FAİZ, RİBÂ MI?!.

FAİZ, RİBÂ MI?!.

Artıştan Taşmaya, Taşmadan Gerçek Kazanca

Giriş : Aynı Kelime Değil, Aynı Mesele

Günlük dilimizde faiz dediğimiz şey ile Kur’an’ın ribâ dediği şey aynı mıdır?!.

İlk bakışta mesele basit görünür : Faiz, ribâdır. Fakat kelimelerin köklerine indiğimizde karşımıza daha ilginç bir tablo çıkar.

Kur’an’da ribâ (رِبَا) , ر ب و / ر ب ي kökünün anlam alanındadır: artmak, çoğalmak, kabarmak, yükselmek.

Feyz (فَيْض), ف ي ض kökünden gelir; akmak, taşmak, yayılmak, sınırı aşarak başka bir alana geçmek.

Fevz (فَوْز) ise ف و ز kökünden gelir; kazanmak, başarıya ulaşmak, kurtuluşa ermek.

Bunlar yalnızca üç kelime değildir. Aralarında, insanın neye “artış”, neye “taşış” ve neye “gerçek kazanç” diyeceğini sorgulamamıza imkân veren güçlü bir kavramsal ilişki kurulabilir.

Çünkü:

Her artış kazanç değildir.

Her çoğalma gelişme değildir.

Her birikim kurtuluş değildir.

I. RİBÂ : ARTIŞ

Ribâ, en temel anlamıyla bir şeyin artması, çoğalması, kabarması ve yükselmesidir.

Bu açıdan ribâda ilk dikkatimizi çeken şey niceliktir.

• Daha fazla.

• Daha çok.

• Daha büyük.

• Daha yüksek.

Fakat burada kritik soru şudur : Artan nedir ve bu artış nereye doğru gerçekleşmektedir?!.

Bir şeyin miktarı artabilir; fakat bu artış onun niteliğini artırmayabilir. Hatta bazen nicelikteki artış, niteliğin gerilemesiyle birlikte gerçekleşebilir.

İnsan daha çok şeye sahip olabilir fakat daha az paylaşabilir.

Daha fazla biriktirebilir fakat daha az verebilir.

Daha çok tüketebilir fakat daha az doyabilir.

Daha büyük bir servete sahip olabilir fakat daha küçük bir dünyaya sıkışabilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca “ne kadar arttı?” sorusu değildir.

Asıl mesele “bu artış insanı ne hâle getiriyor?!.”

Ribânın problematik hâli tam burada ortaya çıkar : Artış kendinde toplanıyorsa, miktar büyürken insan küçülebilir.

Böylece artış, bir gelişme olmaktan çıkıp birikime dönüşür.

Biriktirilen şey dışarıya akmıyor, paylaşılmıyor, başkasının hayatına değer katmıyorsa, artış yalnızca kendisini büyütür.

Bu yüzden ribâ için kavramsal olarak şöyle bir ifade kullanılabilir : Ribâ, kendine doğru büyümektir.

Buradaki “kendine doğru” ifadesi ribânın sözlük anlamı değil, onun üzerinden yaptığımız ahlâkî-kavramsal okumadır.

II. FEYZ : TAŞIŞ

Şimdi başka bir köke geçiyoruz : ف ي ض = feyz.

Bu kökün temel anlam alanında akmak, taşmak, yayılmak, bulunduğu sınırı aşmak vardır.

Feyzde artık yalnızca artış yoktur, akış vardır.

Bir şey dolmuştur ve doluluk sınırı aşarak dışarıya yönelmiştir.

Bu nedenle feyzi yalnızca “fazlalık” diye anlamak eksik kalır.

Feyz, doluluğun taşmasıdır.

Buradaki “kab”ı da yalnızca maddî bir kap olarak düşünmemek gerekir. İnsan olabilir, bilgi olabilir, sevgi olabilir, merhamet olabilir, adâlet duygusu olabilir.

İnsan bilgiyle dolar ve bilgisi başkalarına ulaşır.

Merhametle dolar ve merhameti davranışına dönüşür.

Adâlet duygusuyla dolar ve adâlet üretir.

İyilikle dolar ve iyilik yapar.

İşte burada içerideki nitelik dışarıya taşmaktadır.

Bu nedenle ribâda artış vardır; feyzde akış vardır.

Ribâda soru : “Ne kadar daha biriktirebilirim?!.”

Feyzde soru : “Bende bulunan ne, benden başkasına ulaşabilir?!.”

Ribâ kendinde toplanan miktarı büyütür.

Feyz ise kendindeki doluluğu başkasının hayatına taşır.

Bu yüzden feyzi kavramsal olarak kendinden dışarı taşmaktır, diye ifade edebiliriz.

Fakat burada da önemli bir kayıt vardır : “Kabın yetersizliği” feyzin sözlük anlamı değildir. Bu, bizim kurduğumuz ontolojik bir metafordur. Asıl mesele, doluluğun mevcut sınırı aşarak akmasıdır.

III. FEVZ: GERÇEK KAZANIŞ

Üçüncü kelimemiz : ف و ز = fevz.

Kur’an’da فائزون = fâizûn, yani “kazananlar, başarıya ulaşanlar, kurtuluşa erenler” ifadesi kullanılır.

Meselâ Mü’minûn 23/111 : إِنَّهُمْ هُمُ الْفَائِزُونَ = “Şüphesiz onlar kazananların ta kendileridir.”

Burada artık mesele ne kadar arttığın değil, sonunda ne kazandığındır.

Bu ayrım çok önemlidir.

Bir insanın serveti artabilir; fakat kendisi kaybedebilir.

Bilgisi artabilir; fakat hikmeti azalabilir.

Gücü artabilir; fakat adâleti azalabilir.

Tüketimi artabilir; fakat huzuru azalabilir.

Ömrü uzayabilir; fakat hayatının anlamı azalabilir.

Demek ki artmak ile kazanmak aynı şey değildir.

Fevz, sözlük bakımından “niteliksel artış” demek değildir. Ancak bizim kurduğumuz kavramsal model içinde, insanın gerçek değer kazanmasının ve doğru sonuca ulaşmasının ifadesi olarak okunabilir.

Bu nedenle fevz, artışın miktarını değil, ulaştığı sonucu önemser.

Ve Kur’an’ın “fâizûn” dediği insanlar, sonunda gerçekten kazananlardır.

Dolayısıyla fevz, hakikatte kazanmaktır.

IV. RİBÂ – FEYZ – FEVZ

Şimdi üç kavramı yan yana getirebiliriz :

RİBÂ → ARTIŞ.

FEYZ → TAŞIŞ.

FEVZ → KAZANIŞ.

Fakat daha derinde :

Ribâ, benim olan daha çok olsun.

Feyz, nende olan başkasına da ulaşsın.

Fevz, sonunda gerçekten kazanmış olayım.

Böyle baktığımızda mesele yalnızca ekonomik bir kavram tartışması olmaktan çıkar.

Bir varoluş istikâmeti meselesine dönüşür.

İnsan sürekli kendisine doğru mu büyümektedir, yoksa kendisinde oluşan iyilikleri dışarıya mı taşımaktadır, ve sonunda bu insan gerçekten kazanmakta mıdır?!. 

V. NİCELİKTEN NİTELİĞE

Burada temel meselelerden biri nicelik–nitelik ayrımıdır.

Ribâ ekseninde, daha fazla → daha çok → daha büyük.

Feyz ekseninde, daha dolu → taşan → yayılan.

Fevz ekseninde ise, daha iyi → doğru istikâmet → gerçek kazanım.

Bu yüzden insanın gelişmesini yalnızca sahip olduklarının miktarıyla ölçmek büyük bir yanılgıdır. Çünkü insanın mal varlığı büyüyebilir; fakat insanın kendisi büyümeyebilir.

Biriktirmek ile olgunlaşmak aynı şey değildir.

Çoğalmak ile gelişmek aynı şey değildir.

Büyümek ile yükselmek aynı şey değildir.

Ve en önemlisi, artış ile kazanç aynı şey değildir.

VI. NİTELİK NASIL AMELE DÖNÜŞÜR?!.

Burada feyz ile fevz arasındaki bağ daha belirgin hâle gelir.

İnsanın içinde oluşan iyi nitelikler, yalnızca içeride kalmaz.

Gerçekten yerleşmiş bir nitelik, davranışa taşar.

• Merhamet, merhametli davranışa;

• Adâlet, âdil davranışa;

• Dürüstlük, dürüstlüğe;

• Bilgi, öğretmeye;

• İman, sâlih amele dönüşür.

Başka bir ifadeyle, insanda gerçekten oluşan nitelik, sonunda davranışta görünür.

İşte burada feyz, içteki niteliğin dışa taşması olarak okunabilir.

Bu taşış sâlih amele dönüştüğünde ise insanın varoluş istikâmeti değişir.

Böylece kavramsal zincir kurulabilir : Nitelik → Feyz → Sâlih amel → Doğru istikâmet → Fevz.

Bu, fevzi sadece “nitelik artışı” olarak tanımlamak değil, bu sürecin sonucundaki gerçek kazanımdır.

VII. PEKİÎ “FAİZ” NEDİR?!.

Tam burada önemli bir dil meselesi ortaya çıkar.

Türkçede kullandığımız faiz kelimesi, Kur’an’daki فائز = fâiz kelimesi değildir.

İkisi yalnızca ses bakımından birbirine benzer.

فَائِز = FÂİZ. Kök : ف و ز

Anlam : Kazanan, başarıya ulaşan, kurtuluşa eren. “Fâizûn” bunun çoğuludur.

فَائِض = FÂİZ / FÂİD. Kök : ف ي ض

Anlam alanı : Taşan, artan, fazlalık, fazla olan.

Türkçedeki faiz kelimesinin etimolojik bağlantısı bu ikinci kelimenin anlam alanıyla ilişkilidir; فوز kökünden gelen “fâiz” ile değil.

Dolayısıyla Türkçedeki “faiz” ile Kur’an’daki “fâizûn” arasında etimolojik akrabalık yoktur.

Bu ayrım önemlidir. Çünkü bugün “faiz” dediğimiz ekonomik terim, İslâmî terminolojide genel olarak ribâ kavramının karşılığı olarak kullanılmaktadır. Fakat kelimenin kökü bize fâizûn = kazananlar anlamını vermez.

Başka bir ifadeyle faiz, fâizûn değil.

Ses benzerliği, anlam akrabalığı değil.

VIII. FAİZİ RİBÂDAN AYIRMAK MI?!.

Burada dikkatli olmak gerekir. “Faiz” kelimesinin Türkçede ribâ karşılığı olarak kullanılmasını yalnızca “kelime yanlış çevrilmiş” diyerek açıklamak yeterli değildir.

Faiz, modern ekonomik ve hukukî terminolojide yerleşmiş bir terimdir.

Kur’an’ın kullandığı kelime ise ribâdır.

Dolayısıyla iki ayrı soruyu birbirine karıştırmamak gerekir.

Dilbilimsel soru : “Faiz” kelimesinin kökü nedir?!.

Dînî-hukukî soru : Kur’an’ın yasakladığı ribâ ile modern ekonomide faiz dediğimiz bütün işlemler aynı kapsamda mıdır?!.

İlk soru etimolojiyle ilgilidir.

İkinci soru ise fıkıh, iktisat ve hukukla ilgilidir.

Bu metnin amacı ikinci soruyu bütün ayrıntılarıyla çözmek değil; faiz, ribâ, feyz ve fevz kelimeleri arasındaki dilsel ve kavramsal ayrımı görünür kılmaktır.

IX. ÜÇ İSTİKÂMET

Bütün bunları bir istikâmet meselesi olarak okuduğumuzda üç farklı yön ortaya çıkar :

RİBÂ : Kendine doğru büyüme.

FEYZ : Kendinden dışarı taşma.

FEVZ : Hakikatte kazanma.

Böylece üç kavramı tek bir cümlede şöyle ifade edebiliriz : Ribâ artar; feyz taşar; fevz kazandırır.

Fakat daha önemlisi :

Ribâda miktar büyür.

Feyzde değer yayılır.

Fevzde insan kazanır.

Bu nedenle insanın önündeki temel soru yalnızca “ne kadarım var” değildir. Daha önemli soru şudur : “Bende bulunan neye dönüşüyor?!.” Ve nihayet : “Bütün bu birikimlerin sonunda gerçekten kazanıyor muyum?!.”

X. ARTIŞTAN TAŞMAYA, TAŞMADAN KAZANIŞA

Belki de meselenin özü üç kelimede toplanabilir :

RİBÂ, ARTIŞ.

FEYZ, TAŞIŞ.

FEVZ, KAZANIŞ.

Ribâ bize miktarı sorar.

Feyz bize istikâmeti sorar.

Fevz bize âkıbeti sorar.

Ve böylece çok daha temel bir hakikat ortaya çıkar : Bir şeyin artması, onun iyi olduğu anlamına gelmez.

Çünkü insanın,

• Malı artabilir.

• Gücü artabilir.

• Bilgisi artabilir.

• Tüketimi artabilir.

• Ömrü artabilir.

Fakat bütün bunların sonunda insan kendisini kaybedebilir.

Buna karşılık insanın içinde oluşan hakikat, merhamet, adâlet, bilgi ve iyilik dışarıya taşarak sâlih amele dönüştüğünde, nicelikten daha önemli bir şey gerçekleşir : İnsan niteliğini varlığına yansıtmaya başlar. Ve sonunda mesele, ne kadar biriktirdiği değil, neye dönüştüğü hâline gelir.

İşte burada fevz ortaya çıkar.

Gerçek kazanç, yalnızca daha fazlasına sahip olmak değil; sonunda gerçekten kazanan bir insan olmaktır.

Belki de bütün meselenin en kısa ifadesi şudur :

Ribâ : Kendine doğru büyümek.

Feyz : Kendinden dışarı taşmak.

Fevz : Hakikatte kazanmak.

Ve insanın önündeki asıl soru : “Ne kadar arttım” değil; “neye dönüştüm, neyi dışarıya taşıdım ve sonunda gerçekten kazandım?!.”

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ