ŞÜKÜR YOKSA, ...

ŞÜKÜR YOKSA, ....

Şükür yalnızca “Elhamdülillah” demek değil, küfür de yalnızca kötü söz söylemek değil.

Meselenin daha derin bir boyutu vardır : Nimeti son tahlilde kime bağlıyor, nimetin kaynağını nerede görüyoruz?!.

Çünkü nimet ile Mün’im arasındaki gerçek bağ, insanın onu kabul edip etmemesine göre oluşmaz veya ortadan kalkmaz. Bu bağ ontolojiktir. İnsan onu koparamaz. İnsan ancak kendi bilincinde bu bağı örtebilir veya görebilir.

Şükür, zaten var olan bu bağı fark etmektir.

Nimetin içindeki Mün’im’i görmek; nimeti, imkânı ve yeteneği Veren’den bilmek; sonra da bu bilginin gereğini yaşamaktır.

Küfür ise bu bağı ontolojik olarak koparamaz; onu örter. İnsan nimeti görür fakat Mün’im’i görmez. İmkânı görür fakat imkânı vereni unutur. Kendi emeğini görür fakat emek gücünü, aklını, bedenini, sağlığını, zamanını, havayı, suyu, toprağı ve bütün bu imkânların varlığını sağlayanı hesaba katmaz.

Böylece insanın zihninde nimet ile Mün’im arasına “ben” girer.

“Ben çalıştım.”

“Ben kazandım.”

“Ben başardım.”

“Ben yaptım.”

Elbette insan çalışır, üretir, kazanır ve başarır. Şükür bunları inkâr etmez ama emeği de mutlaklaştırmaz.

İnsan kendi emeğini gerçek sebep olarak görebilir; fakat onu son sebep ve mutlak kaynak hâline getirdiğinde, nimet ile Mün’im arasındaki bağı kendi bilincinde örtmeye başlar.

Kârûnun sözü bu kopuşun çarpıcı bir örneğidir : “Bu, bana bende bulunan bir bilgi sayesinde verildi.” (Kasas 28/78)

Kârûn servetini inkâr etmiyordu. Servetinin nasıl elde edildiğine dair kendince bir açıklaması da vardı fakat nimetin kaynağını kendisinde bulunan bilgiye bağladı.

Bilgi onun olabilir; emeği onun olabilir fakat bilgiyi kullanabilme imkânı, aklı, gücü ve üzerinde tasarruf ettiği varlık dünyası yalnızca ona ait değildi.

Nimet ile Mün’im arasındaki bağ, Kârûnun bilincinde örtülmüştü.

Bugün de aynı şey daha incelmiş biçimlerde yaşanabiliyor.

Modern insan da : “Ben çalıştım, ben kazandım” diyor.

Bu cümle tek başına yanlış değildir.

Fakat cümlenin ardında, “bütün bunları son tahlilde ben var ettim” anlayışı yerleşmişse, mesele değişir.

İşte şükür ile küfür arasındaki asıl ayrım burada belirginleşir : Şükür nimeti Mün’im’e bağlar; küfür bu bağı örter.

Bu yüzden şükür yalnızca dilde değil, hayatın nispet düzeninde ortaya çıkar.

İnsan farkında olarak şükredebilir; farkında olmadan da şükür hâlinde yaşayabilir. Nimeti yerli yerinde kullanması, hakkını gözetmesi ve onu Veren’e bağlı bilmesi, şükrün fiilî biçimleridir.

Aynı şekilde küfür de yalnızca açık bir reddediş şeklinde ortaya çıkmaz. İnsan Allah’ı inkâr eden bir söz söylemeden de nimeti kendine mal ederek, Veren’i unutabilir. Böylece küfrün örtücü karakteri hayatında görünür hâle gelebilir.

Kur'an’ın iblîse söylettiği söz bu bakımdan son derece dikkat çekicidir : “... onların çoğunu şükreder bulmayacaksın.” (A'râf 7/17)

İblîs, insanın geleceğini Allah gibi bilen biri değil, insanın zaaflarını hedef alacağını ve nimeti Mün’im’den koparan bir bilinç oluşturacağını söyleyen biridir. Çünkü insanı şükürden uzaklaştırmanın en etkili yollarından biri, nimetin kendisini değil, nimetin kaynağıyla olan bağını unutturmaktır.

ŞEFÂATTE DE AYNI BAĞ VARDIR

Aynı mesele şefaatte de karşımıza çıkar.

Şefaat varsa bile şefaatçinin yetkisi kendisinden değildir.

Kur'an açıkça : “De ki : Şefaat bütünüyle Allah’a aittir.” (Zümer 39/44) der.

Dolayısıyla doğru bağ : Allah → şefaat imkânı → şefaatçi → insan şeklindedir.

Şefaatçi vardır; fakat şefaatin kaynağı ve hükmü Allah’a bağlıdır.

Bu bağ zihinde koparıldığında ise şefaatçi, Allah’ın verdiği bir imkânın taşıyıcısı olmaktan çıkar; bağımsız bir kurtarıcı gibi görülmeye başlanır.

Kur'an’ın müşriklerin sözünü aktarırken : “Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.” (Yûnus 10/18) demesi bu bakımdan düşündürücüdür.

Sorun yalnızca şefaatçiyi kabul etmek değil, şefaatçiyi Allah’tan bağımsızlaştıran bağın kurulmasıdır.

Nimet konusunda da, şefaat konusunda da aynı soru karşımıza çıkar : Son tahlilde kime bağlıyoruz?!.

Nimeti kendimize bağladığımızda kendimizi mutlak sahip sanırız.

Şefaati şefaatçiye bağımsız biçimde bağladığımızda şefaatçiyi mutlak kurtarıcı hâline getiririz.

Her iki durumda da problem aynıdır : Bağın son halkası yanlış yere bağlanmıştır.

Tevhîd ise her şeyi silmek değil, her şeyi doğru yere bağlamaktır : İnsan emeğini inkâr etmeden emeği, bilgiyi inkâr etmeden bilgiyi, şefaatçiyi inkâr etmeden şefaatçiyi, nimeti inkâr etmeden nimeti... son tahlilde de her nimeti Mün’im’e bağlamaktır.

İşte şükür budur.

Ve küfür, bu bağı değiştiremez.

Sadece örtebilir.

Bu yüzden şükür, var olan bağı görmek; küfür, var olan bağı örtmektir.

Şükür, nimeti Mün’im’den; küfür, nimeti kendinden bilmektir.

Şükür, insanı kul olarak yerli yerine koyar.

Küfür ise insanı, nimetin sahibiymiş gibi kendi nefsinin önüne çıkarır.

Beni anın/zikredin ki Ben de sizi anayım/zikredeyim. Bana şükredin, Beni tekfir etmeyin = Bana nankörlük etmeyin.” (2/152.)

Şükür yoksa, küfür var. Şükür yoksa, tekfir var. Şükür yoksa, nankörlük var.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ