BİLGİ, NEREDE İŞE YARAR?!

BİLGİ, NEREDE İŞE YARAR?!

Bilmek mi, yaşamak mı?!

İnsan, dünyaya geldiğinde hiçbir şey bilmez. Rabbimiz Nahl sûresinin 78. âyetinde şöyle buyurur : “Allah sizi annelerinizin karınlarından hiçbir şey bilmez hâlde çıkardı. Şükredesiniz diye size işitme, görme ve gönüller verdi.”

İnsan, bilgi sahibi olarak doğmaz; fakat bilgi edinmesini sağlayacak imkânlarla donatılmıştır. İşitir, görür, düşünür, öğrenir. Edindiği bilgiler sayesinde önündeki seçenekleri değerlendirir, tercihler yapar ve hayatını şekillendirir.

Ne var ki insanın bilgiyle ilişkisi ömrünün sonuna kadar aynı şekilde sürmez. Nahl sûresinin 70. âyeti, uzun ömür verilen kimi insanların, bir zamanlar bildiklerini artık bilemeyecek duruma getirilebileceğini bildirir.

İnsanın hiçbir şey bilmeden dünyaya gelmesi ve ömrünün sonunda bildiklerini kaybedebilmesi, bilginin işlevi üzerine düşünmemizi gerektirir.

Rabbimiz insana bilgiyi, ölümden sonra hatırlasın diye mi veriyor; yoksa bu dünyada nasıl yaşayacağını belirleyebilsin diye mi?!.

Bilginin işlevini düşündüğümüzde ikinci cevap öne çıkar. İnsan, henüz yaşamadığı durumlarda ne yapacağını belirlemek, seçeneklerini değerlendirmek ve tercihlerinin sonuçlarını öngörebilmek için bilgiye ihtiyaç duyar. Bilgi, yaşanacak hayata yön vermek üzere edinilir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır : Bilmek, yaşamak değildir.

Bir insan adâletin ne olduğunu bilebilir ama adâletsiz davranabilir. Merhameti anlatabilir ama merhametsiz davranabilir. Doğruluğu savunabilir ama yalan söyleyebilir. Demek ki insanın zihninde bulunan bilgi, kendiliğinden onun hayatına dönüşmez.

Bilgi ile hayat arasındaki bu kopukluk, Kur’an’ın açıkça eleştirdiği bir durumdur : “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz?!. Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir gazap sebebidir.” (Saff 2-3)

Bu âyetler, insanın söylediğiyle yaptığı arasındaki uçuruma dikkat çeker. Bir hakikati dile getirmek, o hakikati yaşamak değildir. Onu bilmek, henüz onunla yaşamış olmak anlamına gelmez.

Öyleyse asıl mesele, insanın ne kadar bilgi sahibi olduğu değil, sahip olduğu bilginin hayatında neye dönüştüğüdür.

Bilgi ne zaman hayat olur?!

Adâleti bilmekle adâletli yaşamak aynı şey değildir. Merhameti bilmekle merhametli olmak da öyle. İlkinde bilgi zihnimizdedir; ikincisinde ise bilgi, davranışlarımızda gerçekleşmiştir.

Bir hakikati yalnızca zihnimizde taşıyorsak onu biliyoruzdur. O hakikat tercihlerimize, davranışlarımıza ve başkalarıyla ilişkilerimize yön veriyorsa artık yalnızca bildiğimiz bir şeyden söz etmiyoruz. Bilgi, hayatımızın bir parçası olmuştur.

Bu nedenle bilginin amacını, zihinde biriktirilen malumatın çoğalması olarak göremeyiz. Bilginin asıl işlevi, hayatı şekillendirmektir. Bilgi, hayata dönüşmediğinde insanın zihninde bulunmaya devam edebilir; fakat varlığımızı belirleyen bir hakikat hâline gelmiş değildir.

Burada bilgi ile amel arasındaki ilişki de açıklık kazanır. Sâlih amel, bilgiden bağımsız bir davranışlar toplamı değildir; bilinen hakikatin hayatta gerçekleşmesidir. Elbette insanın her doğru davranışının öncesinde o davranışı açıklayabilecek ayrıntılı bir zihinsel bilgi bulunması gerekmez. Ancak hakikati öğrenmek, onu kavramak ve onun gereğini yapmak arasındaki bağ önemlidir.

Bilginin kemâli, zihinde bulunması değil, hayatımızda gerçekleşmesidir.

Âhirete ne taşıyoruz?!

Şimdi başlangıçtaki soruyu başka bir açıdan ele alalım.

Dünyada öğrendiğimiz bilgileri, zihnimizde sakladığımız malumatlar olarak düşünürsek âhirete ne taşıdığımızı da bu birikimin devamı üzerinden tasarlamış oluruz. Oysa burada üzerinde durduğumuz mesele, bilginin zihinsel bir arşiv olarak korunup korunmaması değildir. Mesele, bilginin hayatımızla kurduğu ilişkidir.

Âhirete taşınan bilgi, bugün zihnimizde taşıdığımız bilgiyle aynı mahiyette bir birikim değil, hayat olmuş bilgidir.

Bir insan adâleti biliyor ve adâletli davranıyorsa, adâlet onun için yalnızca zihinsel bir ilke olarak kalmamıştır. Hayatına katılmış, davranışlarında gerçekleşmiştir. Merhamet de böyledir. Merhameti bilmek başka, merhametli bir hayat yaşamak başkadır.

İşte bizim üzerinde durduğumuz ayrım budur : Bilginin zihinde temsil edilmesiyle, bilginin hayatın kendisi hâline gelmesi aynı şey değildir.

Hatırlamak da bundan farklıdır. Hatırlama, yaşanmış olanın zihinde yeniden canlanmasıdır. Yaşamak ise o gerçekliğin bizzat içinde bulunmaktır. Bir şeyi hatırlamakla onu yaşamak arasındaki fark, yalnızca derecelendirme farkı değil, iki ayrı ilişkidir.

Bu nedenle âhirete ilişkin düşüncemizde de yalnızca dünyada öğrendiklerimizin zihinsel olarak hatırlanmasına odaklanmamalıyız. Burada öğrendiğimiz hakikatlerle nasıl bir hayat kurduğumuz önemlidir. Çünkü burada yaptığımız tercihler ve işlediğimiz ameller, âhirette yaşayacağımız karşılığın temelini oluşturur.

Buradan, âhirette hiçbir bilgi veya farkındalık bulunmayacağı sonucu çıkarılmamalıdır. Söylediğimiz, dünyada edindiğimiz bilginin âhirete yalnızca zihinsel malumat olarak taşınmadığıdır. Asıl mesele, bilginin orada hatırlanan bir içerik olması değil, burada hayatımıza dönüşmüş olmasıdır.

Amel, karşılık ve ilâhî lütuf

Bu çerçevede dünya hayatında işlediğimiz ameller ile âhirette yaşayacağımız karşılık arasındaki ilişkiyi de daha iyi anlayabiliriz.

Cehennem, insanın yaptıklarının karşılığı bakımından adâletin tecellisi olarak düşünülebilir. Cennet ise yalnızca amellerimizin karşılığıyla sınırlı değildir. Orada Rabbimizin Kerîm oluşunun tecellisi olarak, hiçbir amelle satın alınamayacak bir lütuf ve fazl da söz konusudur.

İnsan, yaptığı iyiliklerle Allah’ın lütfunu satın alamaz. Sâlih amel, Allah’ı borçlandıran bir bedel değildir. Amel ile karşılık arasındaki ilişkiyi, ilahî lütfu ortadan kaldıran bir alışverişe dönüştüremeyiz.

Böylece iki hususu birlikte korumuş oluruz : İnsan, burada yaptığı tercihlerden ve işlediği amellerden sorumludur; fakat Allah’ın ihsanı, insanın amelleriyle sınırlanamayacak kadar geniştir.

Bu da bilginin işlevini değiştirmez. İnsan burada hakikati öğrenir, tercihlerini yapar ve hayatını kurar. Öğrendiği hakikatleri yaşaması, kendi sorumluluk alanıdır; Allah’ın lütfu ise insanın bu sorumlulukla kazanabileceği bir mülk değildir.

Sonuç : Bilgi zihinde kalmamalı, hayat olmalı

İnsan dünyaya bilgisiz gelir. Bilgi edinme imkânları sayesinde öğrenir, değerlendirir ve tercihler yapar. Bu bilgilerle nasıl bir hayat kuracağı ise onun sorumluluğuyla ilgilidir.

Bilgi, henüz yaşanmamış olanı nasıl yaşayacağımıza yön vermek için gereklidir. Fakat bilgi edinmek, tek başına amaca ulaşmak değildir. Bilginin hayatımıza dönüşmesi gerekir. Kur’an’ın söylediğimizle yaptığımız arasındaki kopukluğu eleştirmesi de bu bakımdan anlamlıdır.

Öyleyse bilgi, zihnimizde biriktirdiğimiz bir malumat yığını olarak kalmamalıdır. Öğrendiğimiz hakikat, hayatımızı biçimlendirmeli; bildiğimizle yaşadığımız arasındaki mesafe kapanmalıdır.

Çünkü dünya, bilginin hayata dönüştüğü alandır. Âhirete taşıdığımız ise zihnimizde biriktirdiğimiz bilgi değil, hayat olmuş bilgidir.

Daha kısa söylersek : Bilgi, burada yaşayacağımız hayatı belirlemek için işe yarar. Bilgiyle yaşadığımız hayat ise âhiret tasavvurumuzun merkezindedir.

Biz buradan oraya bilgiyi bırakıp hayatımızı götürmüyoruz. Bilgimizle hayatımız arasında kurduğumuz ilişkiyi, yani bilgiyle biçimlenmiş hayatımızı taşıyoruz.

Hayat olmuş bilgi, artık yalnızca bilgi değil, hayattır. Cennetimizi de cehennemimizi de buradan taşıyoruz. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP