısızlığından bütünüyle sorumlu olduğu düşüncesini.

Oysa başarı, kişisel gayretin yanı sıra birçok şartın birlikte işlemesine bağlıdır. İnsanların imkânları eşit değildir. Herkes aynı ailede doğmaz, aynı eğitimi almaz, aynı sağlık koşullarına sahip olmaz ve aynı fırsatlarla karşılaşmaz.

Bunları görmek, başarılı insanın emeğini küçümsemek değildir. Başarının açıklamasını tek bir etkene indirmemektir.

Üstelik bir insanın başarılı olması, her kararının doğru; zenginleşmesi, her kazancının ahlâken meşrû; bir makama yükselmesi de her bakımdan üstün olduğu anlamına gelmez.

Başarı, ortaya çıkan sonuca ilişkin bir bilgidir. İnsanın bütün ahlâkî değerini ölçen mutlak bir terazi değildir.

Karunlaşan insan ise kazandığına bakarak kendisini haklı, sahip olduklarına bakarak kendisini üstün, başkalarının yoksulluğuna bakarak da onları yetersiz sayabilir.

Böylece kendi başarısını kendi meziyetine, başkasının başarısızlığını kendi kusuruna bağlayan bir hesap kurar.

Bu, yalnızca bir değerlendirme yanlışı değildir. İnsanların birbirlerine bakışını, hak anlayışını ve paylaşma sorumluluğunu bozan bir körleşmedir.

6. KÖRLEŞMENİN ÜÇ AŞAMASI

Modern Karunlaşmanın gelişimini üç aşamada okuyabiliriz.

Birinci aşama : Nimeti görememek.

İnsan emeğini görür ama emeğinin gerçekleşmesini mümkün kılan hayat şartlarını görmez. Sahip olduğu aklı, bedeni, zamanı ve imkânları kendisine hazır bulduğunu unutur.

İkinci aşama : Kendini kaynak sanmak.

İnsan, bütün açıklamayı kendi bilgisine, becerisine ve çalışmasına bağlar. Kendi payını kabul etmekle yetinmez; kendi payını bütünün yerine koyar.

Üçüncü aşama : Vefâyı ve sorumluluğu unutmak.

İnsan kendisine vesile olanların katkılarını siler. Başkalarının haklarını, toplumsal imkânları ve kazancının doğurduğu sorumlulukları tali meseleler olarak görmeye başlar. Paylaşmayı bir görev değil, isterse yapacağı bir lütuf gibi değerlendirebilir.

Bu üç aşama birbirini besler : Nimeti görememek, kendini kaynak sanmayı; kendini kaynak sanmak, vefâyı ve sorumluluğu unutmayı kolaylaştırır.

Fakat bu zincirin her insanda aynı biçimde işlemesi gerekmez. Her zengin Karun değildir, her başarılı insan kibirli değildir, her emeğine vurgu yapan kişi de nimetleri inkâr ediyor değildir. Burada sorguladığımız şey servetin kendisi veya emeğin değeri değil; insanın kendi başarısını nasıl yorumladığıdır.

Karunlaşma, sahip olmakla değil, sahip olduklarından hareketle kendisini bağımsız ve üstün saymakla belirginleşir.

7. ŞÜKÜR, VEFÂ, TEVAZÛ VE ADÂLET 

Pekiî, bu körleşmenin karşısına ne koyacağız?!.

İnsana çalışmamasını, kazanmamasını veya başarılı olmamasını mı söyleyeceğiz?!.

Elbette hayır.

İnsanın gayreti değerlidir. İradesi önemlidir. Çalışmasının sonuçları karşısında sorumluluğu vardır. Fakat bu sorumluluk, kendisini hayatın mutlak kaynağı sanmasını gerektirmez.

İhtiyacımız olan, insanın kendi emeğini doğru yere yerleştirmesidir.

Şükür, kendisine sunulan nimetleri tanımak ve bu nimetlerin kaynağını unutmamaktır.

Vefâ, bu nimetlerin insan eliyle ulaşan payını, kendisine vesile olanların katkısını ve bu ilişkilerin doğurduğu hakları tanımaktır.

Tevazû, kendi emeğini inkâr etmeden, emeğini üstünlük iddiasına dönüştürmemektir.

Adâlet, kendi başarısını başkalarının haklarını görmezden gelmenin gerekçesi yapmamaktır.

Paylaşma ise sahip olunan imkânları yalnızca kişisel tasarruf alanı olarak görmeyip doğan ahlâkî sorumlulukları yerine getirmektir.

Bunlar birbirinden kopuk erdemler değil aynı idrakin farklı yüzleridir.

İnsan nimeti görürse şükretmeyi, kendisine vesile olanları görürse vefâyı, kendi sınırlarını görürse tevazuyu, başkalarının haklarını görürse adaleti daha iyi kavrar.

Böylece başarı, insanı kendisinden başkasını göremeyen bir varlığa dönüştürmek yerine, onu daha geniş bir sorumluluk bilincine taşıyabilir. Çünkü gerçek şükür yalnızca nimeti vereni anmakla sınırlı değildir; nimetin insanda meydana getirmesi gereken ahlâkî karşılığı da üstlenmektir.

8. HESABI YENİDEN YAPMAK

İnsan kazandıklarını hesaplarken yalnızca kendi emeğini hesaba katıyorsa, yaptığı hesap eksiktir.

Önce kendisine şu soruyu sormalıdır :

• Nasıl kazandım?!.

• Hangi emeği verdim?!.

• Hangi kararları aldım?!.

• Hangi riskleri üstlendim?!.

• Kazancımın oluşmasında kendi payım neydi?!.

Ardından ikinci soruyu sormalıdır :

Neler sayesinde kazandım?!.

Hangi nimetler bana hazır sunuldu?!. Hangi imkânlardan yararlandım?!. Kimler beni yetiştirdi, kimler bana yol gösterdi, kimler emeğime katkıda bulundu?!. Hangi toplumsal birikimin üzerinde yükseldim?!.

Son olarak üçüncü soruya gelmelidir :

Kazandıklarımla ne yapmalıyım?!.

Kazancımı hangi hak ilişkileri içinde değerlendirmeliyim?!. Başkalarına karşı sorumluluklarım nelerdir?!. Sahip olduklarım beni daha âdil, daha vefâlı ve daha sorumlu biri hâline mi getiriyor, yoksa başkalarına karşı daha kayıtsız mı yapıyor?!.

İlk soru emeği, ikinci soru nimeti ve vefâyı, üçüncü soru ise ahlâkî sorumluluğu gündeme getirir.

Bu soruların tamamı sorulmadan verilen “ben kazandım!” cevabı, insanın kendi hikâyesini anlatabilir; fakat hayatın bütününü açıklayamaz.

Karunlaşmanın hesabı bozduğu yer tam burasıdır : İnsan kendi hanesine yazdıklarını büyütürken kendisini mümkün kılan nimetleri, kendisine vesile olan insanları ve üstlenmesi gereken sorumlulukları hesaptan çıkarır.

Sonra da ortaya çıkan eksik toplamı hakikatin tamamı sanır.

SONUÇ : İNSANIN GÖRMEDİĞİ, KENDİSİNİ BÜYÜTÜR

Karunlaşma, yalnızca servetin insanı bozması değildir. İnsan, serveti olmadan da bilgisiyle, makamıyla, gücüyle veya başarılarıyla Karunlaşabilir. Çünkü mesele neye sahip olduğu değil, sahip olduklarını nasıl anlamlandırdığıdır.

İnsan emeğini görebilir. Başarısıyla gurur duyabilir. Çalışmasının karşılığını alabilir. Bunların hiçbirinde kendiliğinden bir yanlışlık yoktur.

Yanlış olan, kendi emeğini bütün başarının tek açıklaması saymak; emeği mümkün kılan nimetleri görmezden gelmek; kendisine vesile olan insanları unutmak ve kazandıklarını üstünlük gerekçesine dönüştürmektir.

Modern insanın temel sorunlarından biri, sahip olduklarının çoğalması değil, sahip olduklarına ilişkin idrakinin daralmasıdır.

Hava vardır ama görünmez. Su vardır ama çoğu zaman sıradanlaşır. Güneş doğar ama gündelik hayatın içinde unutulur. Beden çalışır ama insan onu kendi eseri sanmaz. Başkaları yardım eder ama insan büyüdükçe yardımların izini kendi hikâyesinden silebilir.

Böylece insan, kendisini ayakta tutan hayatın içinde yaşadığı hâlde, o hayatı kendisinin eseriymiş gibi algılamaya başlayabilir.

İşte bu yüzden modern Karunlaşmanın adı körleşmedir.

İnsan gördüklerini inkâr etmiyor; görmediği şeyleri yok sayıyor. Kendi emeğini hatırlıyor; emeğinin şartlarını unutuyor. Kendi kazancını sahipleniyor; kazancının ardındaki nimetleri ve insanları görünmez kılıyor.

Sonunda kendisini büyütürken hakikati küçültüyor.

Karunlaşmak, emeğini inkâr etmek değildir; emeğinden ötesini görememektir.

Körleşmek, nimeti kaybetmek değil; nimetin içindeyken onun farkına varamamaktır.

Ve belki de en ağır körlük, insanın kendisini kendi başarısının tek kaynağı sanacak kadar görmez hâle gelmesi, fakat yine de her şeyi gördüğüne inanmasıdır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP