KALBİN HÂLLERİ

KALBİN HÂLLERİ

İnsan, hayatı boyunca içeriden ve dışarıdan sürekli veriler alır. Duyar, görür, düşünür, hatırlar, karşılaşır, yaşar. Fakat kalp, kendisine ulaşan verilerin yalnızca depolandığı bir yer değildir. Kalp, onları değerlendirir, anlamlandırır, birbirleriyle ilişkilendirir; sever, nefret eder, korkar, umut eder, güvenir, kuşku duyar, kabul eder veya reddeder.

Dolayısıyla insanın meselesi yalnızca ne bildiği değil, bildikleriyle ne yaptığı ve nasıl bir hâle geldiğidir.

Kalp neyi tanıyor?!

Kalbin en temel meselesi, Sahibini tanıyıp tanımamasıdır.

İnsan, âlemdeki düzeni, ölçüyü, uyumu, güzelliği ve mükemmelliği görür. Fakat aynı şeyi gören iki insanın vardığı sonuç aynı olmayabilir. Biri gördüğünü Âlemlerin Rabbi ile ilişkilendirirken diğeri onu yalnızca kendiliğinden olup biten bir gerçeklik olarak değerlendirebilir.

Enfâl 8/2’de Mü’minlerden söz edilirken : “Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir...” buyrulur.

Buradaki vecl, sıradan bir korkuya indirgenemez. Kalbin karşılaştığı hakikat karşısındaki hâl değişimini anlatır. İnsan, dışarıda gördüğü mükemmelliği fark eder; bu fark ediş kalpte karşılık bulur.

Zümer 39/23’te ise vahyin karşısındaki insanın hâli şöyle anlatılır : “Ondan dolayı Rablerinden korkanların derileri ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar.”

Burada da insanı parçalara ayırmak doğru değildir. Deri, kalp, duygu, idrak ve davranış birbirinden kopuk ayrı dünyalar değildir. Aynı karşılaşmanın insanın bütününde meydana getirdiği farklı görünümlerdir.

Kalp bir üretim merkezidir

Kalbe gelen veriler, orada bir dönüşüme uğrar.

Bir anlamda : Veri → değerlendirme → dönüşüm → sonuç; fakat sonuç, her zaman aynı değildir.

Hakikatle karşılaşan bir insan onu kabul edip hayatını ona göre düzenleyebilir; bir başkası ise onu reddedebilir, çarpıtabilir veya ondan uzaklaşabilir.

Bu nedenle iman, kalpte hiçbir şey olmaması değil; hakikat karşısında insanın ortaya çıkardığı değerli bir sonuçtur.

İnkâr da boşluk değildir. O da bir sonuçtur; fakat hakikat karşısında ortaya çıkan yanlış veya bozuk bir sonuçtur.

Burada iman ile inkârı yalnızca “bilmek-bilmemek” şeklinde anlamak yetersiz kalır. Mesele, insanın karşılaştığı hakikati nasıl değerlendirdiği, kime bağladığı ve onun karşısında nasıl konumlandığıdır.

İman kalbe hapsedilemez

Tam burada önemli bir ayrım yapmak gerekir : “İman kalpte olup biten bir şeydir.” Bu cümle, imanın kalple ilişkisini anlatmak amacıyla söylenebilir; fakat böyle bırakılırsa çok ciddî bir yanlışa kapı açılır. Çünkü iman, sanki insanın içinde gizli duran, dışarıdaki hayatından bağımsız bir kanaatmiş gibi anlaşılabilir.

Oysa böyle bir iman anlayışı, ameli imandan ve sınanmayı da insan hayatından koparır.

İman kalpte başlar ama kalpte bitmez.

Hatta meseleyi yalnızca “başlangıç ve dışa yansıma” şeklinde kurmak bile insanı yapay biçimde iç ve dış diye bölmeye götürebilir. İnsan bir bütündür. Kalbi, aklı, iradesi, bedeni, malı, zamanı ve ilişkileri aynı insanın parçalarıdır ve aynı hayatın içindedir.

Bu yüzden iman, kalpte saklanan bir kanaat değil; insanın Allah karşısındaki konumlanışıdır.

Kalp bu konumlanışı tanır ve taşır; irade onunla tercihlerde bulunur; insanın bütün varlığı bu tercihlerle birlikte hareket eder.

Sınanma tam burada başlar

Eğer iman yalnızca “kalpteki inanç” olsaydı, insanın hayatının neden bir sınanma alanı olduğu yeterince açıklanamazdı. Çünkü insan, yalnızca neye inandığıyla değil, inandığı şey uğruna ne yaptığıyla da karşılaşır.

• Neye güvendiği,

• Neyi sevdiği,

• Neyi öncelediği,

• Neyi kaybetmeyi göze alabildiği,

• Çıkarıyla hak çatıştığında hangisini seçtiği,

• Korktuğunda kime yöneldiği,

• Gücünü nasıl kullandığı,

• Malını ne için harcadığı,

• Bedenini ne için kullandığı...

Bütün bunlar insanın Allah karşısındaki konumlanışını görünür hâle getirir.

Dolayısıyla amel, imanın sonradan eklenmiş bir aksesuarı değildir. İman ile amel, insanın aynı hakikat karşısındaki bütünsel hâlinin farklı görünümleridir.

İşte sınanma, bu konumlanışın hayatın gerçek şartları içinde ortaya çıkmasıdır.

İnsan,

• Bollukta da sınanır, yoklukta da.

• Güçte de sınanır, güçsüzlükte de.

• Bilgide de sınanır, bilgisizlikte de.

• Sevgide de sınanır, öfkede de.

• Malda da sınanır, bedende de.

• Ve bazen insanın imanını en açık biçimde gösteren şey, söylediği söz değil, elindeki imkânla ne yaptığıdır.

Enfâl 8/2-3 : Kalpten hayata : Kopmayan akış

Enfâl sûresinin 2. ve 3. âyetleri bu bütünlüğü özellikle dikkat çekici biçimde gösterir.

Önce, “Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; âyetleri kendilerine okunduğunda imanları artar; Rablerine tevekkül ederler.” Ardından, “Onlar salâtı ikame ederler ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”

Burada zihinsel/ruhsal olan ile pratik olanı birbirinden koparmak mümkün değildir.

Zikr → kalbin hâli → iman → tevekkül → salât → infak aynı insanın aynı iman sürecinin farklı boyutlarıdır.

Salâtı, bedenin kulluğu; infakı ise malın kulluğu olarak okuyabiliriz. Fakat ne beden ne de mal kendi başına kulluk eden bir özne değildir; kulluk eden, insandır.

İnsan bedenini de malını da Allah’ın kendisine verdiği imkânlar olarak gördüğü için onları Allah’ın istediği yönde kullanır.

Mülkiyet meselesi

Burada iman ile kulluk arasındaki çok önemli bir bağ ortaya çıkar.

İnsan kendisini bedeninin, malının, zamanının, aklının, iradesinin ve sahip olduğu imkânların mutlak sahibi olarak görüyorsa, Allah’ın emriyle kendi tercihi çatıştığında şu soruya gelir : “Sen de kimsin?!.”

Fakat insan, Allah’ı Rabb ve Mâlik olarak tanıyorsa mesele değişir.

O zaman, “bu beden benimdir ama mutlak anlamda benim değildir. Bu mal benimdir ama mutlak anlamda benim değildir. Bu zaman benimdir ama mutlak anlamda benim değildir. Bu imkân bana verilmiştir; dolayısıyla onu nasıl kullanacağım da başıboş değildir.” der.

İşte salât ve infak burada yalnızca iki dînî davranış olmaktan çıkar; imanın mülkiyet anlayışına dönüşmüş hâli olarak karşımıza çıkar.

Kalbin hastalığı

Kur’an’ın “kalpte hastalık” ifadesi de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Buradaki maraz, biyolojik anlamda kalp hastalığı değildir.

Kalbin hakikatle ve doğru düzenle kurduğu ilişkideki bozulmadır.

Kur’an’ın ortaya koyduğu doğru düzene = dine kalbin uyum sağlaması başka, ondan rahatsız olması başkadır.

Mesele yalnızca düzenin iyi veya kötü olması değildir. Esas mesele uyum ve uyumsuzluktur.

Doğru düzeni/dini kabul eden kalp onunla uyum arar.

O düzenden rahatsız olan kalp ise direnç üretir.

Bu direnç yalnızca düşüncede kalmaz; insan bütününde karşılık bulur.

Bu yüzden Kur’an : “Kalplerinde hastalık vardır; Allah da onların hastalığını artırmıştır.” (Bakara 2/10) der.

Marazlı kalp, kendisine gelen hakikat karşısında onu kabul etmek yerine direnç üreten bir kalptir.

Kalbin inkılâbı

Kalp ile inkılâb aynı kökten, ق ل ب, gelir.

Bu kökün anlam alanında dönme, değişme, hâlden hâle geçme, tersine dönme gibi anlamlar vardır.

• Kalbin sabit bir mekanizma olmadığını zaten hayatın kendisi gösterir.

• Bir kalp sever, sonra nefret edebilir.

• Güvenir, sonra kuşku duyabilir.

• Cesaretlenir, sonra korkabilir.

• Yumuşar, sonra katılaşabilir.

• Yönelir, sonra yüz çevirebilir.

Fakat burada yalnızca duygusal değişimden söz etmiyoruz; kalbin hangi merkeze göre konumlandığından söz ediyoruz. 

Bir kalp, Allah’ı merkez alabilir; başka bir kalp, malı, statüyü, gücü, insanî otoriteleri veya başka bir mâsivâyı merkeze alabilir.

Kur'an : “İman edenlerin Allah’a sevgisi daha güçlüdür.” (Bakara 2/165) buyururken yalnızca bir duygu yoğunluğundan söz etmiyor olarak okunabilir. Burada aynı zamanda değer verme, yönelme ve önceliklendirme söz konusudur.

Üstelik kalbin hâllerini yalnızca sevgiye de indirgeyemeyiz. Korku, ümit, nefret, öfke, güven, hayranlık, tiksinme, bağlılık ve daha birçok duygu, insanın hakikat karşısındaki konumlanışının parçalarıdır.

Kalbin hâli, insanın bütününde görünür

Bu nedenle “içeride iman vardır, sonra dışarıya yansır” şeklindeki basit şemayı da aşmamız gerekir.

İnsan tek bir bütündür.

Dışarıdan gelen olaylar kalbi etkiler.

Kalbin değerlendirmesi insanın tercihlerini etkiler.

Tercihler hayatı biçimlendirir.

Biçimlenen hayat yeniden yeni veriler üretir.

Bu veriler tekrar kalbe gelir.

Böylece süreç tek yönlü değil, döngüsel işler : Âlem → insan → kalp → değerlendirme → tercih → fiil → hayat → yeni karşılaşmalar → yeniden kalp...

Bu yüzden insanın hayatı, kendi imanının da sürekli sınandığı bir alandır.

İman, laboratuvarda saklanan bir örnek değil, yaşanan bir hakikattir.

Ve yaşandıkça insanın kendisini de açığa çıkarır.

Hidayetin gerçek fâili

Bütün bunları anlatırken çok önemli bir sınırı korumamız gerekir : Hidayetin gerçek fâili Allah’tır.

İnsan kendi kendine hidayetin yaratıcısı değildir.

Allah’ın vahyi çağrıdır.

Fıtrat bu çağrıyı alabilecek yaratılıştır.

Kalp onu tanıyabilir veya reddedebilir.

İrade icâbet edebilir veya direnebilir.

İnsan bütün varlığıyla bu karşılaşmanın içinde yaşar.

Ama hidayeti yaratan ve veren Allah’tır.

Zümer 39/23’te vahyin insan üzerindeki bu etkisi anlatıldıktan sonra : “İşte bu Allah’ın hidayetidir; onunla dilediğine hidayet eder.” buyrulur.

Dolayısıyla insanın yaptığı şey, Allah’ın hidayetini kendisinin üretmesi değildir. İnsan, kendisine ulaşan ilâhî çağrı karşısında icâbet eden veya direnen bir özne olarak sınanır.

Sonuç

Öyleyse kalbin hâllerini konuşurken ne kalbi bedenden koparabiliriz ne de imanı kalbin içine hapsedebiliriz.

Kalp, Sahibine göre hâl alır.

Bu hâl insanın bütününde yaşanır.

İnsan bu hâli tercihleriyle, fiilleriyle ve hayatıyla ortaya koyar.

Hayatı ise yeniden insanın karşısına veriler ve imtihanlar çıkarır.

İman bu yüzden yalnızca “ben inanıyorum.” demek gibi bir sözden ibaret değildir.

İman, insanın Rabbini tanıması, O’na güvenmesi, O’na yönelmesi ve O’nun karşısında kul olarak konumlanmasıdır.

Bu konumlanış kalpte tanınır; fakat kalpte hapsedilmez.

Bedende yaşanır.

İradede tercihe dönüşür.

Salâtta bedenin kulluğu olur.

İnfakta malın kulluğu olur.

İlişkilerde ahlâka dönüşür.

Çıkarla hak çatıştığında tercihte görünür.

Ve bütün bunların içinde insan sınanır.

Çünkü iman, insanın hayatından koparıldığında artık yaşanan bir hâl değil, yalnızca söylenen bir iddia hâline gelme tehlikesi taşır.

Kalp, Sahibine göre hâl alır; insan, bu hâli bütün varlığıyla yaşar.

Sınanma ise bu yaşayışın hakikatini ortaya çıkarır.

Kimin ne kadar imanlı olduğu ve imanının kalitesi, yarın (= amel defteri açılınca) belli olacak. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ