ÖLÇÜ
ÖLÇÜ
Değer, Sevgi, İrade ve İstikâmet Üzerine
I. İNSAN NEYİ ÖLÇÜ ALIYOR?!.
İnsan yalnızca bilen, isteyen, seven ve tercih eden bir varlık değildir. aynı zamanda ölçen ve ölçüsüne göre kendisini ayarlayan bir varlıktır.
Bir şeyi değerli bulmak, başka bir şeyi daha değerli bulabilmek; birini ötekine tercih etmek; bazı şeyleri öne, bazılarını geriye koymak... Bütün bunların arkasında bir ölçü vardır.
Bu nedenle insanın hayatındaki temel soru yalnızca : “Ne biliyorum” değildir.
Daha temel soru şudur : “Neyi ölçü alıyorum.”
Çünkü ölçü, yalnızca miktarı belirlemez. Değerleri tartar, aralarındaki farkı ortaya koyar, öncelikleri belirler ve bir düzen kurar.
Ölçü neyse, değerler ona göre yerleşir. Değerler nasıl yerleşmişse, sevgiler de ona göre dağılır. Sevgiler nasıl dağılmışsa, tercihler de ona göre yapılır. Tercihler ise insanın istikâmetini belirler.
Bu yüzden insanın hayatındaki birçok şaşmanın başlangıcı, tercihten bile önce, ölçünün bozulmasıdır.
II. Mİ’YÂR : ÖLÇMEK, AYARLAMAK, DÜZEN KURMAK
Arapçada mi’yâr, ölçü, kıstas, standart anlamına gelir.
Burada “mi’yâr” ile Türkçedeki “ayar” arasında doğrudan bir etimolojik özdeşlik kurmak gerekmez fakat kavramsal olarak “ölçü” ile “ayar” arasında çok güçlü bir ilişki vardır : Ölçü → ayar → düzen.
Çünkü ölçmek, yalnızca bir şeyin miktarını bilmek değildir. Ölçü, aynı zamanda neyin nerede duracağını belirler.
Bir saatin ayarı bozulduğunda zaman ortadan kalkmaz; fakat gösterge yanlış çalışır.
İnsanda da benzer bir durum vardır.
İnsan aklını, bilgisini, yeteneklerini, arzularını ve iradesini kaybetmeyebilir fakat ölçüsü bozulabilir.
O zaman insanın problemi cehalet olmayabilir.
Problem, yanlış ayarlanmış bir değer düzeni olabilir.
İşte bu nedenle “ölçü”, insanın iç dünyasında bir çeşit ayar ve düzen kurucu ilkedir.
III. DEĞERİN KAYNAĞI İLE DEĞERİN GERÇEKLEŞMESİ
Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar : Değerin kaynağı başka, değerin gerçekleşmesi başkadır.
İslâmî perspektifte nihâî değer kaynağı Allah’tır. İnsan ise kendisine verilmiş imkânları nasıl kullanacağı konusunda sorumludur.
Allah insana akıl verir, irade verir, imkân verir, hayat verir fakat insan bu imkânları hangi yönde kullanacağını seçer.
Dolayısıyla Allah değer verir, insan o değeri gerçekleştirir.
İnsanın Allah katındaki konumu, Allah’ın verdiği değeri artırması veya azaltması anlamında değildir. Allah’ın verdiği değer ilahî ölçüdedir. Fakat insan, kendisine verilen değeri hayatında gerçekleştirerek veya boşa çıkararak o değerin tezahürünü farklılaştırır.
Bu nedenle insanın Allah’a yakınlığı, Allah’ın insana fiziksel olarak yaklaşması veya uzaklaşması değildir.
Yakınlık, değer ve yöneliş yakınlığıdır.
İnsan ilahî değer düzenine yaklaştıkça Allah’a yakınlaşır; O’ndan uzaklaştıkça uzaklaşır.
IV. SEVGİ : DEĞERİN İNSANDAKİ HAREKETİ
Buradan sevgiye ulaşırız.
Değerli olan sevilir fakat her değer aynı değerde değildir.
İnsan bir şeyi değerli, başka bir şeyi daha değerli, bir başkasını ise bütün bunlardan daha üstün görebilir.
Demek ki sevgi yalnızca bir “his” değildir.
Sevgi aynı zamanda değer verme biçimidir.
Bu nedenle “kimi seviyorsun” sorusu kadar, “neden seviyorsun” ve hatta daha önemlisi, “sevdiklerini hangi sıraya koyuyorsun” soruları da önemlidir. Çünkü sevginin ahlâkını belirleyen yalnızca sevginin nesnesi değildir.
Sevginin arkasındaki ölçüdür.
V. SEVGİ HİYERARŞİSİ
Kur'an, insanın sevgi dünyasında bir hiyerarşi bulunduğunu açık biçimde gösterir.
“İman edenlerin Allah sevgisi ise çok daha güçlüdür.” = “eşeddü hubben lillah.”(Bakara 2/165)
Buradaki “eşeddü hubben”, yalnızca “daha yoğun bir duygu” olarak okunmamalı, aynı zamanda bir öncelik ve üstünlük düzenine işaret eder. Çünkü “en çok sevmek”, sadece daha fazla duygu hissetmek değildir.
En çok sevmek, en üst, en ön sıraya koymaktır.
Bir şeyi ilk sıraya koymak, diğer bütün şeylerin onun karşısındaki yerini belirlemektir.
Bu nedenle Allah sevgisi, diğer sevgileri ortadan kaldırmaz. Tam tersine, onları yerli yerine koyar.
İnsan ailesini, dostlarını, bilgisini, güzelliği, tabiatı, malı, hayatı sevebilir.
Sorun sevgi değildir. Sorun, sevginin ölçüsünü kaybetmesidir.
VI. VEDÛD : SEVGİNİN KAYNAĞI VE ÖLÇÜSÜ
Allah’ın isimlerinden biri El-Vedûd’dur.
Vedûd’u yalnızca “çok seven” şeklinde düşünmek eksik kalabilir. İlâhî sevgi, insanın sevgi düzenini de anlamlandıran bir ufuk açar.
Mahzâ Sevgi olan El-Vedûd, sevginin yalnızca konusu değil; sevginin ölçüsünü anlamamızın da kaynağıdır. Çünkü değerleri nihâî olarak insan belirlemeye başladığında ölçü parçalanabilir.
İnsan için ölçü;
• Haz olabilir,
• Çıkar olabilir,
• Güç olabilir,
• Şöhret olabilir,
• Korku olabilir,
• Toplumun beklentisi olabilir,
• Çoğunluğun kanaati olabilir,
• Hatta insanın kendi nefsi olabilir.
Bunların her biri ölçü hâline geldiğinde sevgi düzeni de değişir.
Oysa Allah’ın ölçüsü, bütün bu değişkenlerin üzerinde nihâî bir mi’yâr sağlar.
Bu nedenle mesele “insan neyi sevecek” sorusundan önce, “insan sevgisini hangi ölçüye göre düzenleyecek” sorusudur.
VII. BİLGİ NEDEN DEVREYE GİRER?!.
Değer devreye girdiği anda bilgi ve akıl da devreye girer. Çünkü bir şeyi değerli bulmak için önce onu bir şekilde idrak etmek gerekir. Fakat burada yine dikkatli olmak gerekir :
• Bilmek, değer vermek değildir.
• Değer vermek, sevmek değildir.
• Sevmek, tercih etmek değildir.
• Tercih etmek, eylemek değildir.
Bunlar birbirine bağlıdır ama özdeş değildir.
İnsan doğruyu bilebilir ve yine de yanlışı seçebilir.
Kur'an bunu özellikle dikkat çekici bir biçimde gösterir.
İnsanlara gökleri ve yeri kimin yarattığı sorulduğunda “Allah” diye cevap verebiliyorlardı. (Bkz. Ankebût 29/61; Lokmân 31/25; Zümer 39/38)
Demek ki problem her zaman bilgi eksikliği değildir.
Bazen insan bilir fakat bildiğinin gerektirdiği değeri vermez.
Değeri verir ama önceliği değiştirmez.
Önceliği görür ama tercih anında ona uymaz.
İşte burada insanın iç dünyasında irade devreye girer.
VIII. İÇ MECLİS : DUYGU, AKIL VE İRADE
İnsanın içinde âdetâ bir “meclis” vardır.
Duygu der ki : “Bunu istiyorum.”
Akıl sorar : “Bu nedir?!. Değeri nedir?!. Doğru olan hangisidir?!. Sonucu ne olacaktır?”!.
Değerler hiyerarşisi söyler : “Bunlardan hangisi daha üstün?!.”
Ve nihayet irade karar verir :.“Ben bunu seçeceğim.”
Fakat irade, aklın otomatik memuru değildir.
İnsan doğru bilgiye rağmen yanlış tercih yapabilir.
Akıl : “Doğru budur.” diyebilir.
İnsan doğruyu değerli de bulabilir hatta doğruyu isteyebilir fakat bütün bunlara rağmen “yine de...” deyip başka bir tercihte bulunabilir.
İşte ahlâkî sorumluluğun en kritik noktalarından biri burasıdır. Çünkü yanlış tercih her zaman bilgisizlikten doğmaz.
Bazen insan neyin doğru olduğunu bildiği hâlde yanlış olanı seçer.
Bu yüzden bilgi insanı otomatik olarak doğru davranmaya zorlamaz; fakat doğru bilgi insanı sorumluluktan kurtulamaz hâle getirir.
IX. İRADE VE ÖZGÜRLÜK : KİM SON KARARI VERİYOR?!.
Öyleyse asıl mesele yalnızca duygunun nasıl oluştuğu veya düşüncenin nereden geldiği değildir.
Daha önemli soru şudur : Son kararı kim veriyor?!.
• Duygu mu?!.
• Akıl mı?!.
• Arzu mu?!
• Korku mu?!.
• Toplum mu?!.
• Çoğunluk mu?!.
• Nefs mi?!.
• Yoksa bunların üzerinde bulunan bir ölçü mü?!.
İrade, bütün bu unsurların etkisi altında karar verir. Fakat özgürlüğün gerçek anlamı, insanın aklına veya duygusuna gelen her şeyi yapabilmesi değildir.
Özgürlük, insanın doğru ölçüyü tanıyıp onun doğrultusunda tercih yapabilme kudretidir.
İrade ölçüden koparsa, özgürlük zannedilen şey bazen yalnızca arzunun serbest bırakılması hâline gelir.
X. İMAN : BİLGİDEN TERCİHE GEÇİŞ
Burada iman meselesi de yeni bir açıklık kazanır.
İman, yalnızca “Allah vardır.” demek değildir.
İman : “Allah vardır; O hakikatin ve değerin nihâî ölçüsüdür; ben de hayatımı bu ölçüye göre düzenleyeceğim.” diyebilmektir.
Bu nedenle : Bilgi → değer → sevgi → öncelik → tercih → eylem zinciri önemlidir.
Bir insan Allah’ı biliyor olabilir fakat Allah’ı hayatının en üstün değeri hâline getirmemiş olabilir.
İşte Bakara 2/165'in derinliği burada ortaya çıkar : “Eşeddü hubben lillâh.”
Allah sevgisinin daha güçlü olması, yalnızca duygusal yoğunluk değil, değerler hiyerarşisinde Allah’ın en üst sırada bulunmasıdır.
XI. KIBLE : İNSANIN GERÇEK ÖLÇÜSÜ
İnsan nereye bakıyorsa değil yalnızca; neyi en üstün görüyorsa oraya yönelir.
Bu anlamda insanın gerçek kıblesi, yalnızca bedeninin yöneldiği yer değildir.
En üstün değer verdiği şey, onun hayatının bâtınî kıblesidir.
Bir insanın dili başka bir şeyi söyleyebilir. Fakat tercihleri onun gerçek kıblesini açığa çıkarır. Çünkü insan, zorunlu tercih anında neyi diğerlerinden üstün tuttuğunu gösterir.
Bu yüzden sevgi hiyerarşisi ile istikamet arasında doğrudan bir ilişki vardır.
En üstün değer → en güçlü sevgi → en yüksek öncelik → belirleyici tercih → istikâmet.
XII. RAB-İNSAN : ÖLÇÜ BAĞLANTISI
Burada daha önce kullandığımız bir benzetme yeniden anlam kazanıyor : Rab-Server, insan-terminal.
Terminalin çalışması için yalnızca işlem gücü yetmez. Veri yetmez. Hafıza yetmez.
Bağlantının aynı zamanda doğru kaynağa olması gerekir.
Rab ile bağın kopması, insanın aklını veya bilgisini otomatik olarak ortadan kaldırmaz.
• İnsan hâlâ düşünebilir.
• Hâlâ hesaplayabilir.
• Hâlâ bilgi üretebilir.
• Hâlâ çok güçlü bir iradeye sahip olabilir.
• Fakat nihâî ölçü bağlantısı kopmuştur.
İşte o zaman terminal çalışır ama ayar bozulur.
Ölçü bozulunca değerler şaşar.
Değerler şaşınca sevgi hiyerarşisi bozulur.
Sevgi hiyerarşisi bozulunca öncelikler değişir.
Öncelikler değişince tercihler değişir.
Tercihler değişince eylemler değişir.
Eylemler değişince istikâmet kaybolur.
Dolayısıyla Rab ile bağ, yalnızca bilgi bağlantısı değildir; ölçü bağlantısıdır.
XIII. NÛR VE ZULÜMÂT : ÖLÇÜNÜN KAYBI
Bu çerçevede Nûr-Zulümât hattı da yeniden okunabilir.
Nûr, görme → ayırt etme → doğru ölçme → doğru değer verme → doğru yönelme → istikâmet; zulümât ise, ölçünün kararması → değerlerin birbirine karışması → önceliklerin bozulması → tercihin şaşması → istikâmetin kaybolması hâline gelir.
Bu nedenle zulümât yalnızca “karanlık” değildir. Bir bakıma neyin nerede durduğunu görememektir.
• Neyi öne alacağını,
• Neyi geriye koyacağını,
• Neyi seveceğini,
• Neyi terk edeceğini,
• Neyi uğruna fedakârlık yapmaya değer bulacağını belirleyememektir.
Nûr ise yalnızca görmek değil; görüleni doğru ölçüye göre yerli yerine koyabilmektir.
XIV. SONUÇ : ÖLÇÜDEN İSTİKÂMETE
Bütün mesele sonunda tek bir kavramda düğümleniyor : ÖLÇÜ
Çünkü insanın hayatını yalnızca sahip olduğu bilgiler belirlemez.
Bilginin üzerinde bir değer verme düzeni vardır.
Değer verme düzeninin üzerinde bir ölçü vardır.
Ölçü ne ise değerler ona göre tartılır.
Değerler nasıl sıralanmışsa sevgiler öyle dağılır.
Sevgiler nasıl dağılmışsa öncelikler öyle oluşur.
Öncelikler tercihlere dönüşür.
Tercihler eylemleri meydana getirir.
Eylemler ise insanın istikâmetini görünür kılar.
Bu yüzden insanın asıl sorusu belki de “ben neyi seviyorum” değil; “ben sevgimi hangi ölçüye göre dağıtıyorum” sorusudur.
Ve bunun da daha gerisinde şu soru vardır : “Benim ölçüm nedir?!.”
İslâm burada yalnızca “bir din” olarak değil, insanın hayatını Allah’ın belirlediği nihâî mi’yâra göre ayarlama ve düzenleme çağrısı olarak anlaşılabilir.
İnsanın kendi ölçüsünü nihâî ölçü hâline getirmesi hâlinde ayar kaçabilir. Çünkü insan, kendisini ölçen terazinin de sahibi olmaya kalktığında, terazinin doğruluğunu kontrol edecek daha üst bir ölçü kalmaz.
Oysa tevhîd, insanın ölçüyü kendisinin icat etmesi değil, ölçünün sahibini tanımasıdır.
Bu nedenle bütün zinciri tek cümlede şöyle kurabiliriz : Rab ölçüdür; ölçü değerleri tartar; değerler sevgiyi düzenler; sevgi öncelikleri belirler; öncelikler tercihlere dönüşür; tercihler eylemi doğurur; eylem ise istikâmeti gösterir.
Ve belki de metnin en özlü cümlesi şudur : İnsan neyi sevdiğiyle kendisini açığa vurur; fakat neyi sevdiğini, neyi ölçü aldığı belirler.
Öyleyse insanın gerçek meselesi yalnızca sevmek değil; doğru ölçmek, doğru değer vermek, doğru sevmek ve doğru yönde tercih etmektir.
Çünkü,
• Ölçü bozulursa ayar bozulur.
• Ayar bozulursa düzen bozulur.
• Düzen bozulursa değerler şaşar.
• Değerler şaşarsa sevgi şaşar.
• Sevgi şaşarsa tercih şaşar.
• Tercih şaşarsa istikamet şaşar.
Ve istikâmeti kaybeden insan, ne kadar bilgi sahibi olursa olsun, yolunu bulamayabilir.
Yorumlar
Yorum Gönder