ÖLÜMÜN TADI

ÖLÜMÜN TADI

Hayatın Tatları, Ölüm Ânı ve Sınamanın Sonu

“Her nefis ölümü tadacaktır.” = "Küllü nefsin zâikatü-l mevt."

Kur’an’ın ölüm hakkında kullandığı kelime son derece dikkat çekicidir :ذوق = zevk / zéwq : Tatmak.

Ölüm için “görecektir”, “bilecektir” veya yalnızca “başına gelecektir” denmez, “tadacaktır” denir.

Tatmak deyince aklımıza önce dil gelir. Oysa insanın tattığı şeyler dilden çok daha fazladır.

İnsan yalnızca,

  • Yemeğin tadını almaz.
  • Bilmenin tadını alır.
  • Farkında olmanın tadını alır.
  • Anlamanın tadını alır.
  • Vermenin tadını alır.
  • Paylaşmanın tadını alır.
  • Sevmenin ve sevilmenin tadını alır.
  • Güvenmenin tadını alır.
  • İç huzurun tadını alır.
  • Affetmenin tadını alır.
  • Bağışlanmanın tadını alır.
  • Sâlih amel işlemenin tadını alır.

Ve insanın yaşayabileceği belki de en derin tatlardan biri : O’nun tarafından bilinmenin tadıdır.

İnsan bazen bilmekten değil, bilindiğini bilmekten huzur bulur. Dolayısıyla tat, yalnızca dilde meydana gelen duyusal bir haz değil, insanın bir hakikatle kurduğu ilişkinin bütün benliğinde yaşanan karşılığıdır.

İnsan bir şeyi diliyle söyleyebilir; aklıyla bilebilir; kalbiyle hissedebilir; iradesiyle seçebilir; bedeniyle gerçekleştirebilir.

Bütün bunların her birinin bir tadı vardır.

Benim için bilmenin ve farkında olmanın tadı, en leziz yemeğin tadından daha hoş olabilir.

Demek ki “tatmak”, insanın yalnız bir organıyla değil, bütün benliğiyle yaşayabildiği bir deneyimdir.

İMANIN TADI

Bu durumda iman da yalnızca “inanıyorum” demek değildir.

İmanın tadı vardır.

İman;

  • Güvenmenin,
  • Teslim olmanın,
  • O’na dayanmanın,
  • O’na ait olduğunu bilmenin,
  • O’nun tarafından bilindiğini bilmenin tadıdır.

Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır : İman etmek ile imandan tat almak aynı şey değildir.

İnsan iman ettiğini söyleyebilir; fakat iman hayatına nüfuz etmemiş olabilir. (Bknz. 29/2 ve 10.)

Dil iman eder gibi konuşur; fakat nefis başka bir istikâmette yaşayabilir.

  • İman vardır ama güven yoktur.
  • İman vardır ama teslimiyet yoktur.
  • İman vardır ama sâlih amel yoktur.
  • İman vardır ama imanın tadı yoktur.

Oysa bütün benliğe yayılan iman, yalnızca söylenen bir söz olmaktan çıkar; yaşanan bir hakikate dönüşür.

Ve yaşanan hakikat tadılır.

AMELİN TADI

Bu yüzden sâlih amel, imanın hayattaki görünüşüdür.

İman içteki hakikat ise, sâlih amel onun hayattaki görünüşüdür.

Vermek başka, vermenin tadını almak başkadır.

İyilik yapmak başka, iyiliğin insanın içinde oluşturduğu huzuru yaşamak başkadır.

Affetmek başka, affetmenin tadını almak başkadır.

İnsan bazen bir başkasına verdiği şeyden, kendisine aldığı şeyden daha büyük bir tat alır.

Çünkü bazı tatlar sahip olmakla değil, vermekle oluşur.

KÜFRÜN SAHTE TADI

Küfrün de bir tadı olabilir.

İnsan, hakikatten uzaklaşırken kendisini bağımsız, güçlü, özgür ve yeterli hissedebilir.

Dünya ona geçici hazlar sunabilir fakat bu tat hakikatin tadı değildir.

Bu, sahte bir tattır. Çünkü insan,

  • Kendisini varlığın sahibi sanabilir.
  • Ölüm ise sahip olmadığını gösterir.
  • Kendisine yeterli olduğunu sanabilir.
  • Ölüm, muhtaç olduğunu gösterir.
  • Dünyayı kalıcı zannedebilir.
  • Ölüm, geçici olduğunu gösterir.
  • Kendi hükmünü mutlaklaştırabilir.
  • Ölüm, hükmün kendisine ait olmadığını gösterir.

Böylece küfrün dünyadaki sahte tadı, ölüm ânında acı bir hakikatle karşılaşabilir.

  • Haz, pişmanlığa;
  • Güç, çaresizliğe;
  • Sahiplik, kayba;
  • Erteleme, hasrete dönüşebilir.

Ve insan : “Rabbim! Beni geri döndür!. Belki terk ettiğim sâlih amelleri işlerim.” (Mü’minûn 23/99–100) der.

Artık insan, 

  • Daha fazla haz istemiyor.
  • Daha fazla mal istemiyor.
  • Daha fazla dünya istemiyor.
  • Daha fazla makam-mevkii istemiyor.

Sâlih amel için geri dönmek istiyor. Çünkü ölüm ânında insan, hayatın gerçek değerini görüyor.

ÖLÜMÜN TADI

İşte burada “her nefis ölümü tadacaktır” ifadesi yeni bir anlam kazanıyor.

Ölümün biyolojik gerçekliği herkes için ortak olabilir fakat ölümün tadı herkes için aynı olmayabilir. Çünkü insan ölüm ânında yalnızca ölümle karşılaşmaz, kendi hayatıyla da karşılaşır.

Bazıları için ölüm ânı selâm olabilir : “Selâmün aleyküm, tıbtüm; fedhulûhâ hâlidîn.” = “Selâm size! Hoş/iyi oldunuz; artık ona girin; ebedî kalıcılar olarak.” (Zümer 39/73)

Bazıları için ise ölüm ânı pişmanlık olabilir : “Rabbim! Beni geri döndür...”

  • Bazıları için huzur,
  • Bazıları için korku,
  • Bazıları için hasret,
  • Bazıları için acı...

Demek ki ölüm herkese gelir; fakat herkes ölümü aynı şekilde tatmaz. Çünkü insan, ölüm ânında yalnızca ölümle değil, hayatıyla da karşılaşır.

ÖLÜM DE YARATILMIŞTIR

Ölümü çoğu zaman hayatın karşısına konmuş mutlak bir son gibi düşünürüz.

Oysa Kur’ân : “O, ölümü ve hayatı yarattı...” (Mülk 67/2) der.

Dikkat edelim : Ölüm de yaratılmıştır.

Hayat nasıl yaratılmış bir olguysa, ölüm de yaratılmış bir olgudur.

Öyleyse ölüm, varlığın karşısında duran ezelî, bağımsız ve mutlak bir güç değildir.

Yaratılmış olan, Yaratan değildir.

Yaratılmış olan, Yaratan üzerinde hüküm sahibi değildir.

Bu nedenle ölümün varlığı, onun varlığın mutlak sonu olduğunu zorunlu olarak göstermez.

Aksine ölüm, Allah’ın yaratma düzeni içindeki yaratılmış bir olgu ve eşik olarak karşımıza çıkar.

ÖLÜM, SINAMANIN SINIRIDIR

Mülk sûresinin aynı âyetinde ölüm ve hayatın neden yaratıldığı da söylenir : “Hanginizin amel bakımından daha güzel olduğunu sınamak için...”

Demek ki hayatın içinde bir sınama vardır.

Ve ölüm, bu sınamanın ilelebet sürmemesi için konulmuş sınır olarak da anlaşılabilir. Çünkü sınama sonsuza kadar sürseydi, artık sınama olmaktan çıkardı.

Sınamanın,

  • Bir başlangıcı vardır.
  • Bir süresi vardır.
  • Bir ameli vardır.
  • Ve bir sonucu vardır.

Bu bakımdan ölüm, sınamanın sonudur fakat buradan şu sonucu çıkarmak gerekmez : Sınav bittiyse varlık da biter.

Hayır.

Sınav biter; varlık bitmek zorunda değildir.

Ölüm, hayatın anlamsızlaşması değil; hayatın sonuçlanabilir bir sınama olmasını mümkün kılan sınırdır.

Böylece :

  • Hayat yaratılmıştır.
  • Ölüm yaratılmıştır.
  • Hayat sınamadır.
  • Ölüm sınamanın sınırıdır.

Ve sınamanın bitmesi, varoluşun mutlak biçimde sona ermesi demek değildir.

ÖLÜM SON DEĞİLSE...

“Her nefis ölümü tadacaktır.”

Tatmak bir deneyimdir.

Deneyim ise bir deneyimleyeni gerektirir.

Öyleyse ölümün deneyimlenmesi, ölümün mutlak yokluk olarak anlaşılmasını problemli hâle getirir. Çünkü mutlak yoklukta ne deneyim vardır ne de deneyimleyen.

Bu nedenle ölüm, varlığın mutlak sona erişinden ziyade bir eşik olarak düşünülebilir. Fakat sınırımızı da bilmeliyiz : Ölümün son olmadığını söylemek başka, ölüm sonrasının mahiyetini kendi tasavvurlarımızla doldurmak başka şeydir.

Vahyin bildirdiğini biliriz; bilmediğimiz yerde susarız.

HAYATIN BÜTÜN TATLARI

Belki de ölümün asıl sorusu : “Nasıl öleceğim” değildir.

Asıl soru ; “Ben bugün neyin tadını alarak yaşıyorum?!.”

  • Bilmenin mi?
  • Farkında olmanın mı?
  • Vermenin mi?
  • Sevmenin ve sevilmenin mi?
  • İç huzurun mu?
  • Sâlih amelin mi?
  • O’nun tarafından bilinmenin mi?
  • Yoksa geçici hazların mı?

Çünkü insan hayatı boyunca yalnızca yaşamaz, tatlar biriktirir.

Ve ölüm ânında insan, belki de hayat boyunca biriktirdiği bu tatların hakikatiyle karşılaşır.

Bu yüzden hayat, ölümün tadını hazırlar.

Ölüm, hayatın tadının hakikatini açığa çıkarır.

Ve insanın kendisine bugün sorması gereken soru belki de şudur : Ben ölümü tattığımda, hayatım boyunca neyin tadını almış olduğumu anlayacak mıyım?!.

Çünkü ölüm ânında artık ne olduğumuzu söylemek değil, ne olmuş olduğumuzla karşılaşmak vardır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ