SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ
SAVAŞIN FENOMENOLOJİSİ
Âdiyât Sûresi Bağlamında İçsel İllüzyonun Dışsal Tahribatı
Okuma Notu
Bu metin, Âdiyât sûresinin tek ve kesin anlamını ortaya koyma iddiasında değildir. Âyetleri kendi bağlamları, kavramları ve sûre bütünlüğü içinde okumaya çalışırken bende oluşan anlamı paylaşmaktadır. Başka bir okuyucu aynı âyetleri başka bir bütünlük içinde okuyabilir ve farklı bir anlam katmanına ulaşabilir. Buradaki amaç, sûrenin anlamını tüketmek değil; onun bende uyandırdığı anlam örgüsünü görünür kılmaktır.
...
Savaş, sanıldığı gibi sınır hatlarında, cephelerde ya da orduların karşı karşıya geldiği coğrafi mekânlarda başlamaz. Dışarıdaki yıkımın arkasında, çoğu zaman içeride oluşmuş bir yöneliş, bir niyet, bir hırs ve bir değer kayması vardır. Dışsal tahribat, insanın iç dünyasında başlayan bozulmanın dışarıya taşan görünümüdür.
Âdiyât sûresinin sarsıcı dili, insanı nötr bir savaş tasvirinin arkasına saklamadan, bu hareketin arkasındaki insanî zemine yöneltir. Sûre, gözlerimizi önce dışarıya çevirir: koşanlar, kıvılcım çıkaranlar, sabahleyin baskın yapanlar, tozu dumana katanlar ve topluluğun içine dalanlar...
Fakat sûrenin sonunda bakışımız yeniden insanın içine çevrilir. Çünkü mesele yalnızca insanın ne yaptığı değildir; asıl mesele, onu bunu yapmaya sevk eden şeyin ne olduğudur.
I. İÇTEKİ KIVILCIM VE ARAÇLAŞAN YIKIM
Sûrenin girişindeki hararetli koşu :وَالْعَادِيَاتِ ضَبْحًا
فَالْمُورِيَاتِ قَدْحًا
فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا
yalnızca tarihsel bir savaş atının ya da modern çağın füzelerinin, algoritmalarının ve yıkım teknolojilerinin fizikî hareketi olarak okunmak zorunda değildir.
Araç ne kadar gelişirse gelişsin, onu sevk eden irade aynı kalabilir.
İçerideki kıvılcım, dışarıdaki hareketi başlatır.
“Kadh”ın çağrıştırdığı kıvılcım, burada insanın içinde biriken ve bir anda harekete dönüşen gerilimin fenomenolojik karşılığı olarak düşünülebilir. Öfke, hırs, eksiklik duygusu, sahip olma arzusu ve üstün gelme tutkusu, içeride birikir; sonra bir kıvılcımla harekete geçer.
Ardından muğîrât gelir: baskın yapan, karşı tarafın alanına giren, saldıran güç.
Ve burada “subhan” özellikle dikkat çekicidir.
فَالْمُغِيرَاتِ صُبْحًا
Sabahleyin yapılan baskın, yalnızca eylemin zamanını bildiren nötr bir ayrıntı değildir. Bağlam içinde, erken davranan, fırsatı kollayan ve karşı taraf hazırlıksızken harekete geçen saldırgan iradenin görünümünü de düşündürür.
Bahçe Sahipleri kıssasındaki zihniyet bu noktada hatırlanabilir : Orada, nimetin başkalarıyla paylaşılmasını istemeyen sahiplenici zihin/bilinç, daha kimse farkına varmadan ve yoksulların hakkı devreye girmeden ürünü toplamaya yönelir. Dolayısıyla dışarıdaki savaşın fenomenolojisinde fırsat kollama, saldırının önemli bir boyutudur.
Araçlar değişir; bunlar, at olabilir, füze olabilir, uçak olabilir, algoritma olabilir, finansal güç veya başka bir teknoloji olabilir.
Fakat her araç yalnızca iradenin bir uzantısıdır.
Araç sahibinin bir yudum suyuna sadakat gösterip ölüme ve toza gözü kapalı koşarken, insan elindeki muazzam gücü kendi içsel fırtınasının emrine verebilir.
Araçların mesafesi uzadıkça, ekranlar büyüdükçe ve saldırgan ile saldırıya uğrayan arasındaki fiziksel mesafe arttıkça görünmezleşen şeylerden biri sorumluluk duygusudur fakat yıkımın kaynağı olan güdü değişmeyebilir.
II. VAROLUŞSAL ÇORAKLIK : KENÛD BİLİNCİ
Dışarıdaki bu taşkınlığın ve durmaksızın genişleyen saldırganlığın altında sûrenin yaptığı temel teşhis gelir :
إِنَّ الْإِنسَانَ لِرَبِّهِ لَكَنُودٌ
“Şüphesiz insan Rabbine karşı çok nankördür/kenûddur.”
Kenûd, yalnızca “teşekkür etmeyen” insanı anlatan basit bir ahlâkî sıfat değildir.
Kelimenin arazi için kullanımı, verimsizliği, kendisine gelen yağmura rağmen ürün vermeyişini ve çoraklığı çağrıştırır. İnsan için kullanıldığında bu çoraklık, nimeti görmeyen, Rabbine karşı nankörleşen ve kendisine verilenleri doğal bir hak gibi görerek verilmemiş olana odaklanan bir bilinç hâline dönüşür.
Kenûd : Doymak bilmeyen açgözlülüktür.
Kendisine sunulan varlığı ve nimeti görünmez kılarak sürekli verilmemiş olana odaklanır.
Bu, sürekli alacaklılık illüzyonudur.
Kendi borcunu, sorumluluğunu ve fıtrî konumunu fark etmeden varlığa karşı sürekli bir hak iddiası büyütür.
Böyle bir insanın sorunu yalnızca sahip olduğu şeylerin azlığı değildir; sorun, sahip olduklarının hiçbir zaman yeterli görünmemesidir.
Bu yüzden insan dışarıyı büyütmeye, biriktirmeye, ele geçirmeye ve hükmetmeye çalışırken aslında içerideki çoraklığını doldurmaya çalışıyor, fakat bu çoraklık, dışarıdan ne kadar malzeme taşınırsa taşınsın kendiliğinden bereketli hâle gelmez.
III. SEVGİNİN ŞİDDETİ VE İÇSEL İLLÜZYON
Sûrenin hemen ardından insanın başka bir temel özelliği gösterilir :
وَإِنَّهُ لِحُبِّ الْخَيْرِ لَشَدِيدٌ
“İnsan “hayra”/mala olan sevgisinde şedîddir.”
Buradaki mesele insanın sevmesi değildir.
İnsan sevmeden yaşayamaz.
Asıl mesele, neyi en çok sevdiğidir.
Kur’ân’ın başka bir yerde söylediği, “iman edenlerin Allah sevgisi en şiddetli sevgidir.” (2/165) ifadesiyle birlikte düşünüldüğünde mesele daha açık hâle gelir.
Sorun sevginin varlığı değil, sevginin yönü ve hiyerarşisidir.
İnsan, Rabbine yönelmesi gereken sevgiyi mala, mülke, güce, statüye, hâkimiyete ve kendi benliğinin büyütülmesine yönelttiğinde, dışarıdaki nesnelerin içindeki eksikliği kapatacağını sanar.
Böylece şöyle bir illüzyon oluşur :
Daha çok sahip olursam daha değerli olurum.
Daha güçlü olursam daha güvende olurum.
Daha fazla hükmedersem daha üstün olurum.
Daha çok ele geçirirsem içimdeki eksiklik gider.
Oysa içsel çoraklığı dışsal büyüklükle doldurmak mümkün değildir.
İnsan bu yanılgıyı fark etmediğinde, içindeki huzursuzluğu dış dünyaya taşır.
Ve savaş, yalnızca bir coğrafyanın, bir kaynağın veya bir iktidarın paylaşımı olmaktan çıkar; insanın kendi içindeki eksikliği dış dünyaya hükmederek giderme teşebbüsüne dönüşür.
IV. İÇ SAVAŞIN DIŞARIYA TAŞMASI
Burada savaşın fenomenolojisi daha açık görünür.
İnsan önce kendi içinde bir seçim yapar :
Neyi değerli bulacağım?!
Neyi seveceğim?!
Neyi uğruna riske gireceğim?!
Neyi kaybetmeyi göze alamayacağım?!
Bu soruların cevabı bozulduğunda, dışarıdaki davranış da bozulur.
İç savaşını, hırsın lehine kaybeden insan, bu savaşı dışarıya taşır.
Dışarıdaki gürültü, içerideki sessiz çığlığı bastırma çabasına dönüşür.
İnsan, kendi içindeki çoraklıkla yüzleşmek yerine başka toprakları ele geçirmeye; kendi değersizlik vehmini başkasına üstünlük kurarak örtmeye; kendi doyumsuzluğunu daha fazla sahip olarak gidermeye çalışır.
Böylece dışarıdaki tahribat, içerideki bozulmanın projeksiyonu hâline gelir.
Bu, savaşların bütün tarihsel, siyasî, ekonomik veya jeopolitik sebeplerini tek bir psikolojik sebebe indirgemek değildir. Aksine şunu fark etmektir : Hangi dış sebep savaşı başlatırsa başlatsın, onu mümkün kılan insanî zeminde bir bilinç, bir değer düzeni ve bir yöneliş vardır.
Âdiyât sûresi bizi bu zemine götürür.
V. TERSİNE ÇEVRİLEN CEPHE
Fakat sûrenin asıl sarsıcı tarafı burada başlar.
İnsan,
• Dışarıya yönelmiştir.
• Koşmuştur.
• Kıvılcım çıkarmıştır.
• Baskın yapmıştır.
• Tozu dumana katmıştır.
• Topluluğun içine dalmıştır.
Fakat sonunda savaşın cephesi değişir.
إِذَا بُعْثِرَ مَا فِي الْقُبُورِ
وَحُصِّلَ مَا فِي الصُّدُورِ
Bir zamanlar dış dünyayı altüst eden insanın bu kez kabirlerin altüst edildiği bir sahneyle karşılaşması ne kadar çarpıcıdır.
Dışarıdaki hareket sona erer.
• Artık atlar koşmaz.
• Silahlar konuşmaz.
• Teknolojiler üstünlük göstermez.
• Nâralar duyulmaz.
• Meydanlar susar.
Fakat bu kez insanın kendi iç dünyası açığa çıkar : Göğüslerde saklanan ne varsa ortaya çıkarılır.
Sûrenin başında dışarıdaki hareket vardı; sonunda içeride saklanan hakikat vardır.
Başlangıçta hareket görünüyordu; sonunda niyet görünür.
Başlangıçta tahribat vardı; sonunda hesap vardır.
Başlangıçta insan dışarıyı altüst ediyordu; sonunda kabirler altüst ediliyor ve göğüslerde saklananlar ortaya çıkarılıyor.
SONUÇ : SAVAŞ YANLIŞ CEPHEDE VERİLİYOR
Âdiyât’ın savaş fenomenolojisi bize çarpıcı bir hakikati gösterir : İnsan savaşı yanlış cephede vermiştir.
Dışarıdaki nesnelere, rakiplere, topraklara ve kaynaklara fütursuzca saldıran insan; asıl Rab-kul cephesinde sınanmaktadır.
Kendi içindeki kenûdluğu görmeden dışarıya saldırmakta; kendi sevgisinin yönünü sorgulamadan daha fazla sahip olmaya çalışmakta; içindeki çoraklığı mülkiyet, güç ve hâkimiyetle doldurabileceğini sanmaktadır.
Oysa dışarıda kazanılmış görünen her savaş, içeride kazanılmış bir savaş değildir. Hatta insan dışarıda ne kadar çok şey ele geçirirse geçirsin, kendi nefsine karşı yenilmiş olabilir. Çünkü dışarıdaki zafer, içerideki çoraklığı bereketlendirmez.
Âdiyât’ın başında gözümüzü kamaştıran hız, kıvılcım, baskın, toz ve gürültü, sûrenin sonunda çekilir.
Geriye ne atlar kalır, ne füzeler, ne teknolojik güç, ne nârâlar...
Geriye insan kalır. Ve insanın içinde sakladığı hakikat...
Bir gün kabirler altüst edilecek ve göğüslerde saklanan ne varsa ortaya çıkarılacaktır. Çünkü insanın dışarıda yaptıkları, sonunda içeride taşıdıklarıyla birlikte değerlendirilecektir.
Ve savaş bittiğinde meydan susar fakat insanın içinde sakladığı hiçbir şey susmaz.
Âdiyât’ın asıl savaşı, işte o gün sona erer.
Yorumlar
Yorum Gönder