HELÂL GIDA MESELESİ
HELÂL GIDA MESELESİ
Temiz = Tayyib.
Ama yalnızca gıda mı temiz veya temiz değil?!.
Hayır.
Su temiz olabilir veya olmayabilir.
Hava temiz olabilir veya olmayabilir.
Toprak temiz olabilir veya olmayabilir.
Bilgi temiz olabilir veya olmayabilir.
İlgi, ilişki, söz, kazanç, emek, ortam, çevre… Bunların da tayyib olanı ve habîs olanı vardır.
Çünkü insan yalnızca ağzından girenlerle beslenmez.
Boğazdan helâl ve tayyib gıda girmezse, insanın bünyesi de (kan da) bundan etkilenir. Temiz gıda temiz kan; habîs gıda habîs/kirli kan üretir. Buradaki “kanın kirlenmesi”, yalnızca biyolojik bir süreç değil; aynı zamanda insanın düşüncesini, duygusunu, iradesini ve amelini etkileyen mânevî bir kirlenmedir.
Pis bir bünye, temiz düşünce ve temiz amel üretmekte zorlanır.
Hatta insan bir süre sonra neye alışmışsa onu normal görmeye başlar. Bünye habîse alışmışsa, tayyib olana yabancılaşabilir; temiz bilgiye, temiz söze, temiz ilişkiye, temiz kazanca karşı antipati geliştirebilir.
Çünkü bünye neyle besleniyorsa ona göre şekillenir.
Helâl ve tayyib gıda, temiz bir ortamda ve temiz bir kazançla üretilmeli; temiz bünyeye de iyi gelmelidir.
Nitekim klasik fıkıh kitaplarında ilk bahislerden birinin tahâret olması boşuna değildir.
Temiz olmayan yerde namaz kılınmaz.
Tahâretin iki boyutu vardır : Hadesten tahâret ve Necâsetten tahâret.
Tahâretin karşısında ise rics, yani pislik vardır.
Kitâb, tayyib olanın karşısında habîs olanı da gösterir.
Domuz rics olarak nitelenir. İçki ve kumar da rics olarak nitelenir.
Nûr sûresinde ise habîsler ile tayyîbler birbirinden ayrılır : “Habîsler habîslere, tayyîbler tayyîblere…”
Peki, habîsi ve tayyîbi kim belirliyor?!.
Allah.
Allah bir şeye tayyib diyorsa, o gerçekten tayyibtir. Habîs diyorsa, o gerçekten habîstir.
Bu, yalnızca bir isimlendirme değildir.
Bir şeyin üzerine “temiz” etiketi yapıştırılması onu temiz yapmaz.
Bir kazanca “helâl” denilmesi de onu kendiliğinden helâl yapmaz.
Bir kova temiz suyun içine bir damla pislik karıştığında, o su artık eski hâlinde değildir.
Çünkü pislik, yalnızca görünen miktarı kadar etkili değildir; girdiği bütünü de etkiler.
HELÂLİN ADI MI, HAKİKATİ Mİ?!.
Burada daha zor bir soruyla karşılaşırız : Habîs bir düzenin içinde yaşayan insan, tayyib bir hayatı gerçekten üretebilir mi?!.
Mesele burada tek tek insanların niyetlerini yargılamak değildir. Mesele, insanın hangi düzeni beslediği ve hangi düzenden beslendiğidir.
Habîs bir düzenin yaşamasına hizmet eden, o düzenin işleyişinden sürekli nemalanan ve onun ürettiği değerleri kendi hayatının ölçüsü hâline getiren kimsenin bünyesi, zamanla o düzenin ürettiği şeylerle uyum kazanır.
Bu uyum yalnızca mideye ait değil, zihne de aittir.
İnsan neyi sürekli tüketiyorsa, yalnızca bedeni değil, düşünme biçimi de ona alışır.
Bu yüzden habîs olana alışmış bir bünye, tayyib olana karşı yabancılık hissedebilir. Hatta bir süre sonra tayyib olanı “gerçekçi değil”, “fazla idealist”, “hayatın şartlarına aykırı” görmeye başlayabilir.
İşte burada helâlin adı ile hakikati birbirinden ayrılır.
Bir insanın “bu helâldir” demesi, onu hakikaten helâl yapmaz. Çünkü helâl, insanın verdiği bir isim değil; Allah’ın koyduğu bir ölçüdür. Dolayısıyla habîs bir düzenin yaşamasına hizmet edenlerin ve o düzenden beslenenlerin, kendi düzenleriyle uyumlu olmayan bir hayatı yalnızca bazı ürünlerin üzerine “helâl” etiketi koyarak kurmaları mümkün değildir.
Helâl lokma, helâl bir hayat düzeninden bütünüyle kopuk düşünülemez.
Burada çok daha derin bir mesele ortaya çıkar : Bir insanın dindarlığı, hangi dinle uyumludur?!.
Çünkü “din” kelimesi yalnızca ibâdetlerden ibaret değildir. Din, aynı zamanda düzen, ölçü, itaat ve hayat/yaşam tarzıdır.
Eğer bir insanın gerçek hayattaki tercihleri, kazancı, ilişkileri, gücü kullanma biçimi ve başkalarıyla kurduğu düzen habîs (bozuk, kirli) bir hayat düzeniyle uyumluysa; buna rağmen dili Allah’tan, imandan ve helâlden söz ediyorsa, burada sorgulanması gereken şey yalnızca yediği lokmanın adı değil, hangi dine göre yaşadığıdır.
Böyle bir durumda kişinin Dîn-ül Qayyim veya Dîn-ül Hâlis, yani dosdoğru ve ayakta tutan, temiz ve gerçek din ile ilişkisi hakikî değil, nominal olabilir. Bu dinin adı Allah’ın dini (İslâm) olabilir; fakat hayatın ölçüsü başka bir dindir.
İşte en tehlikeli nominalizm budur : Dilin Allah ve İslâm derken, hayatın başka bir ölçüye göre işlemesi.
TEVHÎD : BİRLİK VE BÜTÜNLÜK
Tevhîd denilince çoğu zaman yalnızca Allah’ın birlenmesi anlaşılır.
Elbette tevhîdin temeli budur : Allah birdir; O’na ortak koşulmaz.
Fakat tevhîdin insan hayatındaki karşılığı da vardır.
Tevhîd, yalnızca Allah hakkında söylenen bir cümle değil; insanın hayatını da bir merkez etrafında bütünleştiren ilkedir.
Birlik, bütünlük, uyum, düzen ve tutarlılık…
Bunlar tevhîdin insan hayatındaki görünümleridir.
Bedenimize bakalım.
Vücudumuzda sayısız organ, doku ve sistem vardır. Kalp başka iş yapar, akciğer başka, karaciğer başka, böbrek başka…
Ama bunlar birbirinden kopuk ve birbirine rakip sistemler değildir.
Her biri kendi işini yaparken bütüne hizmet eder.
Kalp : “Ben tek başıma yeterim” demez.
Akciğer : “Ben daha önemliyim” demez.
Böbrek karaciğerin görevini üstlenmeye kalkmaz.
Her organ farklıdır; fakat bütünün düzeni içinde uyumludur.
İşte bedenin sağlığı, bu çokluk içindeki birlik ve uyumla mümkündür.
Bütünlüğün bozulması hastalıktır.
Öyleyse tevhîd, çokluğu yok etmek değil; çokluğu birlik içinde düzenlemektir.
Bu, insanın mânevî bünyesi için de geçerlidir.
Akıl başka, irade başka, duygu başka, beden başka yönlere çekiyorsa; söz başka, niyet başka, amel başka ise; insanın içinde ve hayatında tevhîd gerçekleşmemiştir.
Dili Allah derken hayatı başka bir ölçüye göre işliyorsa, orada da bir bütünlük problemi vardır.
İşte nominal din ile fiilî din arasındaki makasın açılması budur.
İnsan bir şeyi inanarak söyleyip başka bir şeyi yaşayabilir.
Fakat tevhîd, söz ile hayatın arasındaki mesafeyi kapatır.
İman, düşünce, niyet, irade, söz ve amel aynı merkeze doğru yöneldiğinde insanın hayatında bir tevhîd/bütünlük oluşmaya başlar.
Aynı şey dış dünyada da geçerlidir.
Gıda, üretimden bağımsız değildir.
Üretim, kazançtan bağımsız değildir.
Kazanç, emekten bağımsız değildir.
Emek, insandan bağımsız değildir.
İnsan da içinde yaşadığı düzenden bağımsız değildir.
Dolayısıyla tabağımızdaki lokmayı, onu meydana getiren bütün ilişkilerden koparıp yalnızca “bu maddenin kendisi helâl mi?” diye sormak, hayatın bütünlüğünü parçalamaktır.
Helâl gıdanın da bir tevhîdi vardır.
Toprak, su, emek, üretim, kazanç, ticaret, tüketim, insan hakkı ve çevre…
Bunların birbirleriyle ilişkisini görmeden yalnızca son ürüne bakmak, helâli parçalı düşünmektir.
Nasıl bedenin sağlığı organların uyumuna bağlıysa, hayatın temizliği de hayatı oluşturan parçaların uyumuna bağlıdır.
Helâl lokma, yalnızca ağza giren maddenin adı değildir.
O lokmanın arkasında :
Temiz bir kazanç,
Temiz bir emek,
Temiz bir ilişki,
Temiz bir üretim,
Temiz bir niyet
Ve temiz bir düzen bulunmalıdır.
Çünkü tevhîd, hayatı parçalara ayırıp her parçaya ayrı bir ölçü vermek değil, tek bir ölçüyle bütün hayatı anlamlı ve tutarlı hâle getirmektir.
İşte bu yüzden, bir bünyede iki kalp olmaz.
Bedenin tek bir bütün olması gibi, insanın hayatı da tek bir bütün olmalıdır.
Ve o bütünün merkezinde Allah’ın ölçüsü bulunmalıdır.
MAKAS NASIL KAPANIR?!.
İnsan Allah’ın dinine inandığını söyleyebilir; fakat fiilen başka bir dinin/düzenin ölçülerine göre yaşayabilir.
İşte burada nominal din ile Dîn-ül Qayyim veya Dîn-ül Hâlis arasındaki makas açılır.
Bu makas, yalnızca daha fazla bilgi edinerek kapanmaz. Çünkü mesele yalnızca bilgi değil, bağlılıktır.
İnsan hangi merkeze bağlıysa, hayatını o merkezin ölçülerine göre kurar.
Gerçek din ile fiilî din arasındaki mesafenin kapanması için önce LÂ gerekir.
Lâ!
Allah’ın ölçüsüne rakip olan her ölçüye, Hakk’ın yerine geçen her merkeze, insanı kendisine bağlayan her sahte ilâha, habîsi tayyib, zulmü adâlet, sömürüyü kazanç, çıkarı değer diye gösteren her düzene…
LÂ!
Çünkü insan aynı anda iki merkezin kulu olamaz.
Bir bünyede iki kalp olmaz.
Kalp bir merkeze bağlanır.
Bu yüzden tevhîd, yalnızca “Allah birdir” demek değil, aynı zamanda “Allah’tan başka hiçbir ölçüyü nihâî ölçü kabul etmiyorum” diyebilmektir.
İşte LÂ, bu kopuşun adıdır.
Sonra İLLALLAH gelir.
Yani boşlukta kalmak değil; sahte merkezlerden koparak tek Hakikî Merkez'e bağlanmak.
LÂ, kopuş.
İLLALLAH, yöneliş.
TEVHÎD, bütünleşme.
İşte o zaman insanın sözüyle hayatı arasındaki makas kapanmaya başlar.
O zaman “helâl” yalnızca dilde söylenen bir hüküm olmaktan çıkar; hayatın ölçüsü hâline gelir.
HELÂL SADECE TABAĞIN İÇİNDE DEĞİLDİR
Öyleyse mesele yalnızca “bu gıdanın içinde haram bir madde var mı” sorusundan ibaret değildir.
Şu sorular da sorulmalıdır :
Bu gıda hangi kazançla üretildi?!.
Hangi emekle üretildi?!.
Kimlerin hakkı gözetildi?!.
Kim sömürüldü?!
Üretim sürecinde zulüm var mıydı?!.
Bu ürün hangi ilişkiler ağının içinde üretildi?!.
Bu üretim hangi hayat düzenini büyütüyor?!.
Çünkü helâl gıda, helâl bir hayatın içinden kopartılıp tek başına değerlendirilemez.
Bu, “habîs bir düzenin ürettiği her şey otomatik olarak haramdır” demek değildir ama şunu kesinlikle söylemek gerekir : Helâlliği yalnızca ürünün maddesine indirgemek, helâlin anlam alanını daraltmaktır.
Faiz, haksız kazanç, sömürü ve zulüm gibi ilişkilerden bağımsız bir “helâl gıda” anlayışı eksik kalır.
Kur’an’ın faiz konusunda kullandığı dilin ağırlığı da burada dikkate alınmalıdır. Mesele yalnızca paranın miktarındaki bir artış değildir; borçlunun ihtiyacının ve güçsüzlüğünün bir kazanç aracına dönüştürülmesidir.
Dolayısıyla faizli, sömürücü ve zulme dayalı bir ekonomik düzenin bütün ilişkilerine katılıp sonra yalnızca tabağındaki etin veya ekmeğin üzerinde “helâl” etiketi aramak, helâlliği parçalamaktır.
Helâl, hayatın bir bölümünde uygulanıp diğer bölümlerinde askıya alınabilecek bir etiket değildir.
Helâl bir hayatın niteliğidir.
Su temiz olacak.
Gıda temiz olacak.
Kazanç temiz olacak.
Bilgi temiz olacak.
İlişki temiz olacak.
Çevre temiz olacak.
Niyet temiz olacak.
Amel temiz olacak.
Ve bütün bunların üzerinde tek bir ölçü bulunacak : Allah’ın tayyib dediğine tayyib, habîs dediğine habîs demek. Çünkü helâl, yalnızca bir etiket değil; temiz bir hayat düzenidir.
Ve asıl soru şudur : Biz yalnızca helâl gıda mı arıyoruz, yoksa helâl bir hayat mı kuruyoruz?!. Çünkü helâl gıda, temiz bünyeye; temiz bünye, temiz düşünceye; temiz düşünce de sâlih amele dönüşmelidir.
Yorumlar
Yorum Gönder