NEFRET VE ÖFKE

NEFRET VE ÖFKE

Duygudan İntikama, Öfkeden Adâlete

İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda duyan = duyumsayan bir varlıktır.

Sever, sevinir, korkar, üzülür, öfkelenir, nefret eder. Bunlar insan olmanın arızaları değil, insan oluşun parçalarıdır.

Bu nedenle mesele, öfkeyi veya nefreti insanın içinden söküp atmak değildir. Asıl mesele şudur : Duygu insanı mı yönetecek, insan duygusunu mu yönetecek?!.

Özellikle öfke söz konusu olduğunda bu soru önem kazanır. Çünkü öfke bazen insanın karşılaştığı haksızlığa verdiği ilk ve doğal tepkidir.

ÖFKE : ADÂLETSİZLİĞİN ALARMI

İnsan yalnızca kendisine yapılan haksızlığa değil, başkasına yapılan zulme de öfkelenebilir. Çünkü vicdan yalnızca “bana ne yapıldı” diye sormaz; “insana ne yapılıyor” diye de sorar.

Bu bakımdan öfke, adâletsizliği fark eden nefsin tepkisidir.

Öfke : “Bu yanlıştır” diyebilir fakat öfkenin söylediği ile öfkenin yaptırdığı aynı şey değildir.

Öfke bir alarmdır; fakat alarmın kendisi eylemin ölçüsü değildir.

Adâletsizliği fark etmek başka, ona nasıl karşılık verileceğine karar vermek başkadır.

Burada akıl ve irade devreye girer.

ÖFKE BİRİKİR Mİ?!.

Haksızlık tekrarlandığında, kişi kendisini ifade edemediğinde, hakkını alamadığında, zulüm karşısında eli kolu bağlandığında öfke yalnızca o ânın duygusu olarak kalmayabilir, birikmeye başlar.

Hatıralar öfkeyi besler. Cevapsız kalan haksızlıklar onu derinleştirir. İnsan zamanla yalnızca kendisine yapılan kötülüğü değil, yapamadığı karşılığı da taşımaya başlayabilir.

Burada güçsüzlük önem kazanır. Çünkü güç, bu bağlamda öncelikle dış imkândır: karşı koyabilme, müdahale edebilme, hakkını koruyabilme ve zulmü durdurabilme imkânı.

Bu imkân yoksa insan susabilir fakat susmak her zaman razı olmak değildir.

İnsan dışarıdan sessiz görünürken içeride direnebilir, dayanabilir, bekleyebilir.

Bu hâle çıdam diyebiliriz : Çıdam, güçsüzken dayanabilmektir. Fakat dış şartlar değişip güç insanın eline geçtiğinde, mesele artık yalnızca dayanmak değildir.

GÜÇ ELİMİZE GEÇTİĞİNDE

Yıllarca haksızlığa uğramış, karşı koyamamış, hakkını alamamış bir insan düşünelim.

Sonra şartlar değişsin ve güç onun eline geçsin.

İşte asıl sınav şimdi başlar.

Çünkü güçsüzken dayanmak ile güçlendiğinde ölçüyü korumak aynı şey değildir.

Dış güç, başkasına karşı koyabilme imkânıdır.

İç güç ise insanın kendisine müdahale edebilme gücüdür.

İnsan başkasını durdurabilir; fakat daha zor olan, gerektiğinde kendisini durdurabilmesidir.

Güç, insanın eline geçtiğinde iki farklı yola açılabilir : Adâlet veya intikam.

İNTİKAM : ADÂLETİ NEFSİN ÜZERİNE ALMAK

Öfke ile intikam aynı şey değildir.

Öfke : “Bu haksızlıktır” der.

İntikam : “Karşılığını ben vereceğim” der.

Adâlet ise : “Hakkı yerine koyacağım” der.

Bu nedenle intikam, adâleti kendi üzerine alan nefsin eylemidir.

İnsan uğradığı haksızlığın hesabını sormak, hakkını aramak ve zulme karşı koymak isteyebilir. Bunlar tek başına intikam değildir.

İntikam, insanın “bana yapılanın karşılığını ben belirlerim ve ben uygularım” noktasına geçmesidir.

Böylece insan, kendisine yapılan kötülüğün aynısını karşı tarafa yaparak adâleti gerçekleştirdiğini sanabilir.

Oysa mazlum, zulme karşı çıkarken zâlimin yöntemini benimseyebilir.

Roller değişir; zulmün mantığı değişmez.

Dün zulmeden güçlüydü; bugün mazlum güçlü oldu.

Eğer bugün aynı zulmü başkasına yapıyorsa, adâlet gerçekleşmiş değil, sadece zulmün nöbeti el değiştirmiştir.

SABIR : ÖFKENİN YOKLUĞU DEĞİL, İÇ GÜÇ

Sabır çoğu zaman yanlış anlaşılır.

Sabırlı insanın öfkelenmemesi gerektiği sanılır. Oysa insan hem öfkeli hem sabırlı olabilir. Çünkü sabır, duygunun yokluğu değildir.

Sabır, duygu karşısında özdenetim gücüdür.

İnsan öfkelenebilir; fakat öfkenin kendisini yönetmesine izin vermeyebilir.

Hakkını arayabilir; fakat hakkını ararken başkasının hakkını çiğnemeyebilir.

Zulme karşı koyabilir; fakat karşı koyarken ölçüyü kaybetmeyebilir.

Hadisteki “güçlü pehlivan” tasviri de bu noktayı gösterir : Güç, yalnızca rakibini yenmek değildir; insanın öfkelendiğinde nefsine hâkim olabilmesidir.

Hadisteki yemliku nefsehu, “nefsini yenmek” değil; nefsine sahip olmak, onu elinde tutmak, ona hâkim olmak anlamındadır.

Üstelik burada nefs yalnızca “yenilecek bir düşman” değildir.

Öfkelenen de nefstir; kendisini tutan da nefstir.

Yani nefs burada hem özne hem nesnedir.

Asıl mesele nefsi yok etmek değil, nefsin kendisine hükmetmesini engellemektir.

SABIR VE ÖFKE BİRBİRİNİN ZIDDI DEĞİLDİR

Öfke bir duygudur.

Sabır ise o duygu karşısındaki tutumdur.

Bu nedenle öfke ile sabır birbirinin karşıtı değildir. Hatta bazen sabır, insanın hiç öfkelenmemesinde değil; çok öfkelendiği hâlde ölçüyü koruyabilmesinde görünür.

Bu yüzden sabır, pasiflik değildir.

İnsan, yapılması gereken bir şey varsa yapılmalıdır.

Zulüm karşısında susmak her zaman sabır değildir.

Hakkını aramamak her zaman erdem değildir.

İnsanın sorumluluğunda olan bir müdahale mümkünken hiçbir şey yapmaması ve bunu “sabır” diye adlandırması, bazen korku, konfor veya sorumluluktan kaçış olabilir.

Sabır, yapılması gerekeni yaparken dayanmak; öfkeye rağmen ölçüyü korumaktır.

SABIR : ADÂLETİ HAKK’A BIRAKMANIN TEENNÎSİ

Burada sabrın daha derin anlamı ortaya çıkar.

Sabır, adâlet talebinden vazgeçmek değildir.

Sabır, adâleti Hakk’a bırakmanın teennîsidir.

Teennî, acele etmemek; hüküm ve eylemde düşünceyi, ölçüyü ve sonucu gözetmektir.

Hakk’a bırakmak ise hiçbir şey yapmamak değildir.

İnsan kendi sorumluluğundaki adaleti gerçekleştirmek için elinden geleni yapar.

Fakat “benim uğradığım haksızlığın nihâî hesabını ben keseceğim” demez. Çünkü insanın bilgisi, gücü, ömrü sınırlıdır.

Gördüğü de olayın tamamı değildir.

İnsan adâlet için mücadele eder; fakat kendisini Mutlak Âdil yerine koyamaz.

SİYASET : ADÂLET Mİ, RÖVANŞ MI?!.

Duygular bireysel hayatta kalmaz, toplumsal ve siyasal hayata da sızar.

İktidar muhalefete, muhalefet iktidara çektirir.

Güç el değiştirdikçe taraflar birbirlerine dün kendilerine yapılanın benzerini yapmaya başlar. Böylece siyaset, ortak hayatı daha âdil nasıl kuracağımızın müzakeresi olmaktan çıkıp rövanş alanına dönüşür : “Sen bana yaptın; şimdi sıra bende.”

Bu, adâlet değil, siyasal biçim kazanmış intikam duygusudur.

Siyaset böylece kayıkçı kavgasına dönüşür.

Kayıkçılar birbirleriyle kavga ederken kayık bir yere gitmez; yalnızca sallanır.

Bir taraf diğerini devirdiğinde de kayık ilerlemiş olmaz.

Sadece oturanlar değişmiştir.

HALK DA BU KAVGAYA ALET EDİLİR

Bu kavga yalnızca siyasetçiler arasında kalmaz.

Halk, yani oy veren vatandaş, bu çekişmenin içine çekilir. Oysa halk siyasetin kavga malzemesi değil, siyasetin varlık sebebidir.

Vatandaşın oy verme iradesi, ortak geleceği belirleme yeteneğidir. Fakat rövanş siyaseti, bu iradeyi karşı tarafı yenmenin aracına dönüştürdüğünde seçmen artık vatandaş olarak değil, kavgada kullanılacak bir güç olarak görülmeye başlanır.

Her taraf kendi mağduriyetini hatırlatır.

Karşı tarafın yaptıkları sürekli gündemde tutulur.

Öfke diri tutulur.

Toplum iki tarafa ayrılır.

Vatandaşın önüne, “nasıl daha âdil bir toplum kuracağız” sorusu yerine, “onlara karşı bizim tarafı nasıl güçlendireceğiz” sorusu konulur.

Böylece demokrasi, ortak hayatı düzenleme imkânı olmaktan çıkıp karşı tarafı yenmenin aracına dönüşebilir.

Halkın öfkesiyle iktidar kazanılabilir; fakat öfkeyle âdil bir toplum kurulamaz. Çünkü mağduriyet, zulüm yapma ruhsatı değildir.

Asıl siyasal sınav da burada başlar : İktidarı ele geçirdiğimizde dünün mağduru mu olacağız, yoksa bugünün âdili mi?!.

GÜÇ EL DEĞİŞTİRİR, HAK DEĞİŞMEZ

İktidar değişebilir.

Muhalefet değişebilir.

Mağdur ve muktedir yer değiştirebilir fakat Hakk değişmez.

Bu nedenle siyasal ahlâkın ölçüsü, kimin kazandığı değil; kazananın gücü ne yaptığıdır.

İntikam için dış güç yeterli olabilir.

Adâlet için ise dış gücün yanında iç güç gerekir. Çünkü başkasına hükmetmekten önce insanın kendi öfkesine hükmetmesi gerekir.

HESAP

Bütün bunların sonunda insanın önünde bir sınır vardır : Hesap.

İnsan dünyada adâlet için mücadele edebilir.

Haksızlığı durdurabilir.

Hakkını arayabilir.

Zulmü engelleyebilir fakat dünyada adâleti yüzde yüz tamamlayamaz. Çünkü insan mutlak bilgiye, mutlak güce ve mutlak zamana sahip değildir.

Bu nedenle insanın sorumluluğu ile Allah’ın hükmü birbirinden ayrılmalıdır.

Ben adâlet için elimden geleni yaparım; fakat adâleti tamamlayamam.

Ben hesap sorabilirim; fakat nihâî hesabı ben kesemem.

Ben âdil olmaya çalışırım; fakat Mutlak Âdil O’dur.

İşte “Hakk’a bırakmak” burada anlam kazanır : Dünyada yapılması gerekeni yapmaktan vazgeçmeden, nihâî hükmü kendi nefsine vermemek...

İntikamı reddederken hakkı terk etmemek...

Öfkeyi inkâr etmeden öfkenin hükümranlığını reddetmek...

Gücü kullanırken gücün sarhoşluğuna kapılmamak...

Ve insanın kendi sınırlılığını bilmek.

Çünkü dünyada adâlet eksik kalabilir.

Hakk’ın hesabı eksik kalmaz.

SONUÇ

Öfke, adâletsizliği teşhis eder.

İrade, öfkeyi yönetir.

Dış güç, mümkün olan adâleti gerçekleştirme imkânıdır.

Çıdam, güçsüzken dayanabilmektir.

Sabır, güç varken ölçüyü koruyabilmektir.

İntikam, adâleti nefsin üzerine almaktır.

Hakk’a bırakmak, sorumluluktan kaçmak değil; nihâî hükmü kendi nefsine vermemektir.

Bireyin hayatında da siyasetin içinde de sınav aynıdır : Güç elimize geçtiğinde ne yapacağız?!.

Dün bize yapılanı mı yapacağız, yoksa bize yapılanın yanlış olduğunu anlayıp aynı yanlışı başkasına yapmayacak mıyız?!.

Çünkü adâlet taraf değiştirmez.

İktidar değişebilir.

Muhalefet değişebilir.

Mağdur ve muktedir yer değiştirebilir fakat Hakk’ın ölçüsü değişmez.

İnsan öfkelenebilir.

Hakkını arayabilir.

Zulme karşı koyabilir fakat öfkesini adâletsizliğe, gücünü intikama dönüştürmemelidir.

Çünkü nihâî mesele : Kimin kime çektirdiği değil; kimin Hakk’ın ölçüsünde kaldığıdır.

Ve bütün bu uzun yürüyüş belki şu birkaç cümlede toplanabilir :

Öfke : “Bu haksızlıktır” der.

İntikam : “Karşılığını ben vereceğim” der.

Adâlet : “Hakkı yerine koyacağım” der.

Sabır ise : “Bunu yaparken nefsimi hükümran kılmayacağım” der.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ