HAYATI DÖNÜŞTÜREN NAMAZ = SALÂT
HAYATI DÖNÜŞTÜREN NAMAZ
Namazı yalnızca belirli vakitlerde yapılan beden hareketleri olarak görmek, onun anlamını daraltmaktır.
Namazda Allah’ın kelâmı insanın ağzından seslendirilir. İnsan Allah’ın yerine konuşmaz; Allah’ın kelâmını kendi sesiyle okur. İşte burada kıraat başlar; fakat mesele, yalnızca okumak değildir. Çünkü okunan kelâmın insanın içinde karşılık bulması, insan tarafından anlaşılması, sindirilmesi ve insanı harekete geçirmesi gerekir.
Bu noktada dört kavram birbirini tamamlar :
Kıraat, ağızda başlar.
Tertîl, içeride derinleşir.
Tilâvet, bütün bedene yayılır.
İkâme, hayatta görünür.
Kıraat : Kelâmı ağızdan geçirmek.
Kıraat, Allah’ın kelâmını okumaktır ama yalnızca harfleri seslendirmek değildir. İnsan namazda Allah’ın kelâmını kendi ağzından geçirir; böylece ilâhî kelâm insanın sesiyle, insan üzerinden dünyaya yeniden taşınır. Ancak ağızdan çıkan söz, henüz hayatın sözü hâline gelmiş değildir.
Kıraat başlangıçtır.
Tertîl : Kelâmı sindirmek
Kur’an, “Kur’an’ı tertîl üzere oku” der.
Tertîl, aceleyle tüketilen bir okuma değildir. Kelâmı ağır ağır, ölçülü, düzenli ve sindire sindire okumaktır. Çünkü insanın ağzından geçen her söz, insanın içine aynı ölçüde yerleşmez.
Tertîl, kelâm ile insan arasındaki mesafeyi kapatır.
Kıraat, kelâmı ağza getirir; tertîl kelâmın insanın içine girmesine imkân verir.
Tilâvet : Kelâmın peşinden gitmek
Tilâvet ise yalnızca okumak değildir.
Kök anlamındaki “peşinden gitme, takip etme” boyutuyla düşünüldüğünde tilâvet, insanın okuduğu kelâmın peşinden yürümesini ifade eder.
Bu yüzden tilâveti, Allah’ın kelâmını bütün organlarla okumak şeklinde anlayabiliriz.
Artık sadece dil okumaz. Göz görür, kulak işitir, akıl düşünür, kalp yönelir, el uzanır, ayak yürür.
Ve insan, okuduğu kelâmın peşinden gitmeye başlar.
İkâme : Kelâmı hayatta ayağa kaldırmak
Son aşamada ise ikâme vardır.
İkâme, yalnızca bir şeyi yapmak değil; onu ayağa kaldırmak, kurmak, işler hâle getirmek ve sürdürmektir.
Bu nedenle salâtı ikâme etmek, salâtı yalnızca belirli vakitlerde yerine getirmekten daha geniş bir anlam taşır.
Salâtın namazdaki kelâmı, namazın dışındaki hayatta da karşılık bulmalıdır.
İşte burada namaz, ritüelden hayata geçer.
Kıraat, kelâmı ağızdan geçirir.
Tertîl, kelâmı içeride derinleştirir.
Tilâvet, insanı kelâmın peşinden yürütür.
İkâme, kelâmı hayatta ayağa kaldırır.
Peki ya! kılınan namaz, kılanı dönüştürmüyorsa?!.
İşte asıl soru budur.
Namazın insanı dönüştürme imkânına sahip olması başka şeydir; insanın o imkânı gerçekleştirmesi başka şey.
Kur’an, “şüphesiz salât fahşâdan ve münkerden alıkoyar” der.
O hâlde insan namaz kılıyor, fakat namazın ardından hayatında aynı kötülükleri sürdürüyorsa, burada durup düşünmek gerekir.
Burada sorun Allah’ın kelâmında değil, kelâm ile hayat arasındaki kopukluktadır. Çünkü insanın ağzı Allah’ın kelâmını okuyabilir; fakat hayatı o kelâmı yalanlayabilir.
Kıraat vardır; fakat ikâme yoktur.
Ağız konuşmaktadır; fakat hayat susmaktadır.
Kur’an’ın Mâûn sûresindeki uyarısı da tam burada çarpıcıdır. Orada namaz kılanlardan söz edilir; fakat onların yetimi itip kakması, yoksulu gözetmemesi, gösteriş yapması ve en küçük yardımı bile esirgemesi eleştirilir. Demek ki mesele yalnızca namaz kılmak değil, namazın insanı hayatında neye dönüştürdüğüdür.
Bu nedenle “ben namaz kılıyorum” cümlesinin yanında daha zor bir soru durmaktadır : “Ben salâtı ikâme ediyor muyum?!.” Çünkü namaz insanın ağzında başlayıp hayatında sona ermiyorsa, orada bir kopukluk vardır.
Allah’ın kelâmını namazda okuyup hayatında konuşturmamak mümkündür.
İnsan, âyeti okuyabilir ama âyetin gösterdiği istikâmette yürümeyebilir.
İnsan, secde edebilir ama hayatında kibri terk etmeyebilir.
İnsan, “iyyâke na’budu” diyebilir ama hayatını başka ölçülerin emrine verebilir.
İnsan, “Mâliki yevmi-d dîn” diyebilir ama hesap vereceğini unutmuş gibi de yaşayabilir.
İşte namazın en büyük imtihanı burada başlar : Okuduğum kelâm, yaşadığım hayata dönüşüyor mu?!.
Dönüşmüyorsa, “namazın kendisi işe yaramıyor” demek yerine, önce şu soruları sormak gerekir :
Kıraat var mı?!.
Tertîl var mı?!.
Tilâvet var mı?!.
Ve nihayet ikâme var mı?!.
Çünkü namazın amacı yalnızca insanı belli bir süreliğine Allah’ın huzurunda bulundurmak değil; insanı o huzurun sorumluluğuyla hayata geri göndermektir. Daha doğrusu namaz, kılana her ânın Allah’ın huzuru olduğunu fark ettirmektir.
Namazdan çıkan insan, namaza girmeden önceki insanla aynı kalıyorsa, üzerinde düşünülmesi gereken şey namazın kendisinden önce, namazla hayat arasındaki ilişkidir.
Namaz, hayatı terk etmek için değil; hayatı Allah’ın kelâmıyla yeniden kurmak için vardır.
Kıraat ağızda başlar.
Tertîl içeride derinleşir.
Tilâvet bütün bedene yayılır.
İkâme hayatta görünür.
Ve nihayet Allah’ın kelâmını yalnızca okumak yetmez. Onu düşünmek, sindirmek, onun peşinden gitmek ve onu hayatta ayağa kaldırmak gerekir.
İşte o zaman namaz, yalnızca kılınan bir ibâdet olmaktan çıkar; hayatı dönüştüren ve ikâme edilen bir salât hâline gelir.
Yorumlar
Yorum Gönder