İÇERİDEKİ DARLIK, DIŞARIDAKİ YIKIM

İÇERİDEKİ DARLIK, DIŞARIDAKİ YIKIM

İnsanlığın korku, güvensizlik ve adâletsizlik döngüsü üzerine

İnsanlık bugün kendisini korumak için tarihin en gelişmiş silahlarını üretiyor, en karmaşık güvenlik sistemlerini kuruyor, gözetim teknolojilerine ve savunma mekanizmalarına akıl almaz kaynaklar ayırıyor. Ordular büyüyor, silahlar gelişiyor, kameralar çoğalıyor, sınırlar tahkim ediliyor. Devletler güvenlikten, insanlar huzurdan söz ediyor.

Pekiî, bütün bunlara rağmen dünya neden kendisini giderek daha güvensiz hissediyor?!.

Korumak için kurduğumuz düzenler çoğaldıkça korunma ihtiyacımız da çoğalıyorsa, ortada yalnızca bir güvenlik sorunu değil, daha derin bir insanlık sorunu var demektir.

Asıl soru, kaç veya ne kadar güçlü silahımız olduğu değil; neden bu kadar çok silaha ihtiyaç duyduğumuzdur. Kaç kamerayla izlendiğimiz değil; birbirimize neden güvenemediğimizdir. Kaç güvenlik görevlisi çalıştırdığımız değil; insanın insana neden bu kadar büyük bir tehdit olarak görünmeye başladığıdır.

Çünkü korku, tek başına ortaya çıkmaz. Onu besleyen koşullar vardır : Güvensizlik, adâletsizlik, güç kaybetme endişesi, çıkar çatışmaları, geçmişin yaraları ve başkasının acısını kendi hayatımızın dışında görme alışkanlığı…

Fakat bütün bunların ortasında insanın kendisi durmaktadır.

Korku Nasıl Bir Döngüye Dönüşüyor?!

Bir insan, başka bir insanın kendisine zarar vereceğinden korkar ve korunmak ister. Bu korku bazen haklıdır; gerçek tehditler vardır. Ne var ki korunmak isteyen kişi, karşısındakinin de korkabileceğini hesaba katmadığında kendi tedbirini onun gözünde bir tehdit hâline getirebilir.

Böylece bir tarafın savunması, diğer tarafın korkusunu büyütür. Büyüyen korku daha fazla silahlanmayı doğurur. Yeni silahlar yeni tehdit algıları üretir. Sonra herkes kendi silahını savunma, karşısındakinin silahını saldırı aracı olarak görür.

Herkes kendisini koruduğunu düşünürken, herkesin yaşadığı dünya biraz daha tehlikeli hâle gelir.

İşte bu bir kısır döngüdür.

Korku güvensizliği, güvensizlik silahlanmayı, silahlanma yeni korkuları, yeni korkular da yeni düşmanları üretir. Döngü böyle devam ederken hiç kimse ilk adımı kendisinin atması gerektiğini düşünmez. Herkes karşısındakinin geri çekilmesini bekler; herkes kendi davranışını önceki tehdide bağlar.

Oysa karşılıklı güvensizliğin en büyük tuzağı şudur: Herkes kendi korkusunu gerekçe gösterirken, o korkunun büyümesine kendi davranışının da katkıda bulunduğunu göremez.

Pekiî, Korkunun Arkasında Ne Var?!

Her korkunun arkasında yalnızca ölüm tehlikesi bulunmaz. Bazen iktidarı kaybetme korkusu vardır; bazen serveti, ayrıcalıkları ve üstünlüğü yitirme endişesi… Bazen gerçekten korunması gereken bir hayat, bazen de başkalarının hayatı pahasına korunmak istenen bir hâkimiyet söz konusudur.

Bu ikisini birbirinden ayırmak zorundayız.

Güvenlik ihtiyacı meşrûdur. Fakat güvenlik söylemiyle her türlü güç kullanımını meşrulaştırmak mümkün değildir. İnsanları korumakla bir iktidarı, bir ayrıcalığı veya bir üstünlük düzenini korumak aynı şey değildir.

Üstelik korkunun beslendiği en önemli kaynaklardan biri de adaletsizliktir.

Hakkı yenilen, aşağılanan, evinden ve yurdundan edilen, sesi duyulmayan insanın yarası kendiliğinden kapanmaz. Adâletin yerine getirilmediği yerde öfke birikir. Öfke biriktikçe düşmanlık büyür; düşmanlık büyüdükçe yeni şiddet ihtimalleri doğar.

Adâletsizliği ortadan kaldırmak yerine yalnızca sonuçlarını bastırmaya çalışmak, çoğu zaman sorunu çözmez. Yarayı kapatmadan üzerine örtü çekmek gibidir. Dışarıdan her şey sakin görünebilir; fakat alttaki iltihap varlığını sürdürür.

Bu nedenle güvenlik, yalnızca tehdidi etkisizleştirmekle sağlanamaz. Tehdidi doğuran koşulları da sorgulamak gerekir.

İnsan Bozulursa Düzen de Bozulur

Devletleri kuran insanlar. Onları yönetenler insanlar. Silahları üreten, satın alan, kullanan ve bunların bedelini vergileriyle ödeyenler yine insanlar.

Öyleyse insanı tartışmanın dışına çıkarıp yalnızca sistemleri suçlayabilir miyiz?!.

Elbette hayır. Fakat bütün insanları aynı ölçüde sorumlu tutmak da doğru değildir. Savaşı başlatanla savaşın ortasında kalan, zulmü uygulayanla onu önleme gücüne sahip olduğu hâlde seyreden, karar verenle kararların altında ezilen aynı konumda değildir.

Sorumluluk, güç ve imkânla birlikte değerlendirilmelidir.

Bununla beraber, insanın kurduğu düzenler de insanı yeniden biçimlendirir. Adâletsizliği ödüllendiren bir sistem adâletsizliği yaygınlaştırabilir; gücü denetimsiz bırakan bir düzen tahakkümü teşvik edebilir; korkuyla yönetilen bir toplum ise korkuyu normalleştirebilir.

İnsan bozulur, düzen bozulur; bozulan düzen de insanın bozulmasını kolaylaştırır.

Demek ki mesele yalnızca kötü insanların varlığı değil, kötülüğün önünü açan ve onu yeniden üreten koşullardır. İnsanî dönüşüm ile kurumsal dönüşüm birbirinden koparılamaz.

İçerideki Huzursuzluk Dışarıya Taşındığında

Şimdi bir başka noktaya gelelim.

İnsan, kendisiyle barışık değilse, içindeki huzursuzluğun nedenlerini anlamıyor ve çözmüyorsa, dünyanın neresine giderse gitsin o huzursuzluğu beraberinde götürebilir. Lüks bir villada yaşayabilir, dünyanın en zengin ülkesine yerleşebilir, maddî bakımdan hiçbir eksiği kalmayabilir. Fakat içindeki düğüm çözülmemişse, bu imkânlar ona huzur sağlamaya yetmeyebilir.

Hatta bazen insan, içindeki darlığın sebebini dışarıda arar. Kendi öfkesini başkasına yükler, kendi güvensizliğini başkasının tehlikesi olarak okur, kendi huzursuzluğuna bir düşman bulduğunda rahatlayacağını sanır.

Böylece içindeki çatışmayı dışarıya taşır.

Bu, elbette her toplumsal çatışmanın yalnızca bireysel huzursuzluktan kaynaklandığı anlamına gelmez. Yoksulluk, sömürü, siyasal baskı, tarihsel travmalar ve gerçek güvenlik tehditleri kendi başlarına ciddiye alınmalıdır. Ancak insanın iç dünyasıyla dış dünyada kurduğu düzen arasındaki ilişkiyi de göz ardı edemeyiz.

İçindeki huzursuzluğu çözemeyen insan, bazen dünyayı kendisine dar bulur; bazen de dünyayı başkalarına dar eder.

İşte bireysel bir huzursuzluğun toplumsal bir yıkıma dönüşebileceği eşik burasıdır.

Gazze : İnsanlığın Kanayan Yarası

Gazze’ye bu çerçeveden baktığımızda, orada gördüğümüzü yalnızca belirli bir coğrafyada yaşanan savaşla sınırlayamayız.

Gazze, insanlığın adâlet, güç, vicdan ve sorumlulukla kurduğu ilişkinin ağır bir sınavıdır. İnsan hayatının hangi hayatlar için ne ölçüde değerli sayıldığını; güvenlik söyleminin nerede savunma olmaktan çıkıp yıkımı meşrûlaştıran bir araca dönüşebildiğini gösteren kanayan bir yaradır.

Burada siyonizm eleştirisini Yahudilere yönelik bir düşmanlıkla karıştırmamak da zorunludur. Bir ideolojinin, devlet politikasının veya siyasal uygulamanın eleştirisi, bir dinin ya da halkın tamamını suçlamak anlamına gelmez. Aksi hâlde eleştirdiğimiz ayrımcılığın başka bir biçimini üretmiş oluruz.

Gazze’nin gösterdiği yalnızca zulmün varlığı değildir. Zulüm karşısında dünyanın ne yaptığı, ne yapabildiği ve neyi görmezden geldiği de meselenin parçasıdır. Çünkü bir insanın acısı, kimliğine göre değer kazanıyorsa veya değer kaybediyorsa, burada yalnızca siyasal bir sorun değil, ahlâkî bir ölçü sorunu da vardır.

Gazze, insanlığın bütün hastalıklarının tek sebebi değildir; fakat insanlığın derinleşen ahlâkî hastalığını görünür kılan en ağır yaralardan biridir.

Bu yara, yalnızca orada yaşayanları ilgilendirmez. Adâletin yerine getirilmediği, insan hayatının değersizleştirildiği ve güçlünün eylemlerinin yeterince sorgulanmadığı her yerde, insanlığın ortak geleceği de yaralanır.

Keser Döner, Sap Döner…

Atalarımız boşuna söylememiş : Keser döner, sap döner; gün gelir, hesap döner.

Bu söz, yalnızca intikamı anlatmaz. İnsanın yaptıklarının sonuçlarından sonsuza kadar kaçamayacağını da hatırlatır.

Bugün başkasının hakkını çiğneyen, yarın kendi hakkının çiğnenmesi ihtimalini büyütebilir. Bugün bir halkın acısını önemsiz gören, yarın başka bir yerde kendi acısının da önemsiz sayılabileceği bir dünyanın kurulmasına katkıda bulunabilir. Bugün adâletsizliği kendi güvenliği uğruna görmezden gelen, yarın o adâletsizliğin ürettiği güvensizliğin sonuçlarıyla karşılaşabilir.

Bu, her haksızlığın mutlaka aynı kişiye ve aynı biçimde geri döneceği anlamına gelmez. Tarih böyle kusursuz bir hesap makinesi değildir. Bazen haksızlığın bedelini onu yapanlar değil, masum çocuklar ve henüz doğmamış nesiller öder.

İşte tam da bu yüzden mesele intikam beklemek değil, adâleti geciktirmemektir. Çünkü intikam, eski bir acının üzerine yeni bir acı ekleyebilir. Adâlet ise acının yeni bir zulme dönüşmesini önlemeye çalışır.

Hesabın dönmesini beklemek başka, hesabın dönmesine sebep olan düzeni değiştirmek başkadır.

İnsanlığın ihtiyacı, bir gün herkesin birbirinden öç alacağı bir dünya değil; kimsenin öç almayı bir kurtuluş yolu olarak görmeyeceği bir dünya kurmaktır.

Pekiî, Ne Yapmalıyız?!

Güvenlik harcamalarını bütünüyle gereksiz sayamayız. Eğitim de güvenlik de kaynak ister. Ancak güvenliğe ayrılan kaynakları yalnızca silahlar, kameralar, yazılımlar, özel güvenlik hizmetleri ve koruma sistemleri üzerinden değerlendirmek yeterli değildir.

Asıl soru, bu sistemlere neden sürekli daha fazla ihtiyaç duyduğumuzdur.

Eğitim, adâlet, fırsat eşitliği, insan onuru ve toplumsal güven duygusu güçlenmeden güvenlik ihtiyacının kalıcı biçimde azalmasını bekleyemeyiz. Bunlar bütün tehditleri ortadan kaldırmaz; fakat bazı tehditleri doğuran koşulların değişmesine katkıda bulunabilir.

Burada mesele, güvenlikle eğitimi birbirine düşman iki harcama kalemi olarak görmek değildir. Mesele, insanı hem korumaya hem de korunma ihtiyacını sürekli yeniden üreten koşulları değiştirmeye yatırım yapmaktır.

Bir toplum, insanlarını korumak için bütün imkânlarını seferber ediyor; fakat insanları birbirine düşman eden koşulları değiştirmek için aynı kararlılığı göstermiyorsa, kendi sorununu yalnızca yönetiyor olabilir ama çözmüyor.

Daha fazla silah, her zaman daha fazla huzur getirmez. Daha fazla gözetim, kendiliğinden daha fazla güven doğurmaz. Daha fazla güç, adâletle sınırlandırılmadığında güvenliğin kendisini tehdit edebilir.

Güvenliğin gerçek ölçüsü, yalnızca saldırıya karşı koyabilmek değildir. Saldırıyı, düşmanlığı ve sürekli korunma ihtiyacını besleyen nedenleri azaltabilmektir.

Son Söz

Bütün bu düşünce yolculuğunun bizi getirdiği yer bence şurası : İnsanlık, başkasından korktuğu için kendisini korumaya çalışıyor. Fakat bazen korunma çabasıyla karşısındakinin korkusunu büyütüyor. Büyüyen korku yeni silahları, yeni silahlar yeni tehditleri, yeni tehditler de daha büyük güvensizlikleri doğuruyor.

Bu döngü sürerken herkes kendi davranışını savunma, karşısındakinin davranışını tehdit olarak görüyor. Herkes haklı olduğunu düşünüyor; fakat ortaya çıkan dünyanın giderek daha yaşanmaz hâle geldiğini görüyor.

İşte insanlığın önündeki asıl sınav budur : Kendi güvenliğini başkasının güvensizliği üzerine kurmaktan vazgeçebilmek. Çünkü başkasının acısını önemsizleştiren bir dünya, bir gün kendi acısının da önemsizleştirilmesine zemin hazırlayabilir. Başkasının hayatını değersizleştiren bir düzen, insan hayatının değerini korumakta giderek daha fazla zorlanabilir.

İnsan, kendi içindeki huzursuzluğu tanımadan dış dünyayı düzeltmeye kalktığında, bazen kendi çatışmasını yeni kurumlara, yeni sınırlara, yeni silahlara ve yeni düşmanlıklara dönüştürür.

Bu nedenle ne yalnızca insanın iç dünyasını konuşarak toplumsal adâletsizlikleri çözebiliriz ne de insanın ahlâkî sorumluluğunu yok sayarak bütün suçu sistemlere yükleyebiliriz. İçerideki dönüşümle dışarıdaki adâlet birbirini tamamlamak zorundadır.

Ve belki de bütün meselenin özeti şu cümledir : İçerideki darlık dışarıya taşar; dışarıda kurulan zulüm de dönüp insanlığın ortak hayatını daraltır.

Keser döner, sap döner; gün gelir, hesap döner. Öyleyse hesabın dönmesini beklemeyelim; hesabı doğuran yanlışları bugün/hemen düzeltelim.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP