BEŞ KARDEŞ
BEŞ KARDEŞ
Beş kardeştiler.
Aynı evde doğmuşlardı.
Aynı sofraya oturmuş, aynı pencereden dışarı bakmış, aynı yağmurun altında ıslanmışlardı.
Babaları onlara sağ elini göstermişti bir gün.
“Bakın” demişti, “birbirinizden farklısınız ama bu elin parmakları gibisiniz.”
Çocuklardan biri gülmüş : “Ben başparmağım!”
Öteki hemen itiraz etmiş : “Ben işaret parmağıyım. Herkes beni takip eder.”
Üçüncüsü orta parmağını kaldırmış : “En uzununuz benim.”
Dördüncüsü yüzüğüne bakmış.
Beşincisi ise küçük parmağına.
Hiçbiri o gün, elin asıl gücünün tek bir parmaktan gelmediğini düşünmemiş.
Yıllar geçmiş.
Beş kardeş büyümüş.
İkisi çok çalışmış. İyi okullarda okumuş. Prestijli meslekler edinmiş. Büyük binalarda, büyük masalarda oturmuşlar. İnsanlar onların kartvizitlerine bakıp : “İşte başarı!” demişler.
Üçüncüsü bir süre çalışmış, sonra yorulmuş.
Dördüncüsü “hayat zaten kısa” diyerek eline geçenleri tüketmeye başlamış.
Beşincisi ise başkalarının hayatına bakarak kendi hayatını kurmaya çalışmış.
Birinin arabası varsa o da istemiş.
Birinin evi büyükse onunkine özenmiş.
Birinin çocuğu şu okula gidiyorsa, benim çocuğum da oraya gitmeli demiş.
Herkes iyi-kötü çalışmış ama herkes aynı şey için çalışmamış.
Herkes bi şeyler kazanmış ama herkes aynı oranda kazanamamış.
Herkes de kazancını aynı yere, aynı amaç için harcamamış.
Zaman geçmiş.
Kardeşlerden biri ölmüş.
Ardından ikincisi.
Sonra üçüncüsü.
Dördüncüsü de bir gün yatağına uzanmış ama sabaha çıkamamış.
Beşincisi uzun süre onların fotoğraflarına bakmış.
Sonra birden içini tuhaf bir düşünce sarmış : Hiçbirinin yanında götürdüğü bir bavul yokmuş.
Ne büyük evleri gitmişti onlarla, ne arabaları, ne makamları, ne diplomaları, ne de başkalarının kendileri hakkında söyledikleri güzel sözleri...
Hepsi burada kalmıştı.
Geride kalanların çoğu aynı soruyu sormaya başlamış : “Pekiî, bütün bunları niçin yaptık?!.”
İşte tam burada bambaşka bir Haber’le tanışmış.
Bu Haber, insanların birbirlerine anlattıkları haberlerden değilmiş.
O Haber, ne gazeteden gelmişti, ne televizyondan, ne sosyal medyadan, ne de insanların çoğunun “herkes böyle söylüyor” diye birbirine aktardığı söylentilerden.
Bu Haber şöyle diyormuş : “Şüphesiz sizin sa’yiniz çeşit çeşittir.”
“Sa’y?!.”
Evet sa’y..
Bütün o koşuşturmalar. Çabalar. Emekler. Terler. Uğruna ömür verilenler. Arayışlar. Her gün uğruna çaba harcadığımız şeyler.
İşte bunların hepsi sa’y idi.
Fakat haber devam ediyordu.
İnsanların çoğu çalışmanın kendisini sonuç zannediyordu.
Oysa çalışma yalnızca hareketti.
Asıl mesele, nereye doğru hareket edildiğiydi.
Bir insan, bütün ömrü boyunca koşabilir ama yanlış yöne koşuyorsa, hızının hiçbir anlamı yoktu.
Bir başkası, çok kazanabilir ama kazandığını tüketip bitiriyorsa, geriye ne kalırdı?!.
Bir başkası, az kazanabilir fakat kazandığından başkasına pay ayırıyorsa, belki de onun elinde görünenden çok daha fazlası vardı.
İşte Sadık Haber burada yeniden konuştu : “Kim verir ve sakınır, en güzeli doğrularsa, ona kolaylık yolunu kolaylaştırırız.”
Haber devam ediyordu : “Kim cimrilik eder, kendisini yeterli görür ve en güzeli yalanlarsa, ona da zorluğa giden yolu kolaylaştırırız.”
İnsanlar şaşırdı.
Demek mesele yalnızca ne kadar kazandığımız değildi.
Hayır.
Demek mesele yalnızca ne kadar çalıştığımız da değildi.
Hayır.
Asıl mesele kazandığımızla ne yaptığımızdı.
Neye yatırım yaptığımızdı.
İnsanların çoğu kısa vadeli yatırım yapıyordu.
• Bugün.
• Yarın.
• Bu ay.
• Bu yıl.
• Daha iyi araba.
• Daha büyük ev.
• Daha yüksek maaş.
• Daha iyi makam.
• Daha çok beğeni.
• Daha fazla görünürlük.
• Daha fazla tüketim.
İnsanlar geleceği düşünüyordu ama çoğu, geleceğin ne kadar uzak olduğunu yanlış hesaplıyordu. Çünkü onların “gelecek” dediği şey birkaç yıl sonraydı.
Sadık Haber ise çok daha uzun bir vadeden söz ediyordu.
Öyle uzun bir vade ki insanın ömrü onun yanında neredeyse bir an gibiydi.
Ve insanlara şu soru soruluyordu : “Elinizde olanlardan hangisi gerçekten sizin?!.”
Ev?... Bir süreliğine.
Para?... Bir süreliğine.
Beden?... Bir süreliğine.
Zaman?... Bir süreliğine.
Şöhret?... Bir süreliğine.
Hatta hayatın kendisi? Bir emanet.
O zaman insanın gerçekten sahip olduğu şey neydi?!.
Belki de yaptığı seçimlerdi.
Çünkü insanın elinden alınamayacak asıl miras, dünyada biriktirdikleri değil, onları dünyada neye dönüştürdüğüydü.
Kardeşlerden biri bunu geç fark etti.
Bütün hayatı boyunca “kazanmak” kelimesini kullanmıştı.
Bir gün kendi kendine sordu : Ben ne kazandım?!.
Sonra elindeki hesaplara baktı.
• Ev vardı.
• Araba vardı.
• Banka hesabı vardı.
• Diplomaları vardı.
• Ödülleri vardı.
• Fotoğrafları vardı.
Ama ortada garip bir şey daha vardı : Hiçbiri onunla birlikte yürümüyordu.
O gece ilk defa başka türlü düşündü.
“Belki de ben bütün ömrüm boyunca tüketilebilir şeylere yatırım yaptım.”
Sonra aklına bir soru geldi : “Ya insanın gerçek sermayesi, kendisine verilen ömürse?!.”
O zaman hesap değişti. Çünkü ömür tüketilen bir mal değil, yatırıma dönüştürülebilecek bir sermayeydi, imtihandı.
İnsan her gün ondan bir parça harcıyordu.
Bir saat.
Bir gün.
Bir yıl.
Ve hiç kimse ertesi gün hesabına bir gün daha yatırılacağını garanti edemiyordu.
Hikâye başka bir hikâyeye dönüştü.
Bu artık beş kişinin hikâyesi değildi.
Bu, Âdem’in bütün çocuklarının hikâyesiydi.
Milyarlarca kardeş.
Kimileri geldi.
Kimileri gitti.
Kimileri büyük işler yaptı.
Kimileri küçük işler.
Kimileri dünyada büyük izler bıraktı.
Kimileri kimsenin hatırlamayacağı kadar sessiz yaşadı ama sonunda hepsinin önünde aynı soru kaldı : Sa’yimiz ne içindi?!.
Çünkü,
• Herkes çalıştı.
• Herkes bir şey aradı.
• Herkes bir şey sevdi.
• Herkes bir şey biriktirdi.
• Herkes bir şey tüketti.
• Herkes bir şey uğruna zamanını verdi.
Bunu Sadık Haber de doğruluyordu : “İnne sa’yeküm le-şettâ.” = Sizin çabanız çeşit çeşittir.
Demek ki insanların elleri aynı görünse de, yaptıkları aynı değildi.
Hepsi aynı dünyada yaşamışlardı ama aynı geleceğe yatırım yapmamışlardı.
Kimi bütün sermayesini burada tüketmişti.
Kimi borçlu gitmişti.
Kimi ise elindeki azıcık şeyi uzun vadeli bir yatırıma çevirmişti.
Ve belki de insaların asıl trajedisi şuydu : Kısa vadeli olanı gerçek,
uzun vadeli olanı hayal sanması.
Oysa Sadık Haber bunun tam tersini söylüyordu.
Dünya görünen taraftı.
Âhiret görünmeyen taraf.
Dünya peşin.
Âhiret vadeli.
Dünya yakın.
Âhiret uzak görünüyordu.
Ve insan, yakın olanın kesinliğine aldanıp uzak olanın gerçekliğini unutabiliyordu.
Ama, uzak olanın uzaklığı, onun gerçek olmadığı anlamına gelmiyordu.
Tıpkı toprağa atılan tohum gibi.
Tohum toprağa girdiğinde kaybolmuş görünür. Oysa çiftçi onun kaybolmadığını, yatırıma dönüştüğünü bilir.
Belki infak da böyleydi.
İnsan verdiğinde azalıyor sanır, oysa Sadık Haber başka bir hesap gösterir.
İnsan, elindeki malın bir kısmını elinden çıkarırken onu kaybetmez, başka bir âleme gönderir.
Ve insanın en büyük yanılgısı şudur : Elinde kalanı sermaye,
elinden çıkanı kayıp sanmak.
Oysa bazı şeyler ancak elden çıktığında gerçekten kazanılır.
• Bir ekmek.
• Bir iyilik.
• Bir bilgi.
• Bir merhamet.
• Bir emek.
• Bir adalet.
• Bir insanın yükünü hafifletmek.
• Bir muhtacın ihtiyacını gidermek.
• Bir hakikati söylemek.
• Bir çocuğa güzel bir söz öğretmek.
• Bir insanın hayatına dokunmak.
Bunların hiçbiri banka hesabında görünmeyebilir fakat Sadık Haber’in hesabında görünüyorsa, asıl mesele de budur.
Bunu anlatan çok güzel bir rivayet vardır.
Bir gün Allah Resûlü bir koyun kesmişti.
Koyunun etini dağıttılar.
Sonunda eve yalnızca bir kürek kemiği kaldı.
Hanımlarından biri, elde kalan parçaya bakarak : “Bize bundan başka bir şey kalmadı mı” dedi.
Allah Resûlü hesabı tersine çevirdi : “Ondan başka her şey bizim.”
Ne çarpıcı bir hesap!
Biz olsaydık, “ne kaldı?!” diye bakardık.
O ise, “ne verdik?” diye bakıyordu.
Biz elde kalanı “bizim” sayıyoruz.
O ise elden çıkanı “bizim” sayıyordu.
Bizim hesap defterimizde verilen, eksilendi.
Onun gösterdiği hesapta, verilen, kalan.
Biz : “Bu benim malım” diyoruz.
O ise bize adetâ şunu öğretiyor : Gerçekten senin olan, hayra dönüştürdüğündür.
İşte burada dünya ile âhiretin muhasebesi birbirinden ayrılıyor.
Dünyanın hesabı : Elimde ne kaldı?
Sadık Haber’in açtığı hesabın sorusu ise : Benden ne çıktı ve nereye gitti?!.
Çünkü elinde tuttuğun şey, bir gün öyle ya da böyle senden çıkacaktır fakat bizzat senden çıkıp hakka, hayra, insana, iyiliğe ulaşan şey, senin için kalacaktır.
İşte infakın sırrı burada başlıyor.
İnfak yalnızca “bir başkasına vermek” değil, aynı zamanda sermayeyi başka bir hesaba aktarmaktır.
Ve insanın hayatındaki en büyük muhasebe, belki de ölümden sonra değil, ölümden önce başlamalıdır :
Benim sandıklarımın hangisi gerçekten benim?!.
Bugün elimde olanların hangisi yarın da benim olacak?!.
Hangisini tüketiyorum?!.
Hangisini yatırıyorum?!.
Hangisini veriyorum?!.
Hangisini biriktiriyorum?!.
Ve nihayet, “hangisini gerçekten kendime saklıyorum?”
Belki cevap, hiç beklemediğimiz yerde çıkacaktır : Kendimize sakladığımızı sandığımız şeylerin çoğunu kaybedeceğiz.
Verdiklerimizin bir kısmı ise bizimle kalacak.
İşte beş kardeşin hikâyesi tam burada yeniden başlıyor.
Çünkü mesele, hayat boyunca ne biriktirdiğimiz değil, hayat boyunca neyi gerçekten kendimize mal ettiğimizdir.
Beş kardeş vardı.
Aslında milyarlarca kardeştiler.
Aynı elin parmakları değillerdi belki ama aynı Âdem’in çocuklarıydılar.
Hepsi çalıştı.
Hepsi sa’y etti.
Hepsi bir şeylerin peşinden koştu.
Çoğu, elindekini burada tüketti.
Bazıları borçlu gitti.
Bazıları ise uzun vadeli bir yatırım yaptı.
Hangisinin hesabının nasıl sonuçlandığını bugün bilmiyoruz.
Ama Sadık Haber, bize hesabın var olduğunu, hiçbir şeyin kaybolmadığını haber veriyor.
Belki bize düşen, başkalarının hesabını merak etmekten önce, kendi sermayemize bakmaktır.
Çünkü bizim de günümüz azalıyor.
Ve elimizde hâlâ bir miktar sermaye var : Ömür.
Her geçen saniye, o sermayeden düşüyor.
Ve biz hâlâ = şu an karar verebiliyoruz :
Tüketmek mi, yatırım yapmak mı?!.
Biriktirmek mi, infak etmek mi?!.
Kendimize mi, hakikate mi?!.
Kısa vadeye mi, uzun vadeye mi?!.
Belki hayatın en büyük sorusu, “ne kazandın değil, sana verilenleri (= malı, statüyü, bilgiyi, sevgiyi; kısacası hayatı) neye yatırdın, onlarla ne yaptın?!.”
a) Yedim-içtim, yattım.
b) Onları gelecekteki hayatım için sermaye yaptım.
c) İkisi de.
Size hangi şık daha çok oturuyor?.
Yorumlar
Yorum Gönder