MAKAM

MAKAM

Makam denildiğinde üç temel anlamla karşılaşırız :

1. Durulacak, bulunulacak yer veya konum.

2. Yüksek mevki, mertebe.

3. Musikide belirli bir ses düzeni.

İlk bakışta birbirinden farklı görünen bu anlamların ortak noktasında konum vardır : Bir şeyin belirli bir düzen ve ölçü içerisindeki yeri.

Kelimenin kök alanı ق و م = q-w-m; temel fiil قام kâme’dir : Kalkmak, ayağa durmak, doğrulmak.

Bu kökten :

قُمْ = Kum : Kalk!

إقامة = İkâme : Ayağa kaldırmak, ayakta tutmak

استقامة = İstikâmet : Dosdoğru durmak, doğrulmak

مقام = Makam : Durulan, bulunulan konum gibi kelimeler türer.

Dolayısıyla makamı yalnızca “mevkii” olarak değil, insanın nerede ve nasıl durduğu üzerinden düşünmek mümkündür.

MAKAMI KİM BELİRLER?!.

Asıl soru budur.

Dünya hayatında insanlara makam verenler vardır.

• Bir kurum makam ihdas eder.

• Bir devlet makam verir.

• Bir toplum bir makamı tanır.

• Bir insan başka bir insana makam verebilir.

Fakat burada önemli bir ayrım vardır : Makamda bulunmak, makamın sahibi olmak değildir.

Bir insan yüksek bir makamda bulunabilir; fakat o makamın mülkü ona ait değildir.

Çünkü mülkün gerçek sahibi Allah’tır.

Öyleyse insanın verdiği makam, en fazla geçici bir yetki, görev veya konum olabilir.

Asıl mesele ise şudur : Makamın sahibi kimse, makamın nihâî ölçüsünü de o belirler.

MADDÎ MAKAM VE MÂNEVÎ MAKAM

Toplumsal ve idarî makamlar hiyerarşiktir. Biri diğerinden yüksek olabilir fakat yüksek makam, yüksek değer demek değildir.

Bir insan toplumda çok yüksek bir makama sahip olabilir; fakat bu makam onun Rabbi katındaki değerini belirlemez. Çünkü maddî makam ile mânevî makam aynı şey değildir.

Maddî makam, insanın insanlar arasındaki konumudur.

Mânevî makam ise, insanın Rabbi katındaki değeridir, konumudur.

Bu nedenle makamı yalnızca yukarı doğru çıkan bir hiyerarşi olarak görmek eksiktir.

Asıl soru : İnsan hangi makamda bulunuyor’dan önce, insan o makamda hangi ölçüyle, niçin/ne için duruyor, sorusudur.

MAKAMIN ÖLÇÜSÜ

Allah insana mânevî makamını keyfî biçimde belirlemez.

• Ölçüyü koyar.

• Ölçüyü bildirir.

• İnsana neyin doğru, neyin yanlış olduğunu gösterir.

• İnsana ne yapması gerektiğini söyler.

İşte buna din denir.

Sonra da insanı bu ölçü karşısındaki iradesi ve ameliyle baş başa bırakır. Dolayısıyla burada keyfî bir değerlendirme yoktur.

• Ölçü vardır.

• Ölçü bildirilmiştir.

• İrade insana verilmiştir.

• Amel seçimin görünür hâlidir.

• Makam ise bu ilişkinin sonucudur.

Allah objektiftir. Çünkü insanı değerlendirmeden önce ölçüyü bildirir. İnsan da kendisini bu ölçüye göre hazırlar.

Bu yüzden Allah, önce makamın şartlarını söyler; sonra da insan o makama lâyık olup olmamayı kendi tercihlerinin ve amellerinin içinde belirler.

İKÂME VE MAKAM

Burada salâtı ikâme etmek ile makam arasındaki etimolojik ve epistemolojik bağ önem kazanır.

İkâme ve makam aynı قام kök alanında buluşur.

İkâme, bir şeyi ayağa kaldırmak ve ayakta tutmaktır.

Makam, durulan veya bulunulan konumdur.

O hâlde salâtın ikâmesi, yalnızca belli vakitlerde yapılan bir görevin tamamlanması olarak anlaşılmamalıdır.

Salâtın edâsı vakitlidir ama ikâmesi hayatîdir.

Salât belli vakitlerde edâ edilir fakat salâtın getirdiği ölçü, istikâmet, sorumluluk ve kulluk bilinci insanın hayatının diğer alanlarına taşınmıyorsa, salât henüz bütün hayatı kuşatacak biçimde ikâme edilmiş olmayabilir. Çünkü salât vakitlere sığdırılabilir ama ikâme hayata yayılır.

İşte burada makamla bağlantı kurulur.

İkâme edilen şey, insanın hayatında ayakta durur.

Ve insanın hayatında neyin ayakta durduğu, onun hangi istikâmette bulunduğunu gösterir.

İSTİKÂMET 

Makam, nerede durduğumuzu; istikâmet, hangi yönde olduğumuzu gösterir.

İnsan yüksek bir makamda bulunabilir; fakat istikâmet üzere olmayabilir.

Bir makamın yüksekliği, o makamda bulunan insanın doğruluğunun kanıtı değildir.

Bu yüzden mânevî açıdan önemli olan yalnızca makamın yüksekliği değil, makamın ölçüsüdür.

İnsan Allah’ın koyduğu ölçü üzere doğruldukça müstakîm olur.

Salâtı ikâme etmek de bu istikâmetin hayat içinde sürekli hâle gelmesine katkıda bulunur.

Böylece : Kalkmak → Ayakta durmak → Ayakta tutmak → İstikâmet üzere durmak → Makam kazanmak aynı kök alanının farklı anlam katmanlarında birbirine bağlanır.

HAMDIN İNSANA DÖNÜŞÜ

Burada hamd meselesi de önemlidir.

Allah zaten yücedir.

İnsanın Allah’ı hamdetmesi O’nun yüceliğine hiçbir şey eklemez fakat insanın O’nu hamdetmeye ihtiyacı vardır. Çünkü insan Allah’ın yüceliğini tanıyıp ikrar ettikçe, kendi yerini doğru belirlemeye başlar.

Sözle hamd başlangıçtır.

Fiille hamd ise bu ikrarın hayata dönüşmesidir.

İnsan Allah’ın yüceliğini yalnızca diliyle değil; sözleri, tercihleri, ilişkileri, adâleti, emaneti, sorumluluğu ve hayatı ile tanımalı ve görünür kılmalıdır.

Allah’ı yüceltmek, O’nun zaten sahip olduğu yüceliğe bir şey eklemek değildir.

Allah’ın yüceltilmesi Allah için değil, insan içindir.

Hamd eden insan, değişir.

Hamd eden insan, kendi konumunu yeniden belirler.

Hamd eden insan, kendisini mülkün sahibi değil, Mülkün Sahibinin kulu olarak görür.

Bu nedenle hamd yalnızca dilde kalan bir övgü değildir.

Hamd, Allah’ın yüceliğini tanımak, ikrar etmek ve bu ikrarı hayatla doğrulamaktır.

MAHMÛD

Burada Mahmûd anlam kazanır.

Hamd ile Mahmûd, aynı ح م د anlam alanında buluşur.

Mahmûd, övülmüş; övgüye değer bulunmuş olandır fakat insan kendisini övülmüş ilan ederek Mahmûd olmaz.

Bir insanın kendisine verdiği paye, Rabbi katındaki değerinin ölçüsü değildir. Çünkü mahmûd olmak, makamın Sahibinin değerlendirmesine bağlıdır.

İnsan burada Rabbini hamd eder. Rabbi de insanı Emrine uyduğu ölçü düzeyine göre över = hamd eder. Makâm-ı Mahmûd, yüksek övgü/hamd düzeyidir.

Böylece Makâm-ı Mahmûd, insanın kendisine verdiği bir makam değil; Rabbi katında mahmûd bulunduğu makamdır.

MAHМÛD, MUHAMMED, AHMED

Mahmûd, Muhammed ve Ahmed, aynıح م د   حمد kök alanının farklı türevleridir.

Aralarında ortak olan anlam alanı hamd ve övgüdür; fakat birbirlerinin morfolojik eş anlamlıları değildirler.

Bu kelimeler, hamdın farklı yönlerini ve niteliklerini taşıyan isim ve sıfat biçimleridir.

Dolayısıyla Makâm-ı Mahmûd ifadesindeki “mahmûd”, basitçe dünyevî anlamda “övülmüş bir mevki” demek değildir. Buradaki mesele değerdir.

Kim tarafından değerli bulunulduğu?!.

İnsanlar tarafından mı?!.

Hayır.

Makamın ve mülkün Sahibi tarafından.

MAKÂM-I MAHMÛD’A HAZIRLIK

Makâm-ı Mahmûd, insana hiçbir hazırlık gerektirmeden verilen bir paye gibi düşünülemez.

Kur'an, bu makamı zikrederken insanın kendisini hazırlamasına ilişkin bir yol da gösterir : Gece kalkış/teheccüd, Kur'an’la ilişki ve salâtın her ân ve her yerde ikâmesi.

Demek ki makamın niteliğini Makamın Sahibi bilir ve bildirir.

İnsan ise o makama hazırlanır.

İnsan burada pasif değildir.

• Allah ölçüyü koyar.

• İnsan irade eder amel eder ve kendisini dönüştürür.

Ve sonunda insanın Rabbi katındaki değeri, bu ölçüyle kurduğu ilişkiye göre ortaya çıkar.

MAKAMDA BULUNMAK, MAKAMA LÂYIK OLMAK DEĞİLDİR

Dünyada makam sahibi olmak kolayca mümkündür.

• Atanırsın.

• Seçilirsin.

• Yükselirsin.

• Bir unvan alırsın.

• Bir koltuğa oturursun.

Fakat bunların hiçbiri tek başına seni Mahmûd yapmaz. Çünkü makam insanın eline geçebilir; değer insanın eline geçmez.

İnsan makamını başkalarından alabilir fakat Rabbi katındaki değerini kendisi tayin edemez.

Bu yüzden makamda bulunmak başka, makama lâyık olmak başkadır.

SONUÇ

Makam, yalnızca oturulan bir koltuk değildir; makam, durulan yerdir.

İkâme, neyi ayakta tuttuğumuzdur.

İstikâmet, hangi yönde durduğumuzdur.

Hamd, kimin yüceliğini tanıdığımızdır.

Mahmûd ise kimin katında değerli bulunduğumuzdur.

İnsan dünyada bir makama gelebilir fakat dünyadaki makamı onu Rabbi katında yükseltmeyebilir. Çünkü maddî makamı insanlar verebilir; mânevî makamı insanlar veremez.

Makamı insan talep edebilir; makamın ölçüsünü insan koyamaz.

• Makamın sahibi Allah’tır.

• Ölçü O’nundur.

• Mülk O’nundur.

• Emir/Hüküm O’nundur. 

• Din O’nundur.

İnsan ise kendisine verilen iradeyle bu ölçü karşısında konumunu belirler.

Bu yüzden asıl soru, “hangi makamdayım” değil, “makamın Sahibinin belirlediği ölçüye göre bu makamda nasıl duruyorumdur.” Çünkü insanın Rabbi katındaki makamını belirleyen, dünyadaki koltuğu değil; o ölçü karşısındaki duruşu, iş yapışıdır.

Ve Makâm-ı Mahmûd için, burada Rabbini hamd eden, O’nun ölçüsünü hayatında = işinde, makamında ikâme eden ve istikâmet üzere duran = yamulmayan insan, yarın Rabbi katında mahmûd bir makam umabilir.

• Makamın Sahibi ölçüyü koyar.

• İnsan o ölçüye göre yaşar.

• Makam da buna göre belirlenir.

İki kere iki dört.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ