DÜŞÜNCEDEN TEVHÎDE
DÜŞÜNCEDEN TEVHÎDE
Düşüncenin İnsanda Oluşumu, Uyum, İstikâmet ve Ortak Rab
İnsan düşünür.
Düşünme, zihninde hazır bulunan birtakım düşünceleri harekete geçirmekten ibaret değildir.
Düşünce, insanın hayatla ilişkisinin içinde oluşur.
İnsan önce yaşar.
Hayat ona dokunur.
Her olay, her insan, her söz, her görüntü, her acı, her sevinç, her ihtiyaç, her kayıp, her karşılaşma insanın iç dünyasında iz bırakır.
Bu dokunuş, yalnızca dışarıda olup biten bir olay olarak kalmaz.
İnsan onu yaşantı hâline getirir, sonra da yaşantıyı anlamlandırmaya çalışır.
Ve onu isimlendirir.
• “Bu nedir?!.”
• “Bana ne oldu?!.”
• “Ben ne yaşadım?!.”
• “Bu neden oldu?!.”
Böylece yaşantı, insanın zihninde kavranabilir bir biçime dönüşmeye başlar.
Burada bilgi oluşur fakat bilgi henüz düşüncenin kendisi değildir.
Bilgi, düşüncenin malzemesidir.
I. Düşüncenin Ham Maddesi : Hayat
İnsan hayatın dışında düşünmez.
Düşüncenin ilk malzemesi hayattır.
İnsan görür, işitir, dokunur, koklar, tadına varır; insanlarla karşılaşır, olaylar yaşar, kaybeder, kazanır, korkar, sevinir, merak eder, ihtiyaç duyar.
Bütün bunlar insanın zihninde bir veri yığını meydana getirir. Fakat insan yalnızca veri depolayan bir varlık değildir. Gelen verileri seçer, ayırır, birleştirir, karşılaştırır, ilişkilendirir ve anlamlandırır.
Dolayısıyla düşünce hayatın insana dokunmasıyla başlayan, insanın bu dokunuşları içeride örgütlemesiyle devam eden bir süreçtir.
Bu nedenle düşünceyi hayattan koparmak, düşüncenin kaynağını kurutmak demektir.
II. Yaşantıdan Bilgiye
Her dokunuş düşünceye dönüşmez.
Bir olay yaşanabilir ve yalnızca yaşanıp geçebilir. Fakat insan, yaşadığını fark ettiğinde başka bir şey meydana gelir : Yaşantı bilinçli hâle gelir.
İnsan onu isimlendirir.
İsimlendirmek, yaşananı zihinsel olarak ayırt edilebilir hâle getirmektir.
• “Bu korkudur.”
• “Bu adâletsizliktir.”
• “Bu güzelliktir.”
• “Bu kayıptır.”
• “Bu tehlikedir.”
• “Bu fırsattır.”
İnsan böylece yaşantısını kavramsal bir dünyaya taşır.
Burada bilgi oluşur fakat bilginin çoğalması tek başına düşüncenin gelişmesi anlamına gelmez. Çünkü insan çok şey bilebilir ama bildikleri arasında anlamlı ilişkiler kuramayabilir.
Bilgi birikimi ile düşünce aynı şey değildir.
III. Akıl : Bilgiyi Örgütlemek
İşte burada akıl devreye girer.
Akıl, bilgileri birbirinden kopuk parçalar olarak bırakmaz.
Aralarında ilişki kurar.
• Karşılaştırır.
• Ayırır.
• Birleştirir.
• Sebep-sonuç ilişkileri arar.
• Benzerlikleri ve farklılıkları görür.
• Sorular üretir.
Böylece mevcut bilgiden yeni bir idrak meydana getirir.
Bu nedenle aklı yalnızca “bilmek” üzerinden tanımlamak eksiktir.
Akıl, bilinenler arasında ilişki kurabilme ve bu ilişkilerden yeni idrakler üretebilme yetisidir.
Düşünmenin üretici tarafı burada ortaya çıkar fakat düşünce henüz tamamlanmış değildir. Çünkü insanın ürettiği her yeni idrak, kendi başına bir yön taşımaz.
IV. Tefekkür : Yeniyi Üretmek
Tefekkür, insanın elindeki bilgiyi yeniden ele almasıdır.
İnsan yalnızca “ne olduğunu” bilmekle yetinmez.
• “Nasıl?!.”
• “Neden?!.”
• “Niçin?!.”
• “Başka ne olabilir?” sorularını sorar.
Böylece mevcut bilgiler arasında daha önce görülmemiş ilişkiler kurabilir.
Yeni bir kavrayış meydana gelir.
Bu anlamda düşünce yaratıcıdır.
İnsan, kendisine verilmiş bilgileri yalnızca tekrar etmez.
Onlardan yeni anlamlar üretir fakat tam burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar:
Düşünmek yalnızca üretmek değildir.
İnsanın ürettiği düşünceyi nereye yönelteceği de düşünmenin bir parçasıdır.
V. Düşüncenin İkinci Hareketi : Yöneltmek
Bir düşünce üretilebilir ama şu soru hâlâ ortadadır : Bu düşünce ne için üretildi?!.
İşte burada düşüncenin ikinci hareketi başlar.
• Neden?!.
• Niçin?!.
• Nereye?!.
• Kimin için?!.
• Hangi amaca hizmet ediyor?!.
Bu sorular düşüncenin yalnızca üretim boyutundan çıkıp istikâmet boyutuna geçmesini sağlar. Dolayısıyla düşüncenin iki temel hareketinden söz edebiliriz : Üretmek ve Yöneltmek.
Akıl yeni idrakler üretir.
İrade ise bu idrakler arasından bir yönelişi seçer ve onu eyleme taşır.
Bu nedenle düşünce ile irade arasında çok güçlü bir bağ vardır.
Düşünce yönsüz kaldığında zihinsel birikim olabilir fakat yön kazandığında istikamet ortaya çıkar.
VI. Düşüncenin İç Düzeni
İnsan aynı anda birçok şeyi düşünebilir.
Bunların hepsi aynı yönde olmak zorunda değildir; hatta insanın içinde birbirine zıt düşünceler bulunabilir.
Bu durum tek başına düşüncesizlik değildir.
Savruk düşünce de düşüncedir.
Savruk düşünce insanı eyleme geçirebilir fakat düşünceler arasında gerekli ilişkiler kurulmadığında eylemler de birbirini bozan sonuçlar doğurabilir.
Burada tutarlılık meselesi ortaya çıkar.
Düşünceyi tutarlı yapan uyumdur.
Uyum, bütün düşüncelerin aynı olması değil, farklı düşüncelerin birbirleriyle anlamlı bir ilişki kurabilmesidir.
Bu nedenle çeşitlilik başka, dağınıklık başkadır.
Çeşitlilik farklılıkların varlığıdır.
Dağınıklık ise farklılıkların ortak bir bütünlük içinde ilişkilendirilememesidir.
VII. Merkez ve İstikâmet
Peki düşüncelerin uyumunu sağlayan nedir?!.
Bir düşüncenin diğer düşüncelerle ilişkisini belirleyen daha üst bir ölçü bulunmalıdır.
İnsan düşünürken yalnızca “doğru mu” diye sormaz, aynı zamanda “ben bunu ne için yapıyorum” diye de sorar.
İşte burada bir hedef ortaya çıkar.
Hedef bir ufuk meydana getirir.
Ufuk, düşünceleri belirli bir istikamette toplamaya başlar.
Böylece : Düşünce → hedef → irade → yöneliş → eylem zinciri oluşur.
İnsan artık yalnızca düşünen değil, bir yere doğru yönelen bir varlıktır.
Ve tam burada daha temel bir soru kaçınılmaz hâle gelir : İnsan nereye yönelmelidir?!.
Çünkü istikamet varsa, istikametin bir ölçüsü de olmalıdır.
VIII. Çok Merkezlilik Problemi
İnsan kendi hayatında birçok merkezi aynı anda mutlaklaştırabilir.
• Para.
• Güç.
• Şöhret.
• Devlet.
• İdeoloji.
• İnsan.
• Toplum.
• Arzu.
• Korku...
Bunların her biri belirli bir düzeyde değer taşıyabilir.
Sorun bunların varlığı değil, bunlardan herhangi birinin nihâî ölçü hâline getirilmesidir. Çünkü birden fazla şey aynı anda nihai otorite olduğunda, bunların talepleri çatışabilir.
Kur’an’ın Zümer 39/29’da verdiği örnek tam da bu noktada anlam kazanır : Birbirleriyle çekişen ortaklara bağlı bir insan ile yalnızca bir kişiye bağlı olan insan.
Buradaki müteşâkisûn, çekişen, uyuşmayan, birbirleriyle çatışan efendileri anlatır.
Buradan şu sonuç çıkar : Sorun yalnızca çokluk değil, çatışan nihâî merkezlerin çokluğudur.
Her çoğulluk kaos değildir.
Çokluk, ortak bir bütünlük içinde zenginlik olabilir fakat nihâî ölçüler birbirleriyle çatışıyorsa, insanın düşüncesi ve eylemi parçalanmaya başlar.
IX. Tevhîde Doğru
Burada tevhîd artık düşüncenin dışına eklenmiş bir sonuç değildir.
Düşüncenin kendi hareketi bizi oraya getirir.
İnsan, yaşar → algılar → yaşantı oluşturur → isimlendirir → bilgi edinir → akleder → tefekkür eder → yeni idrak üretir → hedef belirler → irade eder → yönelir → eyleme geçer.
Fakat bu hareketin üzerinde bir soru vardır : Nihâî hedef nedir?!.
Ve daha önemlisi, nihâî ölçüyü kim belirleyecektir?!.
• İnsan mı?!.
• Bir insan mı?!.
• Çoğunluk mu?!.
• Devlet mi?!.
• İdeoloji mi?!.
• Toplum mu?!.
• Yoksa insanı aşan bir hakikat mi?!.
Tevhîd burada kesin bir cevap verir : Nihâî merkez, insanı aşan ve bütün insanları aşan Müteâl Rabdir.
Çünkü,
• İnsan muhtaçtır.
• İnsan sınırlıdır.
• İnsan sonludur.
Dolayısıyla insanın kendi kendisini mutlaklaştırması, sınırlı olanı sınırsız ölçü hâline getirmesidir.
Tevhîd ise insanı kendi sınırının farkına vardırır.
• İnsan Rab değildir.
• İnsan Rabbi belirlemez.
• İnsan Rabbi üretmez.
İnsan, kendisini de aşan Rabbe yönelir.
X. Tevhîd İnsanları Tekleştirmez
Burada çok önemli bir yanlış anlama engellenmelidir.
• Tek Rab demek, tek düşünce demek değildir.
• Tek Rab demek, bütün insanların aynı şeyi düşünmesi değildir.
• Çünkü Rab bir olabilir; Rab algıları farklı olabilir.
İnsanların,
• Yaşantıları farklıdır.
• Bilgileri farklıdır.
• İdrakleri farklıdır.
• Soruları farklıdır.
• Tarihleri farklıdır.
Bu nedenle aynı Rabbe yönelen insanların Rab hakkındaki idrakleri ve ifade biçimleri farklı olabilir.
Bu farklılık, Rabbin çoğulluğunu göstermez.
İnsan idrakinin çoğulluğunu gösterir.
Burada Rab ile Rab hakkındaki insan tasavvurunu birbirine karıştırmamak gerekir.
İnsanın Allah hakkındaki kavrayışı Allah’ın kendisi değildir.
Bu ayrım korunmadığında insan kendi zihnindeki Rab tasavvurunu mutlaklaştırabilir.
İşte o zaman tevhîd adına yeni bir put üretme tehlikesi doğar : İnsanın kendi yorumunu Rabbin kendisi yerine koyması.
XI. Çeşitlilik Bir Zenginliktir
Buradan düşünce çeşitliliğinin anlamı ortaya çıkar.
Bir bahçedeki bütün çiçekleri aynılaştırmak, bahçeyi zenginleştirmez.
Gül, gül olarak kalır.
Lâle, lâle olarak kalır.
Papatya, papatya olarak kalır.
Çeşitlilik, doğru bir bütünlük içinde bulunduğunda güzelliğe dönüşür.
Çiçeklerin farklı olması onların dağınık olduğu anlamına gelmez.
Onları bir araya getiren ortak bütünlük vardır.
İşte düşünceler de böyledir.
Düşünce çeşitliliği, düşünce dağınıklığı değildir.
Farklılık zenginliktir.
Dağınıklık ise ortak istikâmetin kaybıdır.
Bu nedenle tevhîd, düşünceyi fakirleştiren bir tek tipleştirme ilkesi değildir.
Tam tersine tevhîd düşünceleri tekleştirmez; onları tek bir istikamette demetler.
XII. Uyum Aynılık Değildir
Burada “uyum” kavramımızın anlamı da kesinleşir.
Uyum, farklılıkların yok edilmesi değildir.
Uyum, farklılıkların ortak bir bütünlük içinde ilişkilendirilmesidir.
Bir orkestradaki bütün enstrümanların aynı sesi çıkarması müzik değildir.
Müzik, farklı seslerin ortak bir kompozisyon içinde uyum kazanmasıdır.
İnsan düşüncesi de böyledir.
Herkesin aynı şeyi düşünmesi düşünsel uyum değildir.
Bu, yalnızca tek tiplilik olabilir.
Gerçek uyum, farklı idraklerin ortak bir nihai istikamete yönelerek birbirini tamamlayabilmesidir.
Dolayısıyla :
• Teklik, tek tiplilik;
• Çeşitlilik, dağınıklık;
• Uyum, aynılık;
• Tevhîd, düşüncelerin standartlaştırılması DEĞİLDİR.
XIII. Ortak İstikâmet
Şimdi başlangıçtaki soruya dönebiliriz : Ortak istikâmet nedir ve onu kim belirleyecektir?!.
Cevap : Bütün insanları aşan, Müteâl olan Rab.
• İnsanlar düşüncelerini üretir.
• İnsanlar yorumlar.
• İnsanlar farklı idraklere ulaşır.
• İnsanlar tartışır.
• İnsanlar birbirlerinin düşüncelerini eleştirir.
Bütün bunlar insan olmanın doğal sonuçlarıdır. Fakat hiç kimse kendi yorumunu Rabbin yerine koyamaz.
Çünkü :
• RAB → bir ve Müteâl,
• İNSAN → sınırlı ve muhtaç,
• RAB ALGISI → çoğul,
• İDRAK → çoğul,
• DÜŞÜNCE → çoğul,
• YORUM → çoğul,
fakat
• NİHÂÎ İSTİKAMET → birdir.
Bu birlik, düşüncelerin içeriklerinin aynı olması değil; hepsinin üzerinde bulunan Müteâl bir ölçünün bulunmasıdır.
XIV. Düşünceden Tevhîde
Böylece başlangıçta sorduğumuz “insan nasıl düşünür” sorusu bizi hiç beklemediğimiz bir yere getirir : İnsan düşünür çünkü hayat ona dokunur. Dokunuş yaşantıya dönüşür. Yaşantı isimlendirilir. İsimlendirme bilgi meydana getirir. Akıl bilgiyi örgütler. Tefekkür bilgiden yeni idrakler üretir. İnsan ürettiği idraklere hedef verir. İrade onları bir yöne yöneltir. Yöneliş eyleme dönüşür. Eylem yeni bir hayat meydana getirir.
Fakat bu hayatın nasıl bir hayat olacağı, nihâî istikâmetin ne olduğuna bağlıdır.
İşte burada düşüncenin en büyük sorusu ortaya çıkar : Nereye?!.
Bu soruya verilen cevap, yalnızca düşüncenin değil, insanın hayatının da yönünü belirler.
Eğer insan kendisini nihai ölçü yaparsa, kendi sınırlılığını mutlaklaştırır.
Eğer insan başka bir insanı nihai ölçü yaparsa, bir muhtacı başka muhtaçların Rabbi hâline getirir.
Eğer güç, para, devlet veya ideoloji nihai ölçü hâline gelirse, insan kendi ürettiği merkezlerden birine bağlanır.
Tevhîd ise insanı bütün bu sahte mutlaklıklardan özgürleştirerek onu insanı aşan Müteâl Rabbe yöneltir.
Böylece tevhîd, düşüncenin düşmanı değil; düşüncenin nihâî istikâmet ilkesidir.
Ve metnin bütün yürüyüşü şu cümlede toplanabilir : İnsanlar düşüncede bir olmak zorunda değildir; onları birleştiren, aynı düşünce değil, insanı aşan tek bir Rabbe yönelen ortak istikâmettir.
Bu yüzden tevhîd düşünceleri tekleştirmez; onları tek bir istikamette demetler.
Ve belki en son söylenecek cümle şudur : Tek Rab, tek düşünce istemez; tek istikâmet ister; çiçekleri aynılaştırmaz; demetler.
Yorumlar
Yorum Gönder