YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?!
YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?!
Yapay zekâ hayatımıza yalnızca yeni bir teknoloji olarak girmedi. Bilgiye ulaşma, bilgiyi işleme, yazma, araştırma, problem çözme ve hatta soru sorma biçimlerimizi değiştirmeye başladı.
Bu sebeple asıl soru, “yapay zekâ neler yapabilir” sorusu değildir. Asıl soru şudur : “Biz yapay zekâyı ne yapmak için ve nasıl kullanmalıyız?!.” Çünkü bir aracı kullanmakla, o aracın kullanım biçiminin bizi değiştirmesine izin vermek aynı şey değildir.
YZ’yı biz kullanabiliriz ama YZ’nın bizi nasıl kullanmaya başladığını fark etmezsek, bir süre sonra kullandığımız araç, düşünme biçimimizi belirleyen bir sisteme dönüşebilir.
Mesele tam da burada başlıyor.
YZ’NIN “DÜŞÜNMESİ”
Bugün yapay zekâ sistemlerinin “düşündüğü”, “akıl yürüttüğü”, “nasıl düşünüleceğini öğrendiği” söyleniyor.
Nitekim yeni nesil modellerin geliştirilmesinde, karmaşık problemleri parçalara ayırma, farklı çözüm yollarını deneme, hatalarını fark edip düzeltme ve daha uzun süre akıl yürütme gibi yöntemlerden yararlanılıyor.
Bunların hepsi önemlidir fakat burada çok temel bir ayrımı gözden kaçırmamak gerekir : Akıl yürütmek, akletmek değildir.
Bir problemi çözmek başka şeydir; o problemin gerçekten çözülmesi gereken problem olup olmadığını sormak başka şey.
Bir soruya en uygun cevabı bulmak başka şeydir; sorunun neden sorulduğunu, kime ve neye hizmet ettiğini sorgulamak başka şey.
Bir çıkarımın mantıksal olarak doğru olması başka şeydir; o çıkarımın hakikat karşısındaki değerini ve ahlâkî sonucunu değerlendirmek başka şey.
YZ çok güçlü bir şekilde veri işleyebilir ama insanın meselesi yalnızca işlem yapmak değildir.
İnsan aynı zamanda yönelir, tercih eder, değer biçer ve sorumluluk üstlenir.
DÜŞÜNMEYİ Mİ ÖĞRETİYORUZ, DÜŞÜNME USULÜNÜ MÜ?!
“YZ’ya düşünmeyi öğretiyoruz” denildiğinde, burada kullanılan “düşünme” kavramını dikkatle açmak gerekir. Çünkü bir sisteme belirli problemleri çözmek için belirli yöntemler öğretmek ile ona insanın anlam dünyasındaki anlamıyla “akletmeyi” öğretmek aynı şey değildir.
Bir bilimsel araştırmada usul/yöntem, neredeyse her şeydir.
Hangi sorunun sorulacağı, hangi verinin dikkate alınacağı, hangi verinin dışarıda bırakılacağı, hangi ilişkilerin kurulacağı, hangi ölçütlerin kullanılacağı, hangi sonuçların ma'kul kabul edileceği...
Bunların tamamı yöntemin içinde yer alır.
O hâlde usul, yalnızca düşüncenin nasıl ilerleyeceğini değil, düşüncenin hangi yönde ilerleyeceğini de etkiler.
Burada çok önemli bir noktaya geliyoruz : Usulü belirleyen, düşüncenin hareket alanını da belirler.
Bu yüzden mesele yalnızca YZ’nın bize cevap vermesi değil; mesele, zamanla hangi soruları sormaya başladığımızdır.
USULÜ BELİRLEYEN, YÖNÜ DE BELİRLER
Yöntem hiçbir zaman tamamen nötr değildir. Çünkü her yöntem,
Bazı şeyleri görünür, bazı şeyleri görünmez kılar.
Bazı soruları öne çıkarır, bazılarını geri plana iter.
Bazı cevapları mümkün ve ma’kul gösterir, bazılarını daha baştan düşünce alanının dışına çıkarır.
Dolayısıyla YZ bize yalnızca cevaplar vermekle kalmaz; kullandığı yöntemler ve sunduğu seçenekler üzerinden düşünce alanımızı da çerçeveleyebilir.
Burada “yönlendirme” ile “yönetme”yi birbirinden ayırmak gerekir.
Her yönlendirme yönetme değildir fakat yönlendirme sürekli, görünmez, kapsamlı ve fark edilmeden gerçekleşmeye başladığında, insanın kendi düşünme alanını daraltabilir.
İşte o zaman yönlendirme, yönetmeye dönüşebilir.
Bunun gerçekleşmesi için YZ’nın kötü niyetli olması bile gerekmez.
Bir sistemin bizi yönetmesi için bizim üzerimizde bilinçli bir hâkimiyet kurmak istemesi şart değildir.
Seçeneklerimizi sürekli onun önermesi, sorularımızı onun şekillendirmesi, cevaplarımızı onun üretmesi, hatta hangi soruların önemli olduğuna zamanla onun karar vermesi yeterlidir.
YZ’YA SORU SORA SORA, SORU SORMAYI UNUTMAK
Belki de YZ çağının en büyük paradokslarından biri budur : YZ’ya soru sora sora, kendimize soru sormayı unutabiliriz.
Başlangıçta YZ’ya soru sorarız; sonra YZ bize daha iyi soru önerir; bir süre sonra sorunun kendisini de YZ’ya kurdurmaya başlarız.
Sonra?!
Sonra, soruyu kimin sorduğunu unutabiliriz. Oysa insanın düşünme özgürlüğü yalnızca cevap seçme özgürlüğü değil, soru sorma özgürlüğüdür. Çünkü soruyu kim kuruyorsa, çoğu zaman düşüncenin çerçevesini de o kurar.
Benim YZ ile ilk karşılaşmalarımdan birinde yaşadığım şey de buydu : YZ’nın bana peş peşe sorduğu bazı sorular, bana yardımcı olmaktan çok düşünme alanımı belirliyor gibi gelmişti.
Çünkü, YZ bana : “A mı, B mi” diye sorduğunda, daha soru sorulurken C, D, F, ... ihtimalini görünmez hâle getiriyordu.
O zaman mesele artık yalnızca cevabı bulmak değil, sorunun kendisinin kimin tarafından kurulduğudur.
PEKİÎ, AKLETMEK NEDİR?!
Burada meseleyi bir adım daha derine götürmemiz gerekiyor. Çünkü insanın düşünme yetisini yalnızca “bilgi işleme” olarak görürsek, YZ ile insan arasındaki farkı yanlış yerde aramış oluruz.
İnsan sadece bilen bir varlık değil.
Sadece düşünen de değil.
İnsan akleden bir varlıktır da.
Ve akletmek, yalnızca zihnin çeşitli bilgiler arasında bağlantılar kurması değildir.
Akletmek; bilmek, anlamak, değerlendirmek, yönelmek ve sorumluluk üstlenmekle ilgilidir.
Bu yüzden çok şey bilmek, hakikatin sahibi olmak değil.
Çok iyi akıl yürütmek, Hakk’ı bilmek değil.
Çünkü hakikat, bizim onu nasıl işlediğimizden ibaret değil.
İnsan hakikatin sahibi değil, hakikati arayan ve ona yönelmesi gereken bir varlık.
AKLEDEN BİR KALP
Kur’ân’ın insanın idrakinden söz ederken kalbi devreye sokması burada son derece anlamlıdır. Çünkü “kalb”i yalnızca biyolojik bir organ olarak anladığımızda, akletme meselesinin derinliğini kaybederiz.
İnsanda bir yürek vardır, kan pompalar. Bu biyolojik bir işlevdir.
Fakat insanın bir de kalbi vardır.
Kalp, burada yalnızca anatomik bir organ değildir; insanın hakikate karşı konumlandığı, idrak ettiği, yöneldiği ve sorumluluk üstlendiği merkezdir.
Dolayısıyla :
Yürek kan pompalar.
Kalp hakikate yönelir.
İnsan, sadece düşünen bir beyin değil, akleden bir kalbe sahip olması gereken bir varlıktır.
YZ’nın çok güçlü hesaplama ve çıkarım yetenekleri olabilir ama onda bizim sözünü ettiğimiz anlamda bir kalp yoktur.
Belki de asıl mesele de tam burada ortaya çıkıyor : YZ’nın bir kalbi yok.
Peki insanın?!
İnsanın biyolojik olarak bir kalbi var ama akleden bir kalbe sahip olmak, biyolojik kalbe sahip olmakla aynı şey değildir.
İşte burada YZ’nın eksikliği kadar, insanın ihmali de konuşulmalıdır.
Çünkü asıl tehlike, kalbi olmayan bir makinenin düşünmesi değil, kalbi olan insanın akletme sorumluluğunu makineye devretmesidir.
YZ BİZE YARDIM EDEBİLİR; AMA BİZİM YERİMİZE AKLEDEMEZ
YZ’dan bilgi isteyebiliriz. Ondan bir metni eleştirmesini isteyebiliriz. Alternatif görüşler ürettirebiliriz. Bir problemi farklı açılardan inceletebiliriz. Varsayımlarımızı test ettirebiliriz. Hatalarımızı bulmasını isteyebiliriz. Hatta bize hiç düşünmediğimiz ihtimalleri göstermesini sağlayabiliriz.
Bütün bunlar son derece değerlidir fakat son söz yine insanda kalmalıdır.
Çünkü, soruyu insan sorar; ölçüyü insan sorgular; yönü insan belirler; kararı insan verir; sonucun sorumluluğunu da insan üstlenir.
YZ, sorumluluk üstlenmez.
YZ burada son derece güçlü bir yardımcı olabilir ama yardımcı ile hakem aynı şey değildir.
YZ’YA GÜVENMEK İLE YZ’YA TESLİM OLMAK AYNI DEĞİLDİR
YZ’ya güvenebiliriz ama ona teslim olamayız.
Bir hesap makinesine hesap yaptırmak, hesabın sorumluluğunu makineye vermek değildir.
Bir haritadan yararlanmak, nereye gitmek istediğimizi haritaya bırakmak değildir.
Bir danışmandan fikir almak, kararı danışmana devretmek değildir.
YZ için de aynı ilke geçerlidir.
YZ’dan yararlanmak başka, YZ’ya dayanmak başka.
Daha doğrusu, YZ’ya güvenebiliriz; fakat YZ’ya nihâî olarak dayanamayız. Çünkü YZ’nın ürettiği cevap ne kadar etkileyici olursa olsun, o cevap kendi başına hakikatin ölçüsü değildir.
PEKİÎ HAKEM KİM?!
Hakemimiz hakikat, fakat hemen ardından daha zor bir soru geliyor : Bu Hakikat nerede?!
İnsan hakikatin sahibi değildir.
İnsan, kendi zihnini hakikatin ölçüsü hâline getiremez.
Çünkü insan bilir, ama yanılabilir.
Akıl yürütür, ama hata yapabilir.
Araştırır, ama eksik kalabilir.
Çok şey öğrenebilir, ama öğrendiklerinin tamamını hakikat zannedebilir.
O hâlde insanın aklına başvuracağız.
Bilgiyi araştıracağız.
Delili değerlendireceğiz.
Sorgulayacağız.
Düşüneceğiz ama kendi zihnimizi mutlak ölçü hâline getirmeyeceğiz.
İşte burada bizim için mesele epistemolojik olmaktan çıkar ve ontolojik bir zemine oturur : Hakk’a dayanmak.
Hakk’a dayanmak, düşünmemek değildir. Tam tersine :
Düşünmek, araştırmak, sorgulamak ve akletmek; fakat kendi aklını Hakk’ın yerine koymamak demektir.
Çünkü, çok şey bilmek, hakikatin sahibi olmak değil.
Çok iyi akıl yürütmek, Hakk’ı bilmek değil.
Çok güçlü bir YZ kullanmak, hakikate sahip olmak değil.
İnsanın yapabileceği şey, hakikatin sahibi olmak değil; hakikate yönelmektir.
Ve Hakk’a dayanmaktan, Hakk’ın bildirdiği hakikate güvenmekten başka bir yol da görünmemektedir.
YZ’YI NASIL KULLANMALIYIZ?!
Öyleyse mesele, YZ’yı kullanıp kullanmamak değil, onu nasıl kullanacağımızdır.
YZ’yı;
• Düşüncemizi sınamak için kullanabiliriz,
• İtirazlar üretmesi için kullanabiliriz,
• Görmediğimiz ihtimalleri göstermesi için kullanabiliriz,
• Bilgi toplamamıza yardımcı olması için kullanabiliriz,
• Metinlerimizi eleştirmesi için kullanabiliriz,
• Farklı yöntemleri karşılaştırmak için kullanabiliriz,
• Kendi varsayımlarımızdaki tutarsızlıkları bulması için kullanabiliriz.
Fakat şunları ona devretmemeliyiz :
- Ne düşüneceğimizi,
- Ne soracağımızı,
- Neyi değerli bulacağımızı,
- Hangi ölçüyle karar vereceğimizi,
- Neyin doğru olduğunu,
- Neyin iyi olduğunu
- ve nihayet neyden sorumlu olduğumuzu.
Bunlar, insanın sorumluluk alanıdır.
YZ’NIN BİZİ KULLANMASINA İZİN VERMEYELİM
Her araç gibi, YZ da kullanım biçimine göre faydalı veya zararlı olabilir.
Bir çekiç ev yapabilir; bir şeyi de yıkabilir, kırabilir.
Mesele çekicin ne yaptığı kadar, onu kimin, hangi amaçla ve hangi ölçüyle kullandığımızdır.
YZ’da durum çok daha hassastır. Çünkü bu defa kullandığımız araç yalnızca elimizin gücünü artırmıyor; bilgiye ulaşma, bilgiyi işleme, düşünme ve karar verme kapasitemizi de artırıyor.
Bu yüzden YZ çağındaki asıl sorumluluğumuz, yalnızca YZ’yı daha iyi kullanmayı öğrenmek değil; kendimizi YZ karşısında doğru konumlandırmayı öğrenmektir.
YZ bizim hizmetimizde olabilir ama bizim zihnimizin sahibi olmamalıdır.
YZ bizim düşüncemize katkıda bulunabilir ama düşüncemizin sahibi olmamalıdır.
YZ bize sorular sorabilir ama hayatımızın temel sorularını bizim yerimize belirlememelidir.
YZ akıl yürütmemize yardımcı olabilir ama akletme sorumluluğumuzu bizden almamalıdır.
Çünkü YZ’nın kalbi yoktur. Kalbi olan biziz.
SONUÇ : SORU SORMAYI YZ’YA BIRAKMAMAK
Yapay zekâ çağında insanın en büyük kaybı, belki de yanlış cevap almak olmayacaktır.
Daha büyük tehlike, insanın kendi sorusunu sormayı unutmasıdır.
Çünkü insan yalnızca cevaplardan oluşmaz, sorulardan da oluşur.
Ve soruyu kim kuruyorsa, çoğu zaman düşüncenin yönünü de o belirler.
Bu yüzden YZ’yı kullanırken kendimize şu soruları sormalıyız :
- Bu soruyu neden soruyorum?!
- Bu cevabı neden istiyorum?!
- Bu yöntemi neden kullanıyorum?!
- Bu sonuç hangi ölçüye göre doğru?!
- Bu kararın sorumlusu kim?!
- Ve belki hepsinden önemlisi, ben burada gerçekten aklediyor muyum, yoksa yalnızca bana sunulan düşünme yolunu mu takip ediyorum?!
YZ bize çok şey öğretebilir, gösterebilir. Düşüncemizi zorlayabilir. Hatalarımızı ortaya çıkarabilir. Bizi hiç düşünmediğimiz ihtimallerle karşılaştırabilir.
Bütün bunlardan yararlanmalıyız ama son sınırı unutmamalıyız : YZ bir araçtır. İnsan sorumludur. Hakikat ise bizim ürettiğimiz bir şey değildir.
Bu yüzden, YZ’ya soruyu sordurabiliriz; ama soruyu niçin sorduğumuzu ona bırakamayız.
YZ’dan cevap alabiliriz; ama cevabın hakikat karşısındaki değerini ona belirletemeyiz.
YZ’nın akıl yürütmesinden yararlanabiliriz; ama akletme sorumluluğumuzu ona devredemeyiz.
Ve nihayet çok şey bilmek, hakikatin sahibi olmak değil.
Çok iyi akıl yürütmek, Hakk’ı bilmek değil.
Akleden bir kalbe sahip olmak ise insanın sorumluluğudur.
Öyleyse YZ çağında asıl mesele, YZ’yı nasıl daha çok kullanacağımız değil; YZ’yı kullanırken insan olarak kalmayı nasıl başaracağımızdır.
Yorumlar
Yorum Gönder