ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI

ÇAĞIN KAYBOLAN ÇOCUKLARI

Kaybolmak iki anlama gelir :

1. Yolunu bulamamak.

2. Ortalıkta görünmemek.

Fakat insan ortalıkta göründüğü hâlde de kaybolabilir.

Bugün milyonlarca çocuk gözümüzün önünde.

• Okullardalar.

• Evlerdeler.

• Sokaklardalar.

• Ekranların başındalar.

• Görünüyorlar.

Ama önemli bir kısmı nereye gideceğini bilmiyor.

İşte çağımızın büyük trajedilerinden biri budur : Çocuklarımızı kaybetmiyoruz; onları kaybolmuş hâlde büyütüyor, okutuyoruz.

FİRAVUNUN ÇOCUKLARI

Hz. Mûsâ’nın dünyasında Firavun, İsrailoğullarının erkek çocuklarını öldürtüyordu. Çocuklar daha doğmadan, daha büyümeden, daha kendi yollarını bulamadan hedef hâline getiriliyordu.

Firavunun zulmü açıktı : İsrailoğullarının çocuklarının bedenini ortadan kaldırmak.

Bugün ise başka bir durumla karşı karşıyayız.

Bugün, çocukların önemli bir bölümünü fiziksel olarak = bedenen koruyoruz; İsrail’in Filistinli çocukları katletmesi hariç.

• Onları büyütüyoruz.

• Okutuyoruz.

• Besliyoruz.

• Giydiriyoruz.

• Onlara meslek kazandırmaya çalışıyoruz.

Fakat çoğu zaman onlara şu temel sorunun cevabını veremiyoruz : “Nereye gidiyoruz?!.”

Çocuğun bedenini koruyoruz ama istikâmetini koruyamıyoruz.

Onu hayata hazırlıyoruz ama hayatın ne için olduğunu söylemekte zorlanıyoruz.

• Bilgi veriyoruz.

• Beceriler kazandırıyoruz.

• Sınavlara hazırlıyoruz.

• Meslek seçtiriyoruz.

• Kariyer planlıyoruz.

Fakat bütün bunların üzerine şu soruyu yeterince koymuyoruz : “Bütün bunları ne uğruna, kimin için yapacaksın?!.”

Firavun çocuğun bedenini yok ediyordu.

Biz ise bazen çocuğun istikâmetini görünmez hâle getiriyoruz.

MÛSÂ’NIN “KAYBOLUŞU”

İşte bu yüzden Mûsâ’nın Tûr tecrübesi önemlidir.

Mûsâ’nın oraya gelişi bir tesadüf değildi.

“Sen buraya bir kader ile geldin ey Mûsâ!.” (20/40.)

Tûr, rastgele karşılaşılan bir mekân değildi.

Ateş de orada tesadüfen yanmıyordu.

Mûsâ ateşi gördü ve ailesine, oradan bir kor getirebileceğini yahut ateşin yanında bir hüdâ bulabileceğini söyledi. (Tâhâ 20/10)

Mûsâ’nın “kayboluşu”nu burada tırnak içine almak gerekir. Çünkü bu, bizim bildiğimiz anlamda bir kaybolma değildi.

Hayır, hayır!.

Bu bir kaybolma değil; hidâyet bulma, kutsal ateşle tanışma ve konuşmaydı.

Mûsâ hüdâyı arıyordu fakat onun aradığı hüdâ, yalnızca yolu gösterecek bir işaret değildi.

Mûsâ yolu gösterecek bir hüdâ arıyordu; oysa onu bekleyen, yolun da hüdânın da Sahibiydi.

Mûsâ ateşi bulmadı yalnızca, ateşin Sahibinin Hitabıyla karşılaştı.

Görünürde yolunu şaşırmıştı. Hakikatte ise takdir edilmiş bir karşılaşmaya doğru ilerliyordu.

Mûsâ’nın “kayboluşu” onu kaybettirmedi, Onu buldurdu.

BİZİM ÇOCUKLARIMIZ

Peki bizim çocuklarımız?!.

Onlar hangi ateşe doğru yürüyor?!.

Onlara hangi hüdâyı gösteriyoruz?!.

Çocuklarımızın önüne sayısız yol koyduk :

• Başarı yolu.

• Kariyer yolu.

• Tüketim yolu.

• Şöhret yolu.

• Eğlence yolu.

• Rekabet yolu.

• Dijital dünya yolu.

Fakat bütün bu yolların sonunda nereye varılacağını bu çocuklara kim anlatacak?!.

Çocuk yolunu soruyor; biz ona harita veriyoruz.

Çocuk “nereye” diye soruyor; biz “daha hızlı!” diyoruz.

Çocuk “niçin” diye soruyor; biz “başarılı ol!” diyoruz.

Çocuk “başarı ne için?” diye soruyor; bu kez susuyoruz. Çünkü çoğu zaman biz de bilmiyoruz, kaybolmuşuz.

İşte asıl problem burada başlıyor.

KAYBOLANLAR, KAYIP OLANLARI YETİŞTİRİYOR

Çağın en büyük paradokslarından biri şu : Yolunu bulamamış yetişkinlere, yolunu henüz bulmamış çocukları teslim ediyoruz.

Çocuklar öğretmenlere teslim ediliyor.

Öğretmenler sisteme teslim ediliyor.

Sistem ise çoğu zaman kendisinin de cevabını veremediği bir soruyu çocuğa yöneltiyor : “Hayatta ne olmak istiyorsun?!.”

Oysa önce şu sorunun cevabı gerekiyor : “Hayatta niçin varız?!.”

Meslek ikinci sorudur; maksat birinci. Çünkü insan ne olacağını bilmeden de yaşayabilir ama niçin yaşadığını bilmeden, sahip olduğu her şeyi yanlış istikâmette kullanabilir.

Bu nedenle mesele yalnızca eğitim değildir; mesele, istikâmettir.

Çocuğun eline bilgi vermeden önce ona ölçü vermek gerekir.

Seçenek vermeden önce istikâmet vermek gerekir.

Güç vermeden önce sorumluluk vermek gerekir.

Özgürlük vermeden önce, özgürlüğün ne için olduğunu öğretmek gerekir.

HER IŞIK, NUR DEĞİLDİR

Bugünün çocuğu karanlıkta değil; tam tersine, hayatı ışıkla dolu.

• Telefon ekranları.

• Bilgisayarlar.

• Reklamlar.

• Şehirler.

• Sosyal medya.

• Yapay zekâ.

• Milyonlarca görüntü.

• Milyarlarca bilgi.

Fakat bütün bu ışıkların içinde çocuk yönünü kaybedebilir. Çünkü,

Her ışık, nur değildir.

Her bilgi, hüdâ değildir.

Her seçenek, özgürlük değildir.

Her başarı, hayır değildir.

Her ilerleme, istikâmet değildir.

Çocuğun ihtiyacı yalnızca daha fazla ışık değil, doğru yöne götüren bir ışık.

BİZE DE BİR ATEŞ LÂZIM

Mûsâ’nın ateşi burada yeniden karşımıza çıkıyor.

Bize de bir ateş lâzım.

Bizi aydınlatacak, ısıtacak, içimizdeki karanlığı yaracak.

Ve ateşin yanında bir hüdâ bulacak/bulunacak.

Ama önce yetişkinlerin kendisine sorması gereken soru şu : Ben yolu biliyor muyum?!. Çünkü çocuğa yol gösterecek olanın önce kendi istikâmetini bilmesi gerekir.

Kendi yönünü bilmeyen yetişkin, çocuğa en fazla kendi kayboluşunu miras bırakabilir.

Bu yüzden mesele çocukları eğitmekten önce, eğitenlerin yeniden yön bulmasıdır.

Belki bugün öğretmene de, anneye de, babaya da, topluma da aynı soru sorulmalıdır : Nereye gidiyorsun?!. Çünkü çocuklar bizim sözlerimizden önce istikâmetimizi öğreniyor.

Biz hangi yöne yürüyorsak, onlar çoğu zaman oraya doğru yürüyor.

KAYIP ARANIYOR!

Bugün, kayıp çocuklar aranıyor!.

Bu kayıp çocuklar,

• Evdedir.

• Okuldadır.

• Yanımızdadır.

• Elimizden tutmaktadır.

• Ve yine de kayıptır.

Çünkü çocuk kaybolduğunda onu bulmak için önce bulunduğu yeri değil, gitmesi gereken yönü bilmek gerekir.

Ve burada korkunç bir paradoksla karşılaşıyoruz : Kendileri kaybolanlar, kaybolanları yetiştiriyor.

Yolu bilmeyenler, yol gösteriyor.

İstikâmeti olmayanlar, istikâmet tayin ediyor.

Sonra da çocukların neden yönsüz kaldığını soruyoruz.

Belki soruyu değiştirmeliyiz : Çocuklar neden kayboluyor değil, biz onlara hangi yolu gösteriyoruz?!.

Ve daha derinde biz o yolu gerçekten biliyor muyuz?!.

Mûsâ’nın “kayboluşu” onu Tûr’a götürdü.

• Tûr’da ateş vardı.

• Ateşin yanında hüdâ vardı.

• Hüdânın kaynağı vardı.

• Ve konuşma vardı.

Bizim çocuklarımız ise sayısız ateşin, sayısız ışığın, sayısız yolun arasında büyüyor.

Onlara her şeyi gösteriyoruz fakat istikâmeti göstermeyi unutuyoruz.

O hâlde çağımızın en büyük eğitim sorusu : Çocuğa ne öğreteceğiz değil, çocuğu nereye götüreceğiz?!.

Çünkü çocukların geleceği yalnızca onların elinde değil, onları yetiştirenlerin istikâmetindedir.

Ve sonunda soru yine aynı yere gelir : Yolu bilen yok mu?!.

Mûsâ kıssasına göre, “içinde kutsal ateş yanan”! yolu biliyor. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ