VİCDAN

VİCDAN : KALBİN SIZISI, VİCDAN AZABI

İnsan neden yanlış yapar?!. Yanlış yaptığını bildiği hâlde neden bundan vazgeçmez?!. Daha da önemlisi, başlangıçta kendisini rahatsız eden bir davranışı zamanla nasıl olağan karşılamaya başlar?!.

Bu sorular bizi insanın yalnızca ne düşündüğünü değil, ne hissettiğini, neyi göze aldığını ve kendi içindeki itirazla ne yaptığını da anlamaya götürür.

Vicdan nerede?!

Vicdanın insanın neresinde bulunduğunu sorduğumuzda, biyolojik bir organın yerini aramıyoruz. Beyin, insanın düşünme, değerlendirme, hatırlama ve karar verme süreçlerinde rol oynar. Fakat vicdanı yalnızca bu süreçlerin biyolojik mekanizmasına indirgemek, onun ahlâkî anlamını açıklamaya yetmez.

Gündelik dilimizde vicdanın yeri kalptir. Birinin acısını yüreğimizde hisseder, haksızlık karşısında kalbimizin sızladığını söyleriz. Bir başkasının acısına duyarsız kalan kişiyi de kalpsizlikle suçlarız. Üstelik kalpsiz derken çoğu zaman vicdansız demek isteriz.

Bu dilsel ilişki, kalbi yalnızca duyguların değil, ahlâkî duyarlılığın da simgesi olarak gördüğümüzü gösterir.

Kur'an’da da kalp, yalnızca biyolojik bir organdan ibaret biçimde ele alınmaz. Hac sûresinin 46. âyetinde, insanların kendileriyle akledecek kalplere sahip olmalarından söz edilir. Demek ki Kur'an’ın insan tasavvurunda kalp ile kavrama ve anlama arasında da bir ilişki vardır.

Buradan hareketle vicdanı, insanın davranışlarını ahlâkî bir ölçüye vurabilme yetisi olarak düşünebiliriz. Kalp ise bu yetinin insanın iç dünyasındaki karşılığını anlatan güçlü bir kavramdır.

Akıl tasarlar, kalp itiraz eder 

Bir insan, başka birine zarar vermeyi düşünebilir. Aklı, bu davranışın kendisine sağlayacağı kazancı hesaplayabilir; nasıl davranacağını, nasıl bir sonuç elde edeceğini tasarlayabilir. Fakat insanın içinde, tasarladığı davranışa karşı bir itiraz da doğabilir.

Bunu yapmamalıyım. Bu, karşımdakine haksızlık olacak. Benim kazancım, onun uğrayacağı zararı haklı çıkarmaz...

İşte bu itirazları, vicdanın sesi olarak düşünebiliriz.

Burada akıl ile kalbi birbirine düşman iki ayrı varlık gibi düşünmek zorunda değiliz. Akıl da doğruyu arayabilir, adâleti gözetebilir; kalp de yanılabilir. Buradaki ayrım, insanın bir davranışın nasıl gerçekleştirileceğini hesaplamasıyla o davranışın ahlâken kabul edilebilir olup olmadığını değerlendirmesi arasındadır.

İnsan, içindeki itirazı dikkate alırsa davranışından vazgeçebilir. Fakat itirazı bastırıp kendi çıkarını tercih de edebilir.

Öyleyse vicdanın sesinin duyulması ile o sese uyulması aynı şey değildir.

İnsan bazen neyin yanlış olduğunu bilmediği için değil, yanlış olduğunu bildiği hâlde istediğinden vazgeçemediği için yanlış yapar.

Yanlış ne zaman vicdan azabına dönüşür?!

Bir yanlış düşünce, tasarı veya davranış, her durumda aynı ağırlıkta bir ahlâkî sonuç doğurmaz. Başkasına dokunmayan bir düşünce ile bir insanın hakkını elinden alan davranış arasında önemli bir fark vardır.

Bir davranış başka bir insanın hayatına, hakkına, imkânlarına veya duygularına zarar verdiğinde, ahlâkî sorumluluk somutlaşır. Ancak zararın meydana gelmesi de tek başına vicdan azabını garanti etmez. İnsan verdiği zararı fark etmeyebilir; fark ettiği hâlde kendisini haklı görebilir veya karşısındakinin uğradığı zararı önemsemeyebilir.

Vicdan azabının doğabilmesi için insanın, yaptığı davranış ile ortaya çıkan haksızlık arasındaki bağı görmesi önemlidir.

İnsan, başkasına yaptığını fark ettiğinde kendi davranışıyla ahlâkî ölçüsü arasındaki çatışmayla karşılaşabilir. Kendisi için doğru kabul ettiği şeyle yaptığı şey artık birbirini tutmuyordur.

Ben âdil olduğumu düşünüyorum; pekiî, neden haksızlık yaptım?!. Başkasının hakkını gözettiğimi söylüyorum; pekiî, neden onun hakkını çiğnedim?!.

Vicdan azabı, işte bu çatışmanın iç dünyada yaşanan acısı olabilir.

Bu acı yalnızca zihinsel bir değerlendirmeden ibaret değildir. İnsan göğsünde bir sıkışma, içinde bir sızı, uykusunda bir huzursuzluk yaşayabilir. Bununla birlikte, vicdan azabını bedende tek bir noktaya yerleştirmek mümkün değildir. Kalbin sızlaması, burada ahlâkî acının yaşanışını anlatan bir ifadedir.

Bir ayrıntıyı da unutmamak gerekir : Her suçluluk duygusu gerçek bir suçun kanıtı değildir. İnsan, sorumlu olmadığı bir olaydan dolayı kendisini suçlayabilir. Tersine, gerçekten haksızlık yapan biri hiçbir rahatsızlık duymayabilir.

Dolayısıyla ne acının varlığı tek başına suçluluğu ne de acının yokluğu masumiyeti kanıtlar.

Kalbin katılaşması : Sızıya alışmak

İnsanın başlangıçta yanlış bulduğu bir davranışı daha sonra olağan karşılaması nasıl açıklanabilir?!.

Bir insan, ilk kez yaptığı bir haksızlıkta rahatsızlık duyabilir. Kendisine gerekçeler üretir, davranışını mazur göstermeye çalışır. Sonraki seferlerde aynı gerekçeleri daha kolay kullanır. Zamanla, önceleri kendisini rahatsız eden davranış karşısında duyduğu itiraz zayıflayabilir.

Bu süreç her insanda aynı biçimde ilerlemez. Fakat insanın tekrarlanan davranışlarını normalleştirmesi, kendisini haklı çıkaran düşüncelere sığınması ve başkasının zararına karşı duyarsızlaşması mümkündür.

Kur'an’ın kalbin katılaşması kavramı, bu mesele üzerinde düşünürken önem kazanır. Hadîd sûresinin 16. âyeti, Allah’ın zikrine ve inen hakikate karşı kalplerin katılaşması tehlikesini gündeme getirir. Bakara sûresinin 7. âyetindeki kalbin mühürlenmesi ise ayrı bir Kur'anî anlatımdır; ikisini her durumda aynı şey saymamak gerekir.

Burada üzerinde durulması gereken, insanın yanlışını bir defa yapmış olması değil, yanlışla kurduğu ilişkinin zaman içinde nasıl değiştiğidir.

Başlangıçta kalbi sızlayan insan, daha sonra bu sızıyı bastırmayı öğrenebilir. Bir süre sonra da bastırması gereken bir itiraz duymamaya başlayabilir.

Böylece insanın yanlışla ilişkisi değişir : Önce yanlışını savunur, sonra yanlışını normalleştirir; sonunda yanlış olduğunu sorgulamayı bile bırakabilir.

Vicdan azabının sona ermesi, bu nedenle her zaman iyileşmenin işareti değildir. İnsan bazen yanlışını düzelttiği için rahatlar; bazen de yanlışa alıştığı için artık rahatsızlık duymaz.

Bu ikisi birbirinin tam tersidir.

Acıyı bal eylemek mi, acıya duyarsızlaşmak mı?!

Bazı kötülükler, ilk bakışta zararlı oldukları için değil, çekici göründükleri için tercih edilir. Tadı güzel, görünümü hoş, tüketilmesi keyifli olduğu hâlde bedene zarar veren bir gıda düşünelim.

İnsan, aldığı haz nedeniyle o gıdayı tekrar tekrar tüketebilir. Zararını bilse bile vazgeçmekte zorlanabilir. Haz hemen hissedilirken zarar gecikmeli ortaya çıkabilir.

Ahlâkî hayatta da insanı yanlışa çeken kazançlar, hazlar, çıkarlar ve üstünlük duyguları bulunabilir. İnsan bunlardan aldığı doyumu, başkasına verdiği zararın önüne koyabilir.

Burada kullanılan benzetmenin sınırını da bilmeliyiz : Kişinin kendi bedenine zarar veren bir alışkanlığı sürdürmesiyle başka bir insanın hakkını çiğnemesi aynı ahlâkî durum değildir. Ancak ikisi, insanın bildiği bir zarara rağmen çekici bulduğu şeyi tercih edebilmesi bakımından karşılaştırılabilir.

Asıl tehlike, insanın zararı hiç bilmemesi değildir. Bazen zarar bilinir, fakat haz ve çıkar daha ağır basar. Dahası, tekrarlanan tercihlerin ardından insan zararı görmezden gelmeye alışabilir. Başlangıçta rahatsızlık veren şey, zamanla olağanlaşır.

Bu durumu ironik biçimde, acıyı bal eylemek diye niteleyebiliriz : Acının üstesinden gelmek veya onu anlamlı bir deneyime dönüştürmek değil, acıya neden olan yanlış davranışı sürdürürken vicdanın sızısını kaybetmek.

İnsan bazen acıyı bal eylemez; acı veren şeye alışarak kendi vicdanının sızısını yitirir.

Gazze : Vicdanın ölçüldüğü yer

Vicdan üzerine konuşurken Gazze’yi görmezden gelemeyiz. Çünkü Gazze, yalnızca bir savaşın, yıkımın ve insanî felaketin adı değildir; insanlığın başkasının acısı karşısındaki duyarlılığının da sınandığı bir yerdir.

Necip Fazıl’ın sert hitabını hatırlayalım : “Siz, ey hayat süren leşler!”

Bu sözü, biyolojik olarak yaşayan fakat insanî ve ahlâkî duyarlılığını yitirmiş insanlara yöneltilmiş bir sarsma çağrısı olarak okuyabiliriz. Benzer biçimde, vicdanı ölmüş insanlar derken bedenleri yaşayan, fakat başkasının acısına karşı içlerindeki itirazı kaybetmiş insanları kastediyoruz.

Gazze’de öldürülen insanlar, yıkılan evler, yerinden edilen aileler, hayatları altüst olan çocuklar ve sivillerin yaşadığı ağır acılar, uzaktaki insanların vicdanına da bir soru yöneltiyor: Başkasının başına gelen haksızlık, bizim hayatımızda yalnızca seyredilen bir görüntü müdür, yoksa ahlâkî bir karşılığı olan gerçek bir mesele midir?!.

Elbette Gazze karşısında herkesin sorumluluğu, imkânı ve hareket alanı aynı değildir. Bir insanın elinden bir şey gelmemesiyle, yapabileceği hâlde haksızlığı önemsememesi aynı şey değildir. Sessizlik de tek başına her zaman vicdansızlığın kanıtı sayılamaz. Ancak insanın bilgiye, imkâna ve sorumluluğa sahip olduğu hâlde başkasının acısını önemsizleştirmesi, vicdanın nasıl aşınabildiğini gösteren ciddi bir sorundur.

Üstelik burada mesele yalnızca bir insanın ne hissettiği de değildir. İnsan gördüğü acıdan üzüntü duyabilir; ama bu üzüntü adalet talebine, sorumluluk bilincine veya yapabileceği bir davranışa dönüşmeyebilir. Duygulanmak ile ahlâkî sorumluluk üstlenmek arasında da bir mesafe vardır.

Kalbin katılaşması, insanın başkasının acısını hiç görmemesiyle sınırlı değildir. Bazen acıyı gördüğü, anladığı, hatta üzüldüğü hâlde, o acının kendisine yüklediği sorumluluktan uzak durmasıdır.

Gazze, vicdanın yalnızca insanın kendi içindeki sızıyla ölçülemeyeceğini hatırlatıyor. O sızının başkasının hakkını gözeten bir tutuma dönüşüp dönüşmediği de önemlidir. Çünkü insanın vicdanı, yalnızca kendisine yapılan haksızlık karşısında değil, başkasına yapılan haksızlık karşısında da sınanır.

Vicdan azabı ne işe yarar?!

Vicdan azabının amacı insanı sonsuza kadar kendi içinde cezalandırmak değildir. Ahlâkî bakımdan önemli olan, insanın yaptığı yanlışla yüzleşmesi ve bu yüzleşmenin davranışında bir değişikliğe yol açmasıdır.

Yanlışını fark eden insan, mümkünse verdiği zararı gidermeli, çiğnediği hakkı iade etmeli, özür dilemeli ve aynı davranışı tekrarlamamak için çaba göstermelidir.

Elbette her zarar telafî edilemez. Her kırgınlık giderilemez; her insan affetmez. Fakat telafinin mümkün olmaması, sorumluluğun bütünüyle ortadan kalktığı anlamına gelmez.

Vicdan azabı, davranış değişikliğine dönüşmediğinde insanın kendi acısı etrafında dönüp duran bir hâle gelebilir. İnsan yaptığı yanlış için üzülür, fakat yanlışın sonuçlarını düzeltmek üzere hiçbir şey yapmaz. Böylece kendi üzüntüsünü, sorumluluğunu yerine getirmenin yerine koyabilir.

Oysa üzülmekle sorumluluk üstlenmek aynı şey değildir.

Yanlış yaptım, demek bir başlangıçtır.

Yanlışımın sonuçlarını gidermek için ne yapabilirim, diye sormak ise bu başlangıcın ahlâkî bir yön kazanmasını sağlar.

İnsanın kendisini sorgulaması, kendisinden nefret etmesini gerektirmez. Bir davranışının yanlış olduğunu kabul etmekle kendisini bütünüyle değersiz ilan etmek aynı şey değildir.

İlk tutum değişime imkân verir; ikincisi insanı çaresizliğe sürükleyebilir.

Sonuç : Vicdanın sesi ve insanın tercihi

Vicdanı, insanın kendi davranışlarını ahlâkî bir ölçüye vurabilme yetisi olarak düşünebiliriz. Kalp, bu yetinin insanın iç dünyasındaki karşılığını anlatan önemli bir kavramdır. Vicdan azabı ise insanın kendi davranışıyla ahlâkî ölçüsü arasındaki çatışmanın acı veren yaşantısı olabilir.

Yıkımlar ve zulümler (= haksızlık ve adâletsizlikler) karşısında en azından içimizde bir sızı hissetmiyorsak, vicdanımız ölmüş demektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP