RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?!
RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?!
İlk Fırsat, İkinci Ruhsat ve Büyük Sınav
Ruhsat : İzin.
Pekiî, neyin izni?!
Yaşamanın!. Hayatın!.
Ama hayat, iradeli bir varlığa öylesine verilmiş bir ruhsat olabilir mi?!.
Biz bile yaptığımız her işi öylesine yapmıyorsak; bir işe girişirken bir amaç, bir yolculuğa çıkarken bir hedef gözetiyorsak bizi var eden Rabbin insana hayatı amaçsızca vermiş olması düşünülebilir mi?!.
Kur'an’ın şu soruya verdiği cevap açıktır : “Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın.” (Âl-i İmrân 191)
Demek ki yaratılış bâtıl değildir. Varlığın bir anlamı, hayatın bir amacı vardır. Öyleyse insanın hayat ruhsatı da amaçsız bir izin değil, anlamı ve sorumluluğu bulunan bir imkândır.
Pekiî, nedir bu imkânın amacı?!.
Sınav!. Seçim!.
Daha doğrusu, iradeli varlığın seçim yapabileceği bir hayat alanı.öÇünkü seçim varsa alternatif vardır. Alternatif yoksa seçimden; seçim yoksa iradeden; irade yoksa sorumluluktan söz etmek güçleşir.
Pekiî, insanın önündeki temel alternatifler nelerdir?!.
İtaat ve isyan!.
İnsanın kendisine gösterilen hakikate yönelmesi veya ondan yüz çevirmesi; kendisine verilen imkânı varoluş amacına uygun kullanması veya kendi aleyhine tüketmesi…
Fakat burada henüz cevaplamadığımız daha temel bir soru var : İnsan, bu dünyadaki hayatına ilk fırsatını hiç kaybetmemiş olarak mı başladı?!.
İLK FIRSAT KAÇIRILDI
Âdem kıssasını yalnızca geçmişte yaşamış tek bir insanın başından geçenler olarak değil, insan türünün varoluşunu ve ahlâkî serüvenini temsil eden bir anlatı olarak okursak karşımıza başka bir anlam katmanı çıkar.
Bu okumada Âdem, yalnızca bir bireyin adı değil, insanlığın temsilidir.
İlk kıssada insan, kendisine gösterilen sınırı aşar. Verilen imkânı yanlış kullanır. Böylece ilk fırsatını kaçırır.
Fakat kıssanın devamı, yalnızca kaybı anlatmaz. İnsanın bu kayıp karşısındaki tutumunu da gösterir.
İnsan, yaptığı yanlışı kabul eder : “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik…” (A’râf 23)
Bu sözün ağırlığı, yalnızca pişmanlık bildirmesinde değildir. İnsan, sorumluluğunu kabul etmektedir. Kendini temize çıkarmaya çalışmamakta, suçu başkasına yüklememekte, yanlışını haklı göstermeye uğraşmamaktadır.
İşte ilk fırsatın kaybedildiği yerde yeni bir imkân doğar : Hatasını kabul eden insan için dönüş kapısı açılır.
Bu açıdan baktığımızda Âdem’in tövbesi, yalnızca tek bir insanın bağışlanma hikâyesi olarak kalmaz. İnsanlığın hayat ruhsatını nasıl elde ettiğini ve bu ruhsatın hangi ahlâkî zeminde anlam kazandığını anlatan bir örüntüye dönüşür.
İlk fırsat kaybedilmiştir fakat insanın önüne yeni bir fırsat konmuştur.
İnsan, ilk fırsatını kaybetmiş; pişmanlığı ve Rabbine yönelişiyle ikinci fırsata kavuşmuştur.
Bu ikinci fırsat, hayatın kendisidir: İnsanın seçebileceği, yanılabileceği, yanlıştan dönebileceği, iyiliği ve kötülüğü tercih edebileceği bir hayat…
Böylece hayat ruhsatı, yalnızca var olma izni olmaktan çıkar. İnsan türüne tanınan yeni bir imkân, büyük bir sınavın başlangıcı hâline gelir.
Burada önemli bir ayrımı koruyalım: Bu, Âdem kıssasının insan türünü temsil ettiği yönündeki yorumumuzdur. Kur'an’ın âyetleri kıssayı anlatır; insan türünün ilk fırsatı ve ikinci ruhsatı arasındaki bu ilişki ise o anlatıdan hareketle kurduğumuz düşünsel çerçevedir.
ŞEYTANIN TERCİHİ : EBÂ!
Pekiî, aynı kıssada şeytanın tutumu nedir?!.
Kur'an onun tavrını bir kelimeyle anlatır : “Ebâ!”
Yani kabul etmedi, yüz çevirdi, direndi.
Şeytan da bir emirle karşılaştı. O da bir tercihte bulundu. Fakat insanın kıssasında gördüğümüz pişmanlık ve dönüş yerine, onda direnme ve kendini haklı çıkarma öne çıktı.
Sorun yalnızca emre uymaması değildi. Kendisini üstün gördü; tercihini savundu ve direnişini sürdürdü.
İnsan yanlışını kabul ederek yeni bir fırsata yönelirken şeytan, kendi yanlışında direnerek farklı bir yol seçti.
Burada iki ayrı tutum beliriyor:
İnsan, “Rabbimiz, biz kendimize zulmettik” diyerek sorumluluğunu kabul ediyor.
Şeytan ise kendisini haklı çıkarmaya yöneliyor.
Biri hatasıyla yüzleşiyor; diğeri hatasını savunuyor.
Biri dönüş imkânına yöneliyor; diğeri direnişini sürdürüyor.
Yanlış yapmak ile yanlışta direnmek arasındaki fark, iki kıssanın ahlâkî düğümüdür.
İnsanın yanılabilmesi, onun dönüş imkânını ortadan kaldırmaz. Fakat yanlışında direnmesi, kendisini hakikate kapatmasına yol açabilir.
Şeytanın kıssası bu tehlikeyi gösterir: İnsan ya da iradeli bir varlık, kendi tercihini savunmayı hakikatin önüne koyduğunda, yanlışını yeni yanlışlarla büyütebilir.
RUHSAT ALEYHTE KULLANILABİLİR Mİ?!
Şimdi asıl meseleye gelelim.
İnsan türüne ikinci bir fırsat tanınmıştır. Hayat ruhsatı verilmiş, seçim yapabileceği bir alan açılmıştır.
Pekiî, bu fırsatın verilmesi, onun doğru kullanılacağını garanti eder mi?!.
Hayır!.
İşte şeytanın insan karşısındaki tutumunu bu noktada düşünmeliyiz.
Kur'an, şeytanın Âdemoğullarını saptırmaya yönelik iddiasını aktarır. (A’râf 16-17; İsrâ 62)
Şeytanın tavrı, şöyle de okunabilir : “Sen bu Âdemoğullarına güveniyorsun. Onlara yeni bir fırsat tanıyorsun. Bakalım, bu fırsatı nasıl kullanacaklar! Ben kendime verilen ruhsatı onların aleyhine kullanacağım. Onları saptırmaya çalışacağım. Sonunda kimin haklı, kimin haksız olduğu görülecek!”
Bu sözler, şeytanın Kur'an’da aynen söylediği cümleler değil; âyetlerde anlatılan tutumdan hareketle kurduğumuz yorumun ifadesidir.
Fakat bu yorumun işaret ettiği mesele önemlidir.
İnsana tanınan fırsat, şeytanın da karşısına bir mücadele alanı çıkarmıştır.
İnsanın hayatı, yalnızca kendi iradesiyle baş başa kaldığı bir alan değildir. Yanlış yönlendirmeler, aldatmalar, vesveseler ve kendini haklı çıkarma eğilimleri de bu sınavın içindedir.
Şeytanın amacı, insana verilen ruhsatı ortadan kaldırmak değil, insanın o ruhsatı yanlış kullanmasına yol açmaktır. İnsanı hakikatten uzaklaştırmak, kendisine tanınan ikinci fırsatı kendi eliyle heba ettirmektir.
Burada çok önemli bir nokta var : Şeytanın insanı saptırmaya çalışması, insanın iradesini ortadan kaldırmaz. Saptırma girişimi vardır; fakat tercih insana aittir. Aldatılma ihtimali vardır; fakat insanın aklı, iradesi ve hakikate yönelme sorumluluğu da vardır.
Şeytanın ruhsatı, insanın ruhsatını iptal etmez. İnsan, şeytanın yönlendirmesine uyup uymamayı da seçer.
İşte sınavın bir başka boyutu budur.
İKİNCİ FIRSAT : HAK MI, İMTİHAN MI?!
İnsana ikinci fırsatın verilmesi, onun her durumda haklı çıkacağı anlamına gelmez. Bu fırsat, insanın kendisini kanıtlama imkânıdır; fakat aynı zamanda sorumluluğunun da başlangıcıdır.
Hayat ruhsatı, sınırsız bir serbestlik değildir. İnsan her şeyi yapabilecek imkânlara sahip olabilir; ama her yapabildiği doğru değildir. İsyanın mümkün olması, isyanın onaylandığı anlamına gelmez.
İnsan, kendisine verilen ruhsatı iki biçimde kullanabilir:
Hakikate yönelmek için…
Veya hakikatten uzaklaşmak için…
Birincisi, fırsatı değerlendirmektir. İkincisi, fırsatı kendi aleyhine kullanmaktır.
Fakat insanın hayatında mesele yalnızca ilk tercih değildir. İnsanın yanlış yaptıktan sonra ne yaptığı da önemlidir.
İnsan yanılabilir. Yanlışını fark edebilir. Pişman olabilir. Tövbe edebilir. Başkasına verdiği zararı onarabilir. Haksızlık ettiği kişinin hakkını teslim edebilir.
Bütün bunlar, hayat ruhsatının devam ettiği sürece insanın önünde bulunan yeni seçimlerdir.
Bu yüzden tövbe, yalnızca geçmişte yapılan bir hatadan dolayı üzülmek değildir. Yanlıştan dönmek ve bundan sonraki yönelişini değiştirmektir.
İkinci fırsat, insanın hiç yanlış yapmayacağı bir hayat değil; yanlış yaptığında da hakikate dönebileceği bir hayattır.
Ancak bu fırsatın varlığı, her yanlışın sonuçsuz kalacağı anlamına gelmez. Tövbe, sorumluluğu ortadan kaldırmak değil, onunla yüzleşmektir. Hayat devam ederken dönüş imkânı vardır; fakat bu imkânın ne zaman sona ereceğini insan bilmez.
RUHSATIN SONU, SINAVIN SONU
İnsan, kendisine verilen hayat ruhsatının ne zaman sona ereceğini bilmez.
Ölümle birlikte bu dünyadaki seçim süreci sona erer. İnsan artık bu dünyada yeni bir tercih yapamaz, geçmişteki davranışını burada yeniden gerçekleştiremez, kaçırdığı bir fırsatı aynı hayat içinde geri getiremez.
İşte hayatın ciddiyeti burada başlar.
Ruhsat, bir gün sona erecek diye hayatı küçümsemek değil; sona ereceği için hayatı ciddiye almaktır. Çünkü insanın önünde yalnızca yaşamak ve ölmek yoktur. Yaşarken nasıl bir insan olacağı ve yaptıklarının sonunda nasıl bir akıbetle karşılaşacağı sorusu da vardır.
Hayatın kendisi bir armağandır; fakat bu armağanın ahlâkî değerini belirleyen, onu nasıl kullandığımızdır.
Ruhsat bize verilmiştir. Fırsat önümüzdedir. Seçim bize bırakılmıştır. Fakat seçimin bütün sonuçlarını belirleme yetkisi bütünüyle bizim elimizde değildir.
Biz ekeriz; neyi, nasıl ve ne zaman biçeceğimizin bütün şartlarını biz belirlemeyiz.
İnsana düşen, hayatın kendisine verilmiş olmasını sıradanlaştırmamak; iradesini, kendisine verilen imkânı tüketmek için değil, o imkânın hakkını vermek için kullanmaktır.
Çünkü hayat, yalnızca yaşanmış günlerin toplamı değildir. Aynı zamanda insanın o günlerde yaptığı seçimlerin hikâyesidir.
Bu hikâyede şeytanın saptırma çabası da vardır, insanın iradesi de. Yanlışta direnmek de vardır, yanlıştan dönmek de. Fırsatı heba etmek de vardır, onu değerlendirerek hayatı onarmak da.
İnsan, hayatı boyunca yalnızca şu soruyla karşı karşıya değildir : Doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım?!.
Bir de şu soru vardır : Yanlış yaptıysam, şimdi ne yapıyorum? Yanlışımda direniyor muyum, yoksa ondan dönüyor muyum?!. Çünkü insanın akıbeti, yalnızca geçmişte yaptığı seçimlerle değil, hayat devam ederken hangi yöne yöneldiğiyle de ilgilidir.
SONUÇ : RUHSAT; FIRSAT MI, HÜSRAN MI?!
Evet!.
Ruhsat, fırsattır. Fakat yalnızca fırsat değildir.
Fırsat, sınavdır. Sınav, seçimdir. Seçim, sorumluluktur.
Bu yorum çerçevesinde insan türü ilk fırsatını kaybetmiş, pişmanlık ve dönüşle ikinci bir fırsata kavuşmuştur. Şeytan ise kendi tutumunda direnmiş ve insanın önüne açılan bu fırsatı onun aleyhine kullanmaya yönelmiştir.
Böylece hayat, yalnızca insanın var olduğu bir zaman dilimi olmaktan çıkar; insanın kendisine tanınan ikinci fırsatı nasıl değerlendireceğinin sınandığı bir alana dönüşür.
İtaat, fırsatı hakikat doğrultusunda değerlendirmektir.
İsyan, fırsatı kendi aleyhine kullanmaktır.
Tövbe ise yanlışını kabul eden insanın yeniden hakikate yönelmesidir.
İtaat, fırsatı değerlendirmektir. İsyan, fırsatı tepmektir. Tövbe, yanlışın ardından dönüş imkânını değerlendirmektir.
İnsana düşen, kendisine verilen hayat ruhsatını şeytanın saptırma çabalarına teslim etmemek; iradesini, aklını ve hayatını hakikat doğrultusunda kullanmaktır. Çünkü şeytanın iddiası ne olursa olsun, insanın seçme sorumluluğu ortadan kalkmaz. İnsana tanınan fırsatın nasıl sonuçlanacağı, insanın kendi tercihleriyle de ilgilidir.
Öyleyse insan, kendisine verilen ruhsatın ne zaman sona ereceğini bilmeden, bugün hâlâ bir seçim yapabiliyor olmasının değerini kavramalıdır.
Hâlâ bir yanlıştan dönebilir. Hâlâ bir hakkı teslim edebilir. Hâlâ bir özür dileyebilir.
Hâlâ daha doğru, daha âdil, daha merhametli bir insan olmak için adım atabilir.
Ruhsat elimizdeyken fırsatı hüsrana çevirmemek; şeytanın saptırma çabalarına rağmen hakikate yönelmek; ilk fırsatın kaybından sonra tanınan ikinci fırsatın hakkını vermek…
Belki de insanın kendisine verilen hayat iznine karşı gösterebileceği en anlamlı vefâ şudur : Fırsatı ve ruhsatı, hüsrana/yıkıma çevirmemek = Rabbe kulluk etmek.
Yorumlar
Yorum Gönder