DİN ADAMI
DİN ADAMI KİMDİR, NEDİR?!
“Din adamı” tabiri bugün bize son derece sıradan geliyor. Tıpkı “ilim adamı”, “sanat adamı”, “siyaset adamı” gibi…
Bu tabirlerin önemli ölçüde işbölümü sonucunda oluştuğu söylenebilir. Çünkü herkes her işi yapamaz; insan topluluklarında uzmanlaşma kaçınılmazdır.
Fakat burada önemli bir ayrım var : İşbölümü başka, hayatın bölünmesi başka.
“İlim adamı”, “sanat adamı”, “siyaset adamı” gibi tabirler yalnızca uzmanlaşmayı ifade etmeyip zamanla hayatın farklı alanlara ayrılmasına da yol açabiliyor. “Din adamı” tabiri ise bu açıdan daha problemli. Çünkü İslâm’da din, hayatın diğer alanlarından ayrılmış özel bir alan değildir.
Din, hayatın kendisidir.
Öyleyse şu soruyu sormamız gerekiyor : İslâm’da “din adamı” diye ayrı bir insan tipi var mıdır?!.
DİN ADAMI KİMDİR?!
“Din adamı” denildiğinde genellikle din konusunda uzmanlaşmış kişi anlaşılır. Fakat burada uzmanlık ile meslek birbirine karıştırılmamalıdır.
Din konusunda derinleşmek, Kur’an’ı, sünneti, dili, tarihi, fıkhı, kelâmı veya başka bir dînî alanı araştırmak elbette mümkündür. İnsanların bu alanlarda uzmanlaşması da bir problem yoktur.
Problem, dinin kendisinin bir meslek alanına dönüştürülmesiyle başlar. Yani dînî bilgiye sahip olmak başka şeydir; dini bir geçim alanı, özel bir meslek, ayrıcalıklı bir otorite alanı ve zamanla bir sınıf hâline getirmek başka şeydir.
Bu anlamıyla “din adamı”, yalnızca din bilen kişi değil, dini özel bir uğraş alanına dönüştüren ve bu alan üzerinden toplumsal bir konum ve gelir elde eden kişidir.
İslâm’ın ilk dönemlerindeki âlimleri ise bu anlamda “din adamı” olarak nitelemek doğru değildir.
Onlar dini doğru anlamaya çalışıyor, öğrendiklerini yaşıyor ve doğru tebliğ etmeyi bir görev kabul ediyorlardı.
İşte ulemâyı “din adamı”ndan ayıran temel damar buradadır.
ULEMÂ KİMDİR?!
Âlim, dinin sahibi değildir.
Âlim, dini temsil eden ayrıcalıklı bir sınıfın mensubu da değildir.
Âlim, dini doğru anlamaya çalışan insandır.
Üstelik bu çaba yalnızca teorik bir bilgi üretme faaliyeti değildir.
Bilmek → anlamak → yaşamak → tebliğ etmek…
Bu zincir koparıldığında ortaya başka bir şey çıkar.
Kur’an’ın özellikle dikkat çektiği meselelerden biri de budur.
“İnsanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz? Oysa Kitab’ı okuyorsunuz. Hâlâ akletmeyecek misiniz!?” (Bakara 2/44.)
Burada bilgi ile hayat arasındaki kopuşa dikkat çekilir.
Dolayısıyla âlim olmak, “din hakkında çok şey bilmek” ile bitmez.
Bilginin insanı dönüştürmesi gerekir.
Doğruyu bilip yanlışta ısrar etmek, bilgiyi bir üstünlük aracına dönüştürmek veya başkalarına söylediklerini kendisi yaşamamak, Kur’an’ın ciddî biçimde eleştirdiği bir tutumdur.
AHBÂR VE RUHBÂN : KUR’AN NEYİ ELEŞTİRİYOR?!
“Din adamı” kavramının tarihsel arka planına baktığımızda karşımıza Yahudiliğin ahbârı, Hristiyanlığın ise ruhbânı çıkar.
Burada çok önemli bir noktaya dikkat etmek gerekiyor : Kur’an ahbârı ve ruhbânı meşrû bir dînî sınıf olarak tanımaz. Onların varlığından söz eder, onları gündemine alır, yaptıklarını teşhis eder ve eleştirir.
Mesela, “Hakkı bâtılla karıştırmayın ve hakkı bile bile gizlemeyin.” (Bakara 2/42) der. Ardından, “Siz insanlara iyiliği emrediyor da kendinizi unutuyor musunuz?!. Oysa Kitab’ı okuyorsunuz. Hâlâ akletmeyecek misiniz?” (Bakara 2/44) der. Ve hemen arkasından, “Sabır ve salâtla yardım isteyin…” (Bakara 2/45) diye devam eder.
Yani mesele yalnızca bilmek değil, bilginin hayatla ilişkisidir. Daha açık biçimde ise Kur’an, Yahudi ve Hristiyan toplumlarındaki dînî otorite biçimlerinden söz eder : “Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını ve rahiplerini rabler edindiler…” (Tevbe 9/31) der; ardından da "onların insanların mallarını haksız yollarla yemelerine ve Allah’ın yolundan alıkoymalarına" dikkat çeker. (Tevbe 9/34.)
Buradaki problem, bir insanın din konusunda bilgi sahibi olması değil, insanın Allah ile kul arasına giren bir otoriteye dönüşmesidir.
Din bilgisi → dînî otorite → özel sınıf → insanların din üzerindeki bağımlılığı…
İşte tehlikeli dönüşüm budur.
PEKİÎ YA İSLÂM DÜŞÜNCE DÜNYASI?!.
Burada özellikle bir ayrım yapmamız gerekiyor : İslâm başka, İslâm düşünce dünyası başkadır.
İslâm, vahiydir.
İslâm düşünce dünyası ise insanların vahyi anlama, yorumlama, sistemleştirme ve kurumsallaştırma biçimlerinin tarihidir.
Dolayısıyla başka dinlerde ortaya çıkmış bir kurum veya anlayışın zamanla Müslümanların düşünce dünyasında da karşılık bulması, “İslâm bunu emrediyor” anlamına gelmez. Tam tersine, bunun nasıl ve neden ortaya çıktığını sorgulamamız gerekir. Çünkü din konusunda uzmanlaşan insanların zamanla dînî otoriteye, dînî otoritenin özel bir sınıfa, özel sınıfın da geçimini ve toplumsal konumunu din üzerinden sağlayan bir yapıya dönüşmesi mümkündür.
İşte burada ahbâr ve ruhbân meselesi yeniden karşımıza çıkar. Aynı biçimin birebir kopyalanmasından söz etmiyorum, aynı temayülün yeniden ortaya çıkmasından söz ediyorum.
DİN Mİ, DÎNÎ DÜŞÜNCE Mİ?!
Buradaki ayrım son derece önemlidir.
Eğer sonraki dönemlerde ortaya çıkan bir uygulamayı “dine eklenmiş bid’at” diye nitelersek, sanki insanlar vahyin kendisine yeni bir hüküm eklemiş gibi anlaşılabilir.
Benim kastettiğim bu değil. İslâm’ın kendisine değil, dînî düşünceye sonradan girmiş bir bid’at meselesidir.
Yani vahiy değişmemiştir. Kur’an aynı Kur’an’dır. Fakat Müslümanların dini anlama, yorumlama ve kurumsallaştırma biçimleri zaman içerisinde değişebilir. Dolayısıyla, dine eklenmiş bid’at başka şeydir; dînî düşünceye sonradan eklenmiş bid’at başka şeydir.
Bu ayrımı yapmazsak hem İslâm’ı hem de İslâm düşünce tarihini yanlış okuruz.
BU, BİR BİD’AT MESELESİ Mİ?!
Temel sorulardan biri şudur : İslâm’ın ilk dönemlerinde bulunmayan “din adamlığı” anlayışı, daha sonraki dönemlerde İslâm dünyasında ortaya çıkmış olabilir mi?!.
Özellikle “olabilir mi” dedim; çünkü mesele yalnızca bir isim meselesi değildir.
Bir insanın din konusunda uzmanlaşması ile din üzerinden bir meslek ve geçim alanı oluşturması arasında ciddî bir fark vardır.
İslâm’ın ilk dönemlerindeki âlimleri düşündüğümüzde, din bilgisinin başlı başına bir geçim kaynağı hâline getirildiği bir “din adamlığı” sınıfından söz edemeyiz.
Bu daha sonraki bir gelişmedir.
Dolayısıyla burada üzerinde durulması gereken şey, dînî düşünceye sonradan girmiş bir bid’at ihtimalidir.
Bu bid’atın tehlikesi de şuradadır : Din, hayatın bütünü olmaktan çıkıp özel bir uzmanlık alanına dönüşür. Uzmanlık otorite üretir. Otorite sınıflaşır. Sınıflaşma ise insanlarla Allah arasına girebilecek bir aracılık mekanizması oluşturabilir.
İşte Kur’an’ın ahbâr ve ruhbân üzerinden yaptığı uyarı tam burada yeniden anlam kazanır.
“SEMENEN KALÎLEN”
Kur’an’ın çok daha genel ve temel bir uyarısı da burada karşımıza çıkar : “Âyetlerimi az bir bedel karşılığında (semenen kalîlâ) satmayın.” (Bakara 2/41.)
“Semenen kalîlen” uyarısı, vahyin ve ilâhî hakikatin dünyevî menfaat karşılığında kullanılmasına karşıdır.
Mesele yalnızca para değil, itibar değil; makam da olabilir, otorite de olabilir. İnsanların üzerinde kurulan nüfuz da olabilir. Çünkü dînî bilgi, insanın Allah karşısındaki sorumluluğunu artırması gerekirken, onu insanlar üzerinde güç sahibi kılan bir araca dönüşüyorsa burada ciddî bir problem vardır.
Bu yüzden ilk dönem âlimlerini, daha sonraki “din adamlığı” formuyla birbirine karıştırmamak gerekir.
Âlimin görevi din üzerinden geçinmek değil; dini doğru anlamak, yaşamak ve doğru tebliğ etmektir.
UZMANLIK → OTORİTE → SINIFLAŞMA
Bir mesele, bir anda ortaya çıkmaz. Her meselenin bir süreci vardır. Burada da bu süreç, uzmanlık/işbölümü → otorite → sınıflaşma → ayrıcalık → aracılık şeklinde işler.
Uzmanlık tek başına sorun değildir; hatta gereklidir. Fakat uzmanlık, “ben biliyorum; sen benim aracılığımla bilebilirsin” noktasına geldiğinde başka bir aşamaya geçilmiş olur.
Daha sonra da :
• “Ben din adına konuşuyorum.”
• “Ben dinin temsilcisiyim.”
• “Benim sözüm dînî otoritedir.”
• “Dine ilişkin bilgi benim uzmanlık alanımdır” gibi bir anlayış ortaya çıkabilir.
İşte burada âlim ile din adamı arasındaki sınır silikleşmeye başlar.
Dinin sahibi Allah iken, din üzerinde insanların sahiplik iddiası ortaya çıkar.
Kur’an’ın ahbâr ve ruhbân eleştirisinin temelinde de bu sorun vardır.
İŞBÖLÜMÜ BAŞKA, HAYATIN BÖLÜNMESİ BAŞKA
Elbette toplumda herkes her şeyi aynı ölçüde bilemez.
Bir insan Arapçada, bir başkası hadiste, bir başkası fıkıhta, bir başkası tarihte, bir başkası başka bir ilimde uzmanlaşabilir.
Bunda problem yoktur. Problem, uzmanlığın hayatın geri kalanından kopuk bir din alanı üretmesidir. Çünkü İslâm’da din, hayatın belli bir bölümüne tahsis edilmiş değildir.
İbâdet de ticaret de aile de adâlet de siyaset de ahlâk da insan ilişkileri de aynı hayatın içindedir. Hatta ibâdet, hayatın her alanındadır.
Bu yüzden, işbölümü olabilir; fakat hayat bölünmemelidir.
Din konusunda uzmanlaşmış insanın da hayatın dışında bir “din adamı”na dönüşmesi gerekmez.
O, her şeyden önce Allah’ın kuludur.
Bilgisi onu diğer insanlardan ayıran bir imtiyaz değil, sorumluluğunu artıran bir emanet olmalıdır.
ASIL SORU
Öyleyse meseleyi “din adamı iyi midir, kötü müdür” gibi basit bir soruya indirmemek gerekir.
Asıl sorulması gereken soru şu : Ulemâ, nasıl oldu da din adamına (din adamı sınıfına) dönüştü?!.
• Hangi tarihsel şartlar bunu hazırladı?!.
• Hangi kültürel etkiler devreye girdi?!.
• Yahudiliğin ahbârı ve Hristiyanlığın ruhbânı ile nasıl bir karşılaşma yaşandı?!.
• Dînî uzmanlık nasıl oldu da dînî otoriteye dönüştü?!.
• Dînî otorite ne zaman sınıflaştı?!.
Ve en önemlisi : Dini anlamaya ve doğru tebliğ etmeye çalışan âlim ile; din üzerinden geçimini, otoritesini ve ayrıcalığını kuran “din adamı” arasındaki sınır nerede kayboldu?!.
Belki de asıl mesele tam burada başlıyor. Çünkü Kur’an’ın istediği insan tipi, dini kendisine meslek edinmiş insan değil; dini hayatına rehber edinmiş insandır.
Ve belki de “din adamı” tabirini sorgulamaya başlamamızın en önemli sebebi budur : Allah’ın dini için “adam” aramaya değil, Allah’ın dinine muhatap olan insanın sorumluluğunu yeniden hatırlamaya ihtiyacımız vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder