İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN ONTOLOJİSİ
İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN ONTOLOJİSİ
Varlık, Rızâ, İnsan ve Ahlâkî Gerçekleşme Üzerine
GİRİŞ : SORUYU DOĞRU YERDEN SORMAK
İyilik nedir?!.
Kötülük nedir?!.
Bu iki soru, ilk bakışta ahlâkın soruları gibi görünür fakat biraz derinleştirildiğinde, bizi doğrudan varlık problemine götürür. Çünkü “iyi” ve “kötü” dediğimiz şeylerin yalnızca insanın değerlendirmesinden ibaret olduğunu söylersek, şu soruyla karşılaşırız : İnsan neye göre iyi veya kötü demektedir?!.
Bir toplumun iyi dediğine başka bir toplum kötü diyebilir. Bir insanın hayır sandığı şey, başka bir insan için şer olabilir. Hatta insanın bugün kendisi için iyi gördüğü bir şeyin yarın kendisi için kötü olduğunu fark etmesi de mümkündür.
Öyleyse insanın “iyi” ve “kötü” hükmü, tek başına nihâî ölçü olamaz.
Kur'an bu insanî sınırlılığı son derece çarpıcı biçimde ifade eder :
وَعَسَىٰ أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ ۖ وَعَسَىٰ أَنْ تُحِبُّوا شَيْئًا وَهُوَ شَرٌّ لَكُمْ ۗ وَاللَّهُ يَعْلَمُ وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
“Olur ki bir şeyi kerih görürsünüz, oysa o sizin için hayırdır; olur ki bir şeyi seversiniz, oysa o sizin için şerdir. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)
Burada son derece önemli bir ayrım vardır : İnsanın sevmesi hayır, kerih görmesi şer değildir.
Başka bir ifadeyle hoşa gitmek ile hayır, hoşa gitmemek ile şer aynı şey değildir. Demek ki iyilik ve kötülük problemini insanın hoşlanma ve hoşlanmama duygusundan başlatamayız.
Soruyu daha derinden sormamız gerekir : Hayrın ve şerrin nihâî ölçüsü nedir ve bu ölçü nereden gelir?!.
İşte mesele burada RAB kavramına ulaşır.
I. VARLIĞIN KENDİSİ VE VARLIĞIN KULLANIMI
Öncelikle temel bir ayrım yapmalıyız : Varlığın kendisi ile varlığın kullanımı aynı şey değildir.
İnsan çoğu zaman karşılaştığı sonucu, o sonuca sebep olan varlığın kendisiyle özdeşleştirir. Oysa ateşin kendisi kötülük değildir.
Ateş insanı ısıtabilir; yemeği pişirebilir; karanlığı aydınlatabilir. Aynı ateş bir insanı yakmak için de kullanılabilir.
Burada kötülüğü doğuran şey ateşin varlığı değil, ateşin kullanım biçimidir.
Aynı şey para için geçerlidir.
Para insanın ihtiyacını giderebilir, yoksulu destekleyebilir, üretimi sağlayabilir. Fakat aynı para, zulmün, sömürünün veya haksızlığın aracı hâline de getirilebilir.
Akıl için de durum aynıdır.
Akıl hakikati araştırabilir; fakat insan aklını aldatmak, manipüle etmek ve zulüm planlamak için de kullanabilir.
Öyleyse bir varlığın kötüye kullanılabilmesi, o varlığın kendisinin ontolojik olarak kötü olduğunu göstermez.
Burada/n daha genel bir ilkeye ulaşabiliriz : Kötülük çoğu durumda yeni bir varlığın ortaya çıkması değil, mevcut bir varlığın yanlış istikâmette kullanılmasıdır.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü aksi hâlde kötülüğü varlığın kendisine yerleştirir ve sonunda şu soruya mahkûm oluruz : “Öyleyse kötü olan varlığı kim yarattı?!.”
Oysa sorun, varlığın yaratılmış olmasından değil, varlığın hangi istikâmette kullanıldığından kaynaklanabilir.
II. RAB : İYİLİĞİN ONTOLOJİK TEMELİ
Varlığın kendisi Allah’ın yaratmasıdır. Dolayısıyla iyiliğin nihâî ontolojik temeli insan değildir.
İnsan iyiliği icat etmez, iyiliği kendi zihninin keyfî bir ürünü olarak yaratmaz.
İyiliğin nihâî kaynağı RAB’dir.
Burada “Allah iyidir” önermesinden daha derin bir şey söylüyoruz : İyiliğin ontolojik temeli Allah’ın varlığıdır.
Bu nedenle iyilik, insanın üzerinde anlaşmaya vardığı geçici bir toplumsal sözleşmeye indirgenemez.
• Toplumlar değişebilir.
• Kültürler değişebilir.
• İnsanların tercihleri değişebilir.
Fakat bunların değişmesi, hayrın ve şerrin nihâî ölçüsünün de insanla birlikte değiştiği anlamına gelmez. Çünkü insan iyiliğin ölçüsü değil, iyiliğe muhatap ve onu gerçekleştirmekle sorumlu olan varlıktır.
Burada ikinci kavramımız ortaya çıkar : RIZÂ.
İyiliğin ölçüsü, insanın hoşlanması değil, Rabb’in Rızâsıdır.
Bu nedenle Rabb iyiliğin ontolojik temelidir; Rızâ ise iyiliğin nihâî ölçüsüdür.
III. VAHİY VE DİN : İYİLİĞİN EPISTEMOLOJİSİ
Burada hemen başka bir soru ortaya çıkar : İnsan Rabb’in Rızâsını nasıl bilecektir?!.
İşte burada vahiy devreye girer.
İnsan sınırlı bir varlıktır.
• Her şeyi bilemez.
• Bütün sonuçları göremez.
• Bütün ilişkileri kavrayamaz.
• Bir davranışın gelecekte doğuracağı bütün sonuçları hesaplayamaz.
Bu nedenle insanın kendi bilgisi, hayrın ve şerrin nihâî ölçüsü olamaz.
Allah bilir; insan bilemez ama Allah, insanı bilgisiz ve ölçüsüz de bırakmaz.
Vahiy, insana Rızâya uygun istikâmeti bildirir.
Bu anlamda din, insanın hayrı ve şerri tanımasına imkân veren ilahî ölçüdür.
Dolayısıyla :
RAB → Ontolojik temel,
RIZÂ → Nihâî ölçü,
VAHİY/DİN → Ölçünün insana bildirilmesi şeklinde bir ilişki kurabiliriz.
IV. FITRAT : İNSANIN HAYRA AÇIKLIĞI
İnsan, vahiy gelmeden önce tamamen boş bir levha değildir.
İnsanın yaratılışında, hakikate ve hayra yönelme imkânı vardır. = “fe elhemehâ fücûrehâ ve taqvâhâ.” (91/8)
Buna fıtrat diyebiliriz.
Fıtrat iyiliğin kaynağı değildir.
İyiliğin kaynağı Rab’dir.
Fıtrat ise insanın iyiliği tanıyabilecek, ona yönelebilecek ve onu gerçekleştirebilecek ontolojik kapasitesidir.
Bu nedenle fıtrat iyiliği üretmez; iyiliğe açılır.
• İnsan adâleti anlayabilir.
• Merhameti tanıyabilir.
• Haksızlığa tepki gösterebilir.
• Mazlumu korumak isteyebilir.
• Paylaşmaktan haz duyabilir.
Fakat insanın fıtratında böyle bir kapasitenin bulunması, onun zorunlu olarak iyi davranacağı anlamına gelmez.
Çünkü fıtrat irade değildir.
V. AKIL VE İRADE : İNSANIN AHLAKÎ ÖZNELİĞİ
İnsan, fıtratının kendisine verdiği imkânı akıl ve irade aracılığıyla gerçekleştirir.
Akıl, görür, kavrar, karşılaştırır, değerlendirir.
İrade, seçer.
Eylem, seçileni varlık alanına çıkarır.
Bu nedenle aynı insanî yapı hem iyiliği hem kötülüğü gerçekleştirebilir.
Burada kötülüğü fıtrata yüklememeliyiz.
Daha doğru ifade şudur : İnsan, fıtratında hayra yönelme imkânı bulunduğu hâlde, aklını ve iradesini Rızâya aykırı biçimde kullanarak kötülüğü gerçekleştirebilir.
Dolayısıyla :
• Fıtrat, kapasite.
• Akıl, kavrama.
• İrade, tercih.
• Eylem, gerçekleştirme.
VI. İNSAN : İYİLİĞİN VE KÖTÜLÜĞÜN FENOMENOLOJİK FÂİLİ
Burada ontoloji ile fenomenoloji arasındaki ayrım belirginleşir.
İyiliğin kaynağı insan değildir fakat iyilik, insanın eylemi olmadan insan dünyasında görünür ve gerçekleşmiş hâle gelmez.
Bir insan aç olanı doyurur, iyilik görünür.
Bir insan zulme karşı çıkar, iyilik görünür.
Bir insan elindeki imkânı başkasının yararına kullanır, iyilik görünür.
Bunun tersi de mümkündür.
İnsan elindeki gücü zulüm için kullanır, kötülük görünür.
Dolayısıyla RAB iyiliğin ontolojik temelidir; insan ise iyiliğin ve kötülüğün fenomenolojik gerçekleşmesinde fâildir.
Bu yüzden insanın sorumluluğu vardır.
İnsan iyiliği yaratmaz; fakat iyiliği gerçekleştirmekten sorumludur.
Aynı şekilde kötülüğü ontolojik bir varlık olarak yaratmaz; fakat kötülüğü gerçekleştirebilir ve bundan sorumlu tutulabilir.
VII. NİYET : İYİLİĞİN GARANTİSİ Mİ?!.
Burada önemli bir problem ortaya çıkar : İyi niyet, yapılan şeyi otomatik olarak iyi hâle getirir mi?!.
Hayır.
Çünkü insan yalnızca niyetinden değil, eyleminden ve eylemin gerçekleşme biçiminden de sorumludur.
“Allah rızası için yaptım” demek, eylemin bütün sonuçlarını otomatik olarak hayra dönüştürmez.
İyi niyetle verilen bir para, yanlış biçimde verildiğinde bağımlılığı artırabilir, kişiyi yanlış yönlendirebilir veya başka bir zarara yol açabilir.
Burada niyet iyi olabilir fakat bilgi yetersiz olabilir, yöntem yanlış olabilir, uygulama hatalı olabilir ve sonuç şer doğurabilir.
Dolayısıyla iyi niyet, iyilik için gerekli olabilir; fakat tek başına yeterli değildir.
İyiliğin gerçekleşmesinde niyet + bilgi + basiret + doğru yöntem + irade + eylem birlikte düşünülmelidir.
VIII. HAYIR İLE ŞERRİ İNSANIN HOŞLANMASINDAN AYIRMAK
Bakara 2/216 burada yeniden karşımıza çıkar.
İnsan bir şeyi sevebilir ve o şey onun için şer olabilir.
İnsan bir şeyden hoşlanmayabilir ve o şey onun için hayır olabilir.
Demek ki insanî haz, hayrın ontolojik ölçüsü değildir.
Aynı şekilde insanî acı veya hoşnutsuzluk da şerrin ontolojik kanıtı değildir.
Bu ayrım özellikle modern insan açısından önemlidir. Çünkü çağımızda insan giderek “bana iyi hissettiriyorsa iyidir” düşüncesine sürüklenmektedir. Oysa Kur'an’ın ölçüsü bundan çok daha farklıdır : Sevmek başka, hayır başka. Kerih görmek başka, şer başka.
İnsan kendi duygusunu nihâî hakikat yerine koyamaz.
IX. HAYIR OLARAK BİLDİĞİMİZ ŞEYİN ŞERRE DÖNÜŞMESİ
İnsan yalnızca bir şeyi yanlış değerlendirmekle kalmaz; iyi niyetle yaptığı bir şeyin sonucunu da yanlış hesaplayabilir. Çünkü insan geleceği bütünüyle bilemez.
Burada iyiliğin fenomenolojik gerçekleşmesinde sorumluluk kavramı önem kazanır.
İnsan, “ben iyi niyetliydim” diyerek düşünme yükümlülüğünden kurtulamaz. Aksine “benim iyilik olarak gördüğüm şey gerçekten Rızâya uygun mu” diye sormalıdır.
Bu soru, ahlâkî sorumluluğun başlangıcıdır.
İnsan iyilik yapmak istiyorsa yalnızca kalbinin niyetine değil, aklının muhakemesine de başvurmalıdır.
X. ACININ VE ŞERRİN BİRBİRİNE ÖZDEŞ KILINMAMASI
Burada bir başka ayrım daha yapmak zorundayız : Acı = şer değildir.
İnsanın acı çekmesi, yaşanan şeyin ontolojik olarak şer olduğunu zorunlu kılmaz.
Bir ameliyat acı verebilir ama iyileştirici olabilir.
Bir uyarı insanın hoşuna gitmeyebilir ama hayırlı olabilir.
Bir mahrumiyet insan tarafından kötü olarak algılanabilir ama insanın yönünü değiştirebilir.
Bu nedenle “bana kötü geldi” ile “bu şerdir” arasında epistemolojik bir mesafe vardır.
İşte Bakara 2/216’nın “Allah bilir, siz bilmezsiniz.” ifadesi tam da bu mesafeyi korur.
XI. DOĞAL OLAYLAR VE ŞER PROBLEMİ
Deprem, sel, kuraklık, hastalık ve benzeri olayları doğrudan ahlâkî kötülük kategorisine sokmak da doğru değildir. Çünkü ahlâkî kötülükte iradeli insan fiili vardır.
Doğal olaylarda ise başka bir problemle karşılaşırız : Bize kötü görünen bir olayın ontolojik olarak şer olduğunu nasıl bileceğiz?!.
Bilemeyiz.
İnsan, olayın bütün boyutlarını ve bütün sonuçlarını kuşatamaz.
Bunun yanında insanın varlığı yanlış kullanması doğal olayların sonuçlarını ağırlaştırabilir. Yanlış yapılaşma, çevrenin tahribi, kaynakların kötü yönetimi ve benzeri insanî tercihler doğal bir olayın felakete dönüşmesinde rol oynayabilir.
Bu nedenle doğal olay ile onun insan dünyasında meydana getirdiği sonuçları birbirinden ayırmak gerekir.
Ve temel ilke yine değişmez : Varlığın kendisi ile varlığın kullanımı aynı şey değildir.
XII. KÖTÜLÜĞÜN ONTOLOJİK STATÜSÜ
Şimdi en zor soruya geliyoruz : Kötülük başlı başına bir varlık mıdır?!.
Burada son derece dikkatli olmak gerekir.
Kötülüğü Allah’ın karşısında bağımsız bir ontolojik güç olarak kabul etmek, teolojik olarak ciddi bir problem doğurur. Çünkü o zaman iki bağımsız nihâî ilke tasavvuruna yaklaşılır : İyiliğin kaynağı Allah, kötülüğün kaynağı başka bir ontolojik ilke.
Bu ise tevhidî ontolojiyle bağdaşmaz.
Bu nedenle kötülüğü varlıktan bağımsız ikinci bir yaratıcı ilke olarak düşünemeyiz.
Ahlâkî kötülüğü daha ziyade varlığın, insan tarafından Rızâya aykırı biçimde kullanılmasıyla ortaya çıkan gerçek bir durum olarak ele almak daha tutarlıdır.
Kötülük bu anlamda gerçek bir sonuçtur; fakat Allah’ın varlığına rakip bağımsız bir varlık ilkesi değildir.
XIII. SONUÇ : VARLIK ALLAH’TAN, İSTİKÂMET İNSANDAN
Artık bütün parçaları bir araya getirebiliriz.
Varlık Allah’tandır.
İyiliğin ontolojik temeli Rab’dir.
Rızâ, iyiliğin nihâî ölçüsüdür.
Vahiy ve din, bu ölçüyü insana bildirir.
Fıtrat, insanı hayra açık kılar.
Akıl, hayrı ve şerri kavrama ve değerlendirme imkânı verir.
İrade, insanı seçen fail hâline getirir.
Eylem, seçimi görünür ve gerçek hâle getirir.
Bu nedenle insan iyiliğin yaratıcısı değildir; iyiliği gerçekleştiren faildir.
Ve aynı insan varlığı Rızâya aykırı kullandığında kötülüğü gerçekleştirir.
Dolayısıyla :
RAB, ontolojik temel.
RIZÂ, nihâî ölçü.
VAHİY/DİN, epistemolojik bildirim.
FITRAT, hayra açıklık.
AKIL, kavrama ve değerlendirme.
İRADE, tercih.
İNSAN, fenomenolojik gerçekleşme.
Ve bütün metnin belki de en yoğun cümlesi : VARLIK ALLAH’TANDIR; İSTİKÂMET İNSANDAN SORULUR.
İnsan varlığı yaratmaz ama varlıkla ne yapacağını seçer.
İnsan hayrı icat etmez ama hayrı gerçekleştirebilir.
İnsan şerri bağımsız bir varlık olarak yaratmaz ama varlığı Rızâya aykırı kullanarak şerri gerçekleştirebilir.
Bu yüzden insanın asıl ahlâkî sorusu : “Ben bunu iyi mi kötü mü görüyorum” değil; “benim yaptığım, Rabb’in Rızâsına uygun mu?! ”
Çünkü insan bilir ki Allah bilir; insan ise sınırlı bilir.
Ve belki bütün meselenin son cümlesi şudur : İnsan iyiliği kendi ölçüsüne göre üretmeye değil, Rabb’in Rızâsını kendi hayatında gerçekleştirmeye çağrılmıştır.
Yorumlar
Yorum Gönder