TAHAMMÜL
TAHAMMÜL : FAKRIN İÇİNDE DAYANMAK
Tahammül, bir yükü taşımak; zahmet ve külfet karşısında dayanmak, kırıcı bir tepkiye hemen teslim olmamak demektir.
Buradaki “katlanma”, kumaşın katlanması gibi değildir.
İnsan bazen istemediği bir duruma, beklemediği bir söze, ağır bir davranışa veya uzun süren bir sıkıntıya maruz kalır. Bütün bunların karşısında hemen öfkelenmemek, kırıp dökmemek, işi büyütmemek için kendisini tutar fakat insanın da bir dayanma sınırı vardır.
Her insanın gücü, sabrı ve direnci aynı değildir.
Üstelik insan ilişkileri her zaman istediğimiz gibi yürümez. Bazen en yakınlarımızdan hiç beklemediğimiz tepkiler alırız.
Kırk yıl boyunca ses çıkarmadan sırtımızda taşıdığımız bir insan, bir gün : “biraz in de ben de dinleneyim” dediğimizde, olanca sözü üzerimize yağdırabilir.
Ne yapacağız?!.
Sabredeceğiz.
Ama sabır taşının da çatlayabileceğini bilerek... Çünkü sabır, insanın sınırsız bir dayanma makinesi olması değildir.
Kur'an bunu zaten insanüstü bir dayanıklılık olarak anlatmaz.
Bakara 2/214’te, kendilerinden önce yaşayan müminlerin ağır sıkıntılarla karşılaştıkları ve “öyle sarsıldıkları” anlatılır ki, sonunda Peygamber ve beraberindeki mü’minler : “Allah'ın yardımı ne zaman?!.” diyecek hâle gelirler.
Ve hemen ardından, “dikkat edin, Allah’ın yardımı yakındır.” buyrulur.
Demek ki sarsılmak, imanın bittiği anlamına gelmez.
Yorulmak, zorlanmak, yardımın ne zaman geleceğini sormak insan olmanın içindedir.
Asıl mesele, sarsıntı içinde istikâmeti kaybetmemektir.
Peki insan bunu nasıl başaracaktır?!.
Önce haddini bilerek...
İnsan fakirdir, Allah ise Ğaniyy’dir.
Kur'an bunu son derece açık söyler : “Sizler fakirsiniz; Allah ise Ğaniyy’dir. Eğer yüz çevirirseniz, yerinize başka bir topluluk getirir; sonra onlar sizin gibi olmazlar.” (Muhammed 47/38)
Buradaki fakr yalnızca malî yoksulluk değildir.
İnsan,
Varlık bakımından da fakirdir.
Güç bakımından da fakirdir.
Bilgi bakımından da fakirdir.
Sabır bakımından da fakirdir.
Hatta tahammül edebilme gücü bakımından bile fakirdir.
İnsan : “Ben dayanıyorum” derken bile, aslında kendisine verilmiş gücü kullanmaktadır.
Öyleyse, güç benden çıkıyor olabilir; fakat gücün kaynağı ben değilim.
İşte bu bilinç, tahammülü başka bir yere taşır.
İnsan artık, “ben ne kadar dayanabilirim?” diye yalnızca kendi kapasitesine bakmaz. Şunu da bilir : “Ben fakirim ve ben, bana verilen güç kadar dayanabilirim, gücümün kaynağı da Rabbimdir.”
Burada “Allah için” ifadesini de doğru anlamak gerekir.
Allah için yapılan amel, Allah’ın bir ihtiyacını karşılamak değildir.
Allah için, Allah’ın ihtiyacı için değil.
Allah’ın bizim ibâdetimize, yardımımıza, övgümüze veya tahammülümüze ihtiyacı yoktur.
O, Ğaniyy’dir.
Muhtaç olan biziz.
Dolayısıyla kulun Allah için amel etmesi, Allah’a bir şey kazandırmak için değildir.
Kul Allah için yapar; çünkü Allah’a muhtaçtır.
Ve Allah’tan yardım ister.
Allah’tan bir şey istemek, Allah’a menfaat sağlamak değildir.
Duâ, kulun fakrını; Allah’ın Ğaniyy oluşunu kabul etmesidir.
Kul : “Ya Rabbi, bana yardım et.” der. Allah’ın rızasını bile ister. Bunda bir kusur yoktur. Tam tersine, bu Allah’ın keremine, rahmetine ve Ekrem-ül Ekremîn oluşuna güvenmektir. Fakat burada amel bakımından başka bir incelik vardır : Duâda Allah’tan isteriz; amelde Allah için yaparız.
Ameli bir alışverişe dönüştürmeden...
“Ben bunu yaptım, Sen de bana şunu ver.” demeden...
Allah’ın yardımını isteriz; fakat amelimizi Allah’ın ihtiyacını karşılayan bir bedel gibi görmeyiz.
İşte burada ihlâs ortaya çıkar.
İnsan Allah için amel eder ve Allah’tan yardım bekler.
Ve bilir ki, yaptığı hiçbir şey Allah’ı zenginleştirmemektedir.
Zaten zengin olan Allah’tır; fakir olan insandır.
Böyle bir insan ağır bir yükle karşılaştığında da yalnız kendi omuzlarına bakmaz; en Güçlü’den yardım ister.
Allah o anda beklediği biçimde insana yardım etmiyor olabilir.
Bu, O’nun bizi terk ettiği anlamına gelmez. Belki bizi ağır bir imtihanın içinde çekmek istemektedir. Belki insanın sabrının, iradesinin gücünü ve istikâmetini test etmektedir. Belki de bu sıkıntının sonu, henüz göremediğimiz bir hayra açılacaktır.
Ve bazen insanın bütün gücü tükenir.
İşte o zaman da kendisini suçlamadan şunu söyleyebilmelidir : “Ya Rabbi! Bana verdiğin gücü kullandım. Gücüm yettiğince dayandım. Daha fazla güç verseydin, daha fazla dayanırdım. Fakat ben fakirim; Sen Ğaniyy’sin. Benim gücüm sınırlı, Senin gücün sınırsız. Ben elimden geleni yaptım; gerisini Sana bırakıyorum.”
Bu bir teslimiyet cümlesidir, pasiflik değildir. Çünkü,
Sabır, her şeye katlanmak değildir.
Tahammül, zulme rıza değildir.
Sabır, haksızlığı kutsamak değildir.
Sükût, her zaman fazilet değildir.
Bazen sabretmek susmaktır.
Bazen sabretmek konuşmaktır.
Bazen sabretmek affetmektir.
Bazen sabretmek mesafe koymaktır.
Bazen sabretmek, bir kötülüğe artık ortak olmamaktır. Çünkü sâlih amel, insanın kendisini yok etmesi değil; Allah’ın ölçüsünde istikâmetini korumasıdır.
Bu yüzden tahammülün sınırı vardır.
İnsanın sabrı çatlayabilir.
İnsan sarsılabilir; hatta “Allah’ın yardımı ne zaman?!” diyecek kadar zorlanabilir ama bütün bunların içinde Rabbinden kopmuyorsa, hâlâ kulluk etmektedir. Çünkü insan başıboş değildir : “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?!.” (Kıyâme 75/36)
Hayır.
İnsan başıboş değildir fakat muhtaçtır.
İşte bu ikisi birlikte düşünülmelidir :
Başına buyruk değiliz; fakat fakiriz.
Sorumluyuz; fakat güç kaynağı değiliz.
Amel ederiz; fakat Allah’ı zenginleştirmeyiz.
Allah için yaparız; Allah’tan yardım isteriz.
Ve belki tahammülün en derin anlamı da burada ortaya çıkar : Tahammül, insanın kendi gücüne güvenerek yük taşıması değil; fakrını bilerek, kendisine verilen gücü Allah’ın gösterdiği istikâmetde sonuna kadar kullanmasıdır.
İnsan elinden geleni yapar, sonra da bilir :
Ben fakirim, O Ğaniyy’dir.
Ben muhtacım, O Müstağnî’dir.
Ben isterim, O dilerse verir.
Ve kulun Huzur’da söyleyebileceği belki en sade, en temiz söz şudur : “Ya Rabbi, Senin bana ihtiyacın yoktu. Benim Sana ihtiyacım vardı. Bana verdiğin güçle, Sana yönelerek, elimden geleni yaptım. Gerisini Ğaniyy olan Sana bıraktım.”
Yorumlar
Yorum Gönder