HADDİNİ BİLMEK

HADDİNİ BİLMEK : FECRDEN FÜCÛRA, HUDÛDULLAHTAN İSTİKÂMETE 

Sınırın değil, istikâmetin dili

Modern insan “sınır” dediğinde çoğu zaman zihninde bir çizgi canlandırır : Bir alanın içi, dışı ve ikisini ayıran fizikî bir hat.

Oysa Kur’an’ın hudûdullah kavramını yalnızca böyle anlamak, kavramın ahlâkî ve mâ’nevî boyutunu kaybetmektir.

Hudûdullah bir hapishane duvarı değildir.

İnsanın önüne çekilmiş, hareket alanını daraltan, gelişmesini engelleyen mekânsal sınırlar değildir. Allah’ın insan için belirlediği hak, ölçü, sorumluluk ve yetki çerçevesidir.

Bu nedenle hudûdu bilmek, insanın kendisini küçültmesi değildir.

Haddini bilmek, insanın ne kadar ileri gidebileceğini değil, hangi istikâmette yürümesi gerektiğini bilmektir.

Çünkü sınır ile istikâmet birbirinin karşıtı değildir.

Bir yönün anlamlı olabilmesi için bir ölçüye ihtiyaç vardır. İstikâmet, sınırsızlık değil; doğru yöne yönelmişliktir.

Bu yüzden hudûdullah insanın hareket alanını değil, hareketinin ahlâkî istikâmetini belirler.

FECR VE FÜCÛR : AYNI KÖK, FARKLI İSTİKAMET

Kur’an'da ف ج ر = f-c-r kökü, “yarmak, çatlatmak, açmak” anlam alanına sahiptir.

Bu kökten gelen fecr, karanlığın yarılıp aydınlığın ortaya çıkmasıdır.

Gecenin karanlığı yarılır.

Bir eşik aşılır.

Nûr görünür.

Bu yüzden Fecr, yalnızca günün belirli bir vakti olarak değil, insanın hakikat karşısındaki dönüşümünü düşünmek için de güçlü bir Kur’anî imgedir.

Fecr, karanlığın yarılıp nûra açılmasıdır. Aynı kökten gelen fücûr ise başka bir istikâmete yönelir.

Fücûrda da bir “yarma” vardır; fakat bu kez yarılan, karanlık değil hadddir.

İnsan ölçüyü yarar.

Haddi aşar.

Hakkı yerinden eder.

Böylece aynı kökün iki farklı yönü ortaya çıkar :

Fecr : Yarılma, nûra açılma.

Fücûr : Yarılma, haddi aşma.

Demek ki mesele yalnızca “yarılmak” değildir.

Asıl mesele, yarılmanın hangi istikâmete olduğudur.

HUDÛDULLAH VE TAKVÂ

Kur’an, insanı başıboş bırakmaz.

İnsanı mâ’nen hapseden duvarlar da örmez.

Hudûdullah, insanın Allah, kendisi, diğer insanlar ve bütün varlık karşısındaki konumunu belirleyen ilahî ölçüdür.

Bu ölçüyü gözetmenin Kur’an’daki temel kavramlarından biri takvâdır.

Takvâ, yalnızca korkmak değildir.

İnsanın kendisini koruması, ölçüyü gözetmesi ve istikâmetini kaybetmemesidir.

Bu açıdan takvâ, hudûdu gözeterek istikâmeti korumaktır.

Buna karşılık fücûr, hudûdu yararak ölçünün dışına çıkmaktır.

Dolayısıyla takvâ ile fücûr, insanın önündeki iki ahlâkî istikâmeti gösterir.

Kur’an bunu Şems sûresinde son derece çarpıcı biçimde ifade eder :

فَأَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوَاهَا = “Ona fücûrunu ve takvâsını ilham etti.” (91/8.)

İnsanın içinde hem fücûra hem takvâya ilişkin bir imkân vardır fakat Kur’an insanın yerine seçim yapmaz.

Ardından şöyle buyurur :

قَدْ أَفْلَحَ مَن زَكَّاهَا * وَقَدْ خَابَ مَن دَسَّاهَا = “Onu arındıran kurtuluşa ermiş; onu kirleten ise hüsrana uğramıştır.” (91/9-10.)

Öyleyse insan yalnızca kendisine verilen imkânlardan ibaret değildir.

Hangi istikâmeti beslediğiyle de kendisini inşâ eder.

HADDİNİ BİLMEK NEDİR?!.

“Haddini bilmek” modern dilde zaman zaman küçültücü bir ifadeye dönüşmüştür. Sanki insana, “yerini bil, fazla ileri gitme” denmektedir. Oysa Kur’anî anlam çerçevesinde mesele bu değildir.

Haddini bilmek, insanın kendi ontolojik ve ahlâkî konumunu bilmesidir.

İnsan kuldur; Allah değildir.

İnsan bilgisi sınırlıdır; mutlak bilgi sahibi değildir.

İnsan güce sahiptir; fakat gücün mutlak sahibi değildir.

İnsan irade sahibidir; fakat iradesini hakikatin yerine koyamaz.

İnsan mülk üzerinde tasarruf edebilir; fakat mülkün mutlak sahibi değildir.

İşte haddini bilmek, insanın kendisini küçültmesi değil, kendisini doğru yere yerleştirmesidir.

Bu nedenle haddini bilmek “daha az ol” demek değil, “kendini olduğundan başka bir şey sanma” demektir.

Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü insanı kemâle götüren şey, hudûdun ortadan kalkması değildir.

Kemâl, doğru ölçü içinde açılabilmektir.

ZULM, KÜFR VE HUDÛD

Burada zulm ve küfr kavramları da yerini bulur.

Bunları birbirinin tam karşılığı olarak görmek doğru değildir.

Küfr, hakikati örtme yönünü öne çıkarır.

Zulm, hakkı ve ölçüyü yerinden etme yönünü.

Biri örtmedir; diğeri yerinden etmedir fakat birbirlerini besleyebilirler.

Hakikat örtüldüğünde ölçü kaybolabilir.

Ölçü kaybolduğunda zulüm derinleşebilir.

Zulüm derinleştikçe insan hakikatten daha fazla uzaklaşabilir.

Böylece :

Küfr, hakikati örter.

Zulm, ölçüyü bozar.

Fücûr, haddi yarar.

Ve sonuçta insan zulümâta doğru sürüklenir.

Buna karşılık Fecr, karanlığı yararak nûra açılır.

Bu yüzden iman ile inkârı yalnızca zihinsel bir “kabul-ret” ikiliği olarak düşünmek eksik kalabilir.

İman, insanın istikâmet kazanmasıdır.

İnkâr ise hakikatin üzerini örterek istikâmetin bozulmasına yol açabilir.

KUR’AN VE FECR

Burada Kur’an ile Fecr arasındaki ilişki özellikle dikkat çekicidir.

İsrâ sûresi 78. âyette :

وَقُرْآنَ الْفَجْرِ ۖ إِنَّ قُرْآنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُودًا buyrulur.

“Fecr Kur’anı” ifadesi, Fecr ile Kur’an arasında doğrudan bir bağ kurar.

Bizim kurduğumuz kavramsal çerçevede Fecr artık yalnızca astronomik bir vakit değildir.

Kur’an, insanın karanlığını yararak nûra açılmasına vesile olan ilahî hitaptır. Fakat burada kritik soru şudur : Kur’an bize geliyor; peki biz Kur’an’ın açtığı Fecr’e açılıyor muyuz?!.

Kur’an’ı okumak başka, Kur’an’ın insanı değiştirmesine izin vermek başka.

İnsan Kur’an’ı dilinden geçirebilir ama hayatından geçirmeyebilir.

Kur’an insanın karanlığını yarmaya gelirken insan, kendi karanlığını korumak için Kur’an’ı bile kullanabilir.

Bu durumda Kur’an okunur; fakat Fecr doğmaz.

AYNI KUR’AN, FARKLI SONUÇ

İsrâ sûresi 82. âyet bu noktada son derece çarpıcıdır :

وَنُنَزِّلُ مِنَ الْقُرْآنِ مَا هُوَ شِفَاءٌ وَرَحْمَةٌ لِّلْمُؤْمِنِينَ ۙ وَلَا يَزِيدُ الظَّالِمِينَ إِلَّا خَسَارًا

"Kur’an mü'minler için şifâ ve rahmettir; fakat zâlimlerin yalnızca hüsranını artırır."

Kur’an, aynı Kur’an fakat farklı karşılaşma. Çünkü Kur’an’ın insandaki etkisi, insanın hakikat karşısındaki konumundan bağımsız değildir.

Mü'min için Kur’an → kabul → istikâmet → şifâ ve rahmet.

Zâlim için Kur’an → direnç → ısrar → hüsranın artması.

Buradaki “artırma” önemlidir.

Kur’an zâlimi sebepsiz yere zâlim hâle getirmez; onun içinde bulunan yönelişi daha görünür hâle getirir ve sonucunu artırır.

Bu yüzden şöyle diyebiliriz : Kur’an’ın sesi herkese ulaşabilir; fakat herkeste aynı yönde yankılamaz.

FECR Mİ, FÜCÛR MU?!.

İnsan hayatı bu iki hareket arasında sürekli bir tercihle karşı karşıyadır.

Fecr : Karanlığı yarar, nûra açılır.

Fücûr : Haddi yarar, ölçüyü taşırır.

Takvâ : Hudûdu gözetir, istikâmeti korur.

Zulm : Ölçüyü yerinden eder, karanlığı derinleştir.

Burada insanın önündeki mesele, “sınırlı mı sınırsız mı olacağım?!.” değildir. Asıl mesele : Hangi ölçüyle ve hangi istikâmette yaşayacağımdır. Çünkü insanın gerçek özgürlüğü, her istediğini yapabilmesi değildir. Neyi istemesi gerektiğini ve istediği şey karşısında nerede duracağını bilebilmesidir.

Bu da bizi yeniden haddini bilmeye götürür.

SONUÇ : SINIRIN İÇİNDE DEĞİL, İSTİKÂMETİN ÜZERİNDE

Hudûdullah insanın önüne çekilmiş bir duvar değildir.

Hudûdullah, insanın istikâmetini belirleyen ilahî ölçüdür.

Takvâ bu ölçüyü gözetir.

Fücûr onu yarar.

Zulm hakkı yerinden eder.

Küfr hakikati örter.

Fecr ise karanlığı yararak nûra açılır.

Dolayısıyla haddini bilmek, kendini sınırlamak değil, kendini doğru ölçüye yerleştirmektir.

Hudûdu bilmek, mekânsal bir hapishaneye girmek değil, istikâmeti kaybetmemektir.

Kemâl, hudûdun yokluğu değil, doğru ölçü içinde sürekli açılabilmektir.

Ve belki bütün metnin özeti şudur :

Fecr, karanlığı yarıp nûra açılmaktır.

Fücûr, haddi yarıp ölçüyü aşmaktır.

Takvâ, hudûdu gözeterek istikâmeti korumaktır.

Haddini bilmek ise insanın kendisini Allah’ın yerine koymadan, kendisine verilmiş imkânları doğru istikâmette sonuna kadar gerçekleştirmesidir.

Sınır insanın karşısındaki duvar değildir.

Hudûdullah, insanın içindeki ölçüdür.

Ve insanın meselesi, o ölçü içinde küçülmek değil; o ölçüyle nûra doğru kemâle yürümektir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ