MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK

MERKEZ, HALK, EMİR VE MÜLK

Rab-Kâinat-İnsan İlişkisini Yeniden Düşünmek

İnsan, kâinat ve Allah arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışırken sürekli bir merkez arıyoruz. Çünkü düzen, merkezsiz düşünüldüğünde dağılmaya; emir, kaynağından koparıldığında keyfîliğe; mülk, sahibinden ayrıldığında gaspa dönüşür.

Buradan hareketle “server-terminal” benzetmesi, çağdaş insanın anlayabileceği güçlü bir düşünme modeli sunabilir. Fakat buradaki server ve terminali cismanî nesneler olarak değil, kaynak-ilişki-emir-bilgi-düzen ilişkisini anlatan kavramsal terimler olarak kullanıyoruz.

1. SERVER : RAB

Kâinatın nihâî merkezi Rab’dir.

Rab, kâinatın içinde bulunan bir unsur değildir. O, kâinatın kendisi de değildir. Dolayısıyla “server” benzetmesi Allah’ı bir bilgisayara benzetmek anlamına gelmez.

Buradaki server, varlığın nihâî kaynağı, emrin nihâî sahibi, mülkün mutlak mâliki, düzenin ve istikâmetin nihâî belirleyicisi anlamında kullanılan bir modeldir.

Kur'an bunu son derece yoğun biçimde ifade eder : أَلَا لَهُ الْخَلْقُ وَالْأَمْرُ = “Dikkat edin! Yaratma da Emir de O’nundur.” (7/54) Ve وَلَهُ الْمُلْكُ = “Mülk O’nundur.”

Böylece üç temel alan ortaya çıkar : HALK - EMR - MÜLK.

Üçünün de nihâî sahibi Allah’tır.

2. LEHÜ-L HALK : İNSAN VARLIĞININ KAYNAĞI DEĞİLDİR

İnsanın söyleyemeyeceği ilk şey şudur : “Varlığımı ben yarattım.” Çünkü insan kendi varlığının yaratıcısı değildir.

İnsan kendisini seçerek varlığa gelmedi. Dolayısıyla halk alanında insanın ontolojik bir payı yoktur.

İnsan yaratılmıştır.

Bu, insanı değersizleştirmez; aksine insanın varlığının kendi kendisinin ürünü olmadığını ve varlığının kendisine ait mutlak bir mülk olmadığını gösterir.

LeHü-l Halk = Yaratma O’nundur.

3. LEHÜ-L EMR : FAKAT İNSANIN EMİR ALANI VARDIR

Asıl önemli ayrım burada başlar.

İnsan yalnızca emir alan pasif bir varlık değildir.

İnsan:

• Düşünür,

• Karar verir,

• Tercih eder,

• Emir verir,

• Düzen kurar,

• Eylem gerçekleştirir.

Dolayısıyla insanın emir alanında bir payı vardır fakat bu pay mutlak değildir.

İnsanın emri, Allah’ın Emrinden bağımsız ve ona rakip bir mutlak emir hâline geldiğinde insan kendi sınırını aşar.

Buna karşılık insanın emri Allah’ın Emrine uygun olduğunda, insan Rablik iddiasında bulunmadan gerçek bir özne hâline gelir.

Burada kulluk ile özgürlük birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, insanın gerçek özgürlüğü, mutlaklaşmak değil; doğru emre özgürce bağlanabilmektir.

İnsan kendi iradesini kullanır; fakat iradesini mutlaklaştırmaz.

Akıl çalışır; fakat kendisini nihai ölçü ilan etmez.

İnsan hüküm verir; fakat hükmünün üzerinde bir Hakikat ve Emir bulunduğunu bilir.

4. LEHÜ-L MÜLK : İNSAN SAHİP DEĞİL, EMANETÇİDİR

Üçüncü alan mülktür.

Burada da iki aşırılıktan kaçınmak gerekir.

“İnsanın hiçbir şeyi yoktur” demek, insanın gerçek tasarruf yetkisini yok sayar.

“Her şey insanındır” demek ise insanı mutlak mâlik hâline getirir.

Oysa insanın konumu ikisinin arasındadır.

İnsan :

• Kullanır,

• Yönetir,

• Tasarruf eder,

• Üretir,

• Paylaşır,

• Korur,

• Dönüştürür.

Fakat bunların hiçbiri mutlak mülkiyet anlamında değildir.

İnsanın mülk üzerindeki payı emanet düzeyindedir.

Dolayısıyla mutlak mülk Allah’ındır; insan ise emanet edilen üzerinde tasarruf sahibidir.

Bu yalnızca ekonomik mülkiyet için değil; beden, zaman, bilgi, akıl, tabiat, teknoloji ve insanın sahip olduğunu düşündüğü her şey için geçerli bir ilkedir.

5. ÜÇ İLKE, ÜÇ İNSANLIK BOYUTU

Böylece LeHü-l Halk, LeHü-l Emr ve LeHü-l Mülk yalnızca Allah’ın sıfatlarını anlatan ifadeler olarak kalmaz; aynı zamanda insanın ne olduğunu ve ne olabileceğini de belirler.

HALK'ta nsan var olur.

EMR ile insan özne olur.

MÜLK'ü insan tasarruf eder ve sorumluluk taşır.

İnsanın yaratmada payı yoktur ama emir alanında payı vardır.

Mülk alanında ise mutlak sahip değil, emanetçi ve tasarruf sahibidir.

İşte insanın özgün konumu burada ortaya çıkar.

6. TERMİNAL PASİF BİR CİHAZ DEĞİLDİR

Server-terminal benzetmesinin en önemli noktası da budur.

İnsan terminali pasif bir ekran değildir.

İnsan :

• Bilgi alır,

• Bilgiyi işler,

• Anlamlandırır,

• Değerlendirir,

• Karar verir,

• Emir üretir,

• Eyleme geçirir.

Bunun mümkün olabilmesi için terminalin kendi içinde bir merkezi olması gerekir.

Burada “insanın merkezi” sorusu ortaya çıkar.

Bu merkez mutlaka cismanî bir nokta olmak zorunda değildir.

Nitekim Descartes, ruh ile beden arasındaki ilişkiyi açıklamak için beyindeki pineal bezi özel bir merkez olarak düşünmüştü. Bugünkü nörobilim onun bu anatomik açıklamasını kabul etmez fakat onun sorduğu soru hâlâ önemlidir : İnsanın bütünlüğünü sağlayan merkez nedir?!.

Bu merkez, yalnızca anatomik bir nokta olmayabilir.

İnsanın bilinci, bu bağlamda çok daha anlamlı bir adaydır.

7. İNSANDA BİLİNÇ, KÂİNATTA İLK AKIL

Burada iki farklı düzey arasında dikkat çekici bir paralellik kurulabilir : Kâinat → İlk Akıl / Akl-ı Evvel.

İnsan → Bilinç

Tasavvufî-felsefî gelenekte Akl-ı Evvel, yaratılmış düzenin ilk aklî ilkesi olarak düşünülür.

İnsan açısından ise bilinç, insanın kendisini ve çevresini fark etmesini, anlamlandırmasını ve bunlara ilişkin bir yöneliş geliştirmesini mümkün kılan iç merkez olarak düşünülebilir.

Burada da özdeşlik yoktur :

Akl-ı Evvel, Allah değildir.

Bilinç, Allah değildir.

İnsan, Allah’ın bir parçası değildir.

Fakat her iki kavram da kendi düzeylerinde düzenin anlaşılması ve anlamlandırılması meselesine açılan kapılar olarak düşünülebilir.

8. RABB → EMR → BİLİNÇ → İRADE → EYLEM

Bu durumda insanın terminal oluşu pasiflik değil, ilişkisel öznellik anlamına gelir.

Şema kabaca şöyledir :

RABB → EMR → VAHİY → İNSAN BİLİNCİ → AKIL → İRADE → EYLEM.

• İnsan vahyi alır.

• Bilinç onu fark eder.

• Akıl onu anlamlandırır.

• İrade onun karşısında tercih yapar.

• Beden ise tercihi eyleme dönüştürür.

Böylece insan yalnızca “emir alan” değil, emre cevap veren bir varlıktır.

Ve sorumluluk tam burada doğar.

9. İNSANIN TRAJEDİSİ : TERMİNALİN SERVER OLMAK İSTEMESİ

İnsanın temel problemi yalnızca bilgisizlik değildir. Daha derindeki problem, kendi sınırını unutmasıdır.

İnsan üç şeyi kendisine mal ettiğinde merkezini kaybeder :

• “Varlığımı ben yarattım.”

• “Emri ben koyarım.”

• “Mülk benim.”

Birincisi, ontolojik bir imkânsızlıktır.

İkincisi, Allah’ın Emrinden bağımsızlaştırıldığında Rablik iddiasına dönüşür.

Üçüncüsü ise mutlaklaştırıldığında emaneti mülk sanmaya dönüşür.

Böylece insan terminal olduğunu unutup kendisini server konumuna yükseltir.

Modern insanın teknoloji, bilgi, ekonomi, siyaset ve yapay zekâ karşısındaki temel yanılgılarından biri de budur : Kendisinin ürettiği araçların gücünü, kendi varlığının mutlaklığına delil sanmak.

Oysa insanın gücü arttıkça, mülkün sahibi olmadığı gerçeği değişmez.

10. İNSAN OLMAK : NE TANRILAŞMAK NE DE KUKLALAŞMAK

Bu modelin en önemli sonucu belki de budur.

İnsanı yalnızca “kul” diyerek pasif bir nesneye dönüştürmek de yanlıştır.

İnsanı mutlak özgürlük ve mutlak mülkiyet sahibi ilan etmek de yanlıştır.

İnsan ikisinin arasında özgün bir konuma sahiptir :

• İnsan, yaratıcı değildir; fakat yaratılmış bir öznedir.

• İnsan, mutlak emir sahibi değildir; fakat emir verebilir, karar verebilir ve sorumluluk üstlenebilir.

• İnsan, mutlak mâlik değildir; fakat emanet edilen üzerinde tasarruf edebilir.

Dolayısıyla insanın sınırı, insanlığını yok etmez. Tam tersine sınırını bilmek, insan olmanın şartıdır.

11. MERKEZ MESELESİ

Buradan başlangıçtaki sorumuza geri dönüyoruz : İnsanın bir merkezi var mıdır?!.

Eğer “merkez”i yalnızca anatomik bir nokta olarak ararsak cevap karmaşıklaşır.

Fakat merkezden kastımız, bütünlüğü sağlayan, bilgiyi anlamlandıran, yönelişi belirleyen, iradeyi harekete geçiren ve eylemi organize eden iç odak ise, insanın bilincini merkezî bir unsur olarak düşünmek mümkündür fakat insan bilinci nihâî merkez değildir. Çünkü insan bilinci kendi varlığını yaratmamıştır.

• Kendi ölçüsünü mutlak olarak belirleyemez.

• Kendi mülkünün sahibi değildir.

Dolayısıyla insanın iç merkezi ile varlığın nihâî merkezi birbirinden ayrılmalıdır.

İnsanda merkez vardır ama insan, merkezin kendisi değildir.

12. SONUÇ : ÜÇ “LEHÜ” İLE İNSANIN ÜÇ “PAYI”

Bütün modeli üç cümlede yoğunlaştırabiliriz :

LEHÜ-L HALK : Varlığımın kaynağı ben değilim.

LEHÜ-L EMR : Emir ve irade sahibiyim; fakat emrimi Allah’ın Emrine göre kurmakla yükümlüyüm.

LEHÜ-L MÜLK : Tasarruf sahibiyim; fakat mutlak mâlik değilim. Mülk bana emanettir.

Böylece insanın konumu ne sıfırlanır ne de mutlaklaştırılır. İnsanın, 

• Halk’ta payı yoktur.

• Emr’de sorumluluk sahibi bir payı vardır.

• Mülk’te emanetçi olarak tasarruf payı vardır.

Ve belki de insanın bütün meselesi bu üç sınırı doğru kurabilmektir :

• Kendini yaratıcı sanma.

• Kendini mutlak emir sahibi sanma.

• Kendini mutlak mâlik sanma.

Fakat aynı zamanda “ben yalnızca bir hiçim” de deme. Çünkü sana bilinç, akıl, irade, tasarruf yetkisi ve sorumluluk verilmiştir.

İşte insanın onuru da burada başlar.

İnsan server değildir ama sıradan bir terminal de değildir.

O, bilinç ve irade sahibi; kendisine emanet edilen mülk üzerinde tasarruf edebilen ve aldığı Emre cevap vermekle sorumlu bir terminaldir.

Ve terminalin gerçek özgürlüğü, server olduğunu sanmakta değil; hangi merkeze bağlı olduğunu bilmekte ve o merkeze göre doğru istikâmeti seçmekte yatar.

Bu yüzden son söz belki de şudur : İnsanlığın anlamı, merkez olmakta değil; doğru merkeze (“Server’e”) bağlanmış bir merkez (“terminal”) olarak yaşamaktadır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ