SUS PAYI
SUS PAYI
İnsanın hakikati bilmemesi ile bildiği hâlde onun gereğini yapmaması aynı şey değildir.
Bilmemek mazur bırakabilir; fakat bilip de gereğini yapmamak, insanı daha ağır bir soruyla karşı karşıya bırakır:
Bildin de neden sustun?!
Çünkü bazen mesele hakikati bulamamak değil, hakikati bulduktan sonra onun hayatımıza ne yapacağını göze alamamaktır.
İnsan, içinde bulunduğu düzenin nasıl işlediğini görebilir. Neyi teşvik ettiğini, neyi görünmez kıldığını, hangi arzuları beslediğini, hangi korkuları ürettiğini fark edebilir.
Din adına konuşulanlarla gerçek din arasındaki mesafeyi de görebilir.
Hatta bütün bunları açıkça ifade edebilir. Fakat bir noktadan sonra başka bir soru ortaya çıkar : Bütün bunları görüyorsan, neden hâlâ aynı düzenin içinde, onun sana açtığı güvenli alanda yaşamaya devam ediyorsun?!.
İşte SUS PAYI burada başlar.
Susmak her zaman korkaklık değildir. Her suskunluk da suç değildir. İnsan her hakikati her yerde, her zamanda ve aynı biçimde söylemek zorunda da değildir. Fakat insanın sustuğu şey ile sustuğu için koruduğu şey arasında bir bağ kurulmuşsa, artık mesele yalnızca susmak değildir.
Bir bedel ödememek için hakikatin bedelini başkalarına ödetmek hâline gelebilir suskunluk. Üstelik bu suskunluk her zaman sessizlik biçiminde görünmez.
Bazen insan çok konuşur.
Kitaplar yazar, dersler verir, konferanslar düzenler, kavramları açıklar, tarih anlatır, din üzerine tartışır. Hakikatin bütün teorik çerçevesini de son derece iyi bilir. Fakat bütün bu konuşmalar, hayatı değiştirmeye sıra geldiğinde birdenbire susar. Çünkü hakikati söylemek başka, hakikatin söylediği yerde durmak başkadır.
Bir akademisyen, sistemi çözümleyebilir ama sistemin kendisine sağladığı imkânları kaybetmeyi göze alamayabilir.
Bir din adamı, dinin insanı nasıl özgürleştirmesi gerektiğini anlatabilir ama kendisini besleyen dinin otorite düzeninin sorgulamasına yanaşmayabilir.
Bir düşünür, insanın özgürleşmesinden söz edebilir ama kendi konforunun sınırlarına geldiğinde düşüncesinin gereğini erteleyebilir.
Bunların hiçbiri, kişilerin samimiyetsiz olduğu hükmünü vermemiz için tek başına yeterli değildir.
İnsan karmaşık bir varlıktır. Korkuları vardır. Sorumlulukları vardır. Geçmişi, ailesi, mesleği, itibarı, alışkanlıkları ve kaybetmek istemediği şeyler vardır ama tam da bu yüzden Kur’an insanın önüne yalnızca bilgi meselesini koymaz.
İnsanın neyi sevdiğini de sorar.
بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ * وَتَذَرُونَ الْآخِرَةَ
“Hayır! Siz âcileyi seviyorsunuz; âhireti bırakıyorsunuz.” (75/20-21)
Buradaki mesele yalnızca “dünyayı sevmek” değildir.
Daha derinde bir tercih düzeni vardır.
Âcile : Hemen elde edilen, hemen görünen, hemen karşılık veren, hemen ödüllendiren…
Âhire : Sonucu ertelenmiş, hesabı sonraya bırakılmış, karşılığı bugün garanti edilmeyen…
İnsan çoğu zaman hakikati değil, hakikatin kendisine hemen sağlayacağı sonucu tercih eder.
İşte sistem de bunu çok iyi bilir.
Sana bir makam verir.
Bir unvan verir.
Büyük paralar teklif eder.
Bir çevre verir.
Bir görünürlük verir.
Bir güvenlik alanı verir.
Bir “saygınlık” verir.
Ve bütün bunların karşılığında senden bazen yalnızca küçük bir şey ister : Fazla ileri gitme!.
Sor ama düzeni sarsacak kadar değil.
Eleştir ama seni besleyen mekanizmayı hedef alma.
Hakikati anlat ama hakikatin seni de bağladığını unut.
Dini savun ama dinin mevcut düzenle hesaplaşabileceği noktaya geldiğinde dili yumuşat.
Ve insan, zamanla bunun adını da değiştirir.
“Pragmatizm” der.
“Gerçekçilik” der.
“Denge” der.
“İtidal” der.
“Şartlar” der.
“Toplum buna hazır değil” der.
“Şimdilik böyle” der.
Belki de en tehlikeli cümle budur : “Şimdilik böyle.”
Çünkü “şimdilik”, çoğu zaman insanın kendisine verdiği en uzun erteleme sözüdür.
Oysa hakikat ertelenirken hayat ilerlemektedir.
İnsan yaşlanır.
Kurumlar büyür.
Makamlar kalıcılaşır.
Alışkanlıklar karaktere dönüşür.
Ve bir gün insan, hakikate karşı çıktığını bile fark etmeden, hakikatin gerektirdiği değişimin karşısında konumlanmış olabilir.
Burada kimseyi yargılamak kolay değildir; çünkü aynı imtihan hepimizin önündedir.
Bizim de sevdiğimiz âcileler vardır.
Bizim de kaybetmek istemediğimiz makamlarımız, çevrelerimiz, alışkanlıklarımız, itibarlarımız, gelirlerimiz olabilir.
Bu yüzden SUS PAYI başkalarına yöneltilmiş bir taş değil, önce kendimize tutulmuş bir aynadır.
Ben bildiğim hakikatin neresindeyim?!
Bilmekle yaşamak arasındaki mesafem ne kadar?!
Söylediklerimin hangisini hayatım pahasına savunabiliriyorum?!
Ve belki en önemlisi, ben hakikati mi kullanıyorum, yoksa hakikat mi beni kullanıyor?!
Çünkü din de meslek hâline gelebilir.
Hakikat de kariyer malzemesi yapılabilir.
İlim de makam üretebilir.
Dindarlık da sosyal sermayeye dönüşebilir.
İnsan, Allah’ın adını kullanarak kendi dünyasını büyütebilir.
Böyle olduğunda artık ortada açık bir inkâr olmayabilir; daha incelikli bir şey olabilir : Hakikatin bilgisi vardır; fakat hakikatin bedeli ödenmez. İşte SUS PAYI budur.
Hakikati bütünüyle inkâr etmeden, onun hayatımızdan talep ettiği bedeli ödememek.
Âhireti reddetmeden âcileyi seçmek.
Hakikati sevdiğini söyleyip, hakikatin benden istediği şeyi değil, bana hemen kazandıracağı şeyi seçmek.
Kur’an’ın uyarısı tam da burada insanın içine dokunur : “Siz âcileyi seviyorsunuz ve âhireti bırakıyorsunuz.”
Mesele, dünyayı terk etmek değil, âcileyi ölçü hâline getirmemektir.
Makamı reddetmek değil; makam uğruna hakikati eğip bükmemektir.
İlimden vazgeçmek değil; ilmi hakikatin yerine koymamaktır.
Sistemin içinde bulunmak değil; sistemin ölçülerinin insanın ölçülerinin yerine geçmesine izin vermemektir.
Belki insan, sistemin içinde kalabilir ama sistemin içinde olmakla sistemin ölçüsüne göre yaşamak aynı şey değildir.
Belki de asıl mesele şudur : İnsanın sistemden çıkması değil, sistemin insanın içinden çıkması gerekir.
İşte o zaman suskunluk da başka bir anlam kazanır. Ve o zaman artık insan konuşmadığında bir bedeli korumak için değil, hikmet için susar.
Konuştuğunda ise makamını, çevresini veya konforunu korumak için değil, Hakk’ın ölçüsünü korumak için konuşur.
Ve belki gerçek özgürlük de burada başlar :
İnsan, âcile ile âhiret arasında yaptığı tercihin farkına vardığında…
Kendisine verilen sus payını kabul etmediğinde…
Hakikati bilmenin, hakikate göre yaşamanın sorumluluğunu da beraberinde getirdiğini gördüğünde…
Çünkü sonunda mesele, “hakikati biliyor musun” sorusu kadar, “bildiklerinin uğruna nelerden vazgeçebiliyorsun” sorusudur.
Ve insanın gerçek makamı, bildiği hakikatin yanında ne kadar durabildiğiyle ortaya çıkar.
Yorumlar
Yorum Gönder