KESBİN GÜVENCESİ : VEHB
Kesbin Güvencesi : Vehb
İnsan, hayatına dikkatle baktığında çok temel bir gerçekle karşılaşır : Kendisinin kesb edebilmesinden önce, kendisine verilmiş olanlar vardır.
Varlık verilmiştir. Hayat verilmiştir. Beden verilmiştir. Fıtrat verilmiştir. Akıl verilmiştir. İrade verilmiştir. Görme, işitme, düşünme, seçme ve yönelme imkânı verilmiştir...
İnsan daha hiçbir şey kazanmadan önce, kendisine verilmiş olanların içindedir.
Demek ki vehb, kesbden öncedir.
Sonra kesb başlar.
İnsan kendisine verilmiş olanlarla yönelir, seçer, çalışır, inanır, amel eder, doğruda sebat etmeye çalışır. Kesb, insanın sorumluluk alanıdır. İnsan kendi payına düşeni yapmak zorundadır.
Fakat burada ince bir ayrım ortaya çıkar : Kesb etmek başka, kesbini güvence saymak başkadır.
İnsan kesb eder; fakat kendi kesbini, kendisi için mutlak bir güvenceye dönüştüremez. Çünkü insan yalnızca yaptığı amellerden ibaret değildir. O amelleri yapan bir kalbi vardır. Ve o kalp, sabit bir nesne değildir.
Kalp Inkılâb Edebilir
Belki insanın kendi kesbine güvenmesindeki en büyük problem de burada ortaya çıkar. İnsan bugün doğru bir yerde durabilir, yarın başka bir yere savrulabilir. Bugün samimiyetle yaptığı bir ameli yarın nefsinin payına dönüştürebilir. Bugün hakikate teslim olan irade, yarın kendi arzusunu hakikatin önüne koyabilir.
Kur’ân bunu yalnızca teorik bir ihtimal olarak bırakmaz.
Uhud bunun tarihidir.
Rasûlullah aralarındadır. Vahiy hayattadır. Bedir yaşanmıştır. Mü’minler büyük bir tecrübeden geçmiştir. Buna rağmen bir emir karşısında insanların yönelişleri değişebilmiş, iradeleri farklılaşabilmiş, bunun sonucunda ağır bir kırılma yaşanmıştır.
Uhud bize insan kalbinin ne kadar hareketli olduğunu gösterir.
Demek ki mesele yalnızca “iman ettim” demek değildir.
Asıl mesele, imanın kalpte canlılığını korumasıdır.
İşte Âl-i İmrân 3/8 bu noktada birdenbire çok daha derin bir anlam kazanır :
رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا = “Rabbimiz! Bizi hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma…”
Burada iki kelime bütün düşünceyi taşıyor : “Bea’de iz hedeytenâ.” = “Bizi hidayete erdirdikten sonra…”
Neden “hidayete erdirdikten sonra”?!.
Çünkü hidayet üzere olmak, insanın artık ınkılâb edemeyeceği anlamına gelmiyor. Tam tersine, hidayetin kıymetini bilen insan, hidayet üzere kalmanın da Rabbine muhtaç olduğunu fark ediyor.
Bu duâ, hidayeti küçümsemiyor; insanın kendisini hidayetin sahibi zannetmesini engelliyor.
Mü’min şöyle demiyor : “Rabbim beni hidayete erdirdi artık mesele tamamdır.”
Şöyle diyor : “Rabbim, beni hidayete erdirdin; şimdi de kalbimi kaydırma.”
İşte burada kesb ile vehb arasındaki ilişki görünür hâle geliyor.
Kulun görevi kesbdir fakat kul, kesbini kendisinin güvencesi hâline getirdiğinde, kendi değişkenliğini unutmuş olur.
Çünkü kesbi yapan kalp de her ân ınkılâb edebilir.
Bu yüzden aynı duânın devamında şöyle deniyor : وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً = “Bize katından bir rahmet vehbet.”
Ve hemen ardından : إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ = “Şüphesiz Sen Vehhâb’sın.”
Burada Vehhâb ismi, duânın sonunda rastgele duran bir isim değildir. Duânın bütün mantığı oraya doğru akmaktadır.
Bana hidayet verdin, ben o hidayetle kesb ediyorum fakat kalbimin kendi kendisine yeterli olmadığını biliyorum.
Öyleyse yine Senden istiyorum : Bize katından rahmet vehbet. Çünkü Sen Vehhâb’sın.
Vehb, burada kesbin alternatifi değildir.
Kulun “nasıl olsa Vehhâb var” deyip kesbi bırakması değildir. Tam tersine, insanın kesb ederken kesbinin dayandığı zemini fark etmesidir.
• Ben çalışırım.
• Ben seçerim.
• Ben yönelirim.
• Ben amel ederim.
• Ben elimden geleni yaparım.
Ama bütün bunları yapabilme imkânımın bile bana önceden verilmiş olduğunu unutmam.
Ve daha önemlisi, yaptığım kesbi kendim için bir garanti belgesine çevirmem.
Çünkü ben değişebilirim.
Kalbim değişebilir.
Yönüm değişebilir.
İradem zaafa düşebilir.
İşte Vehb burada yeniden anlam kazanır.
Kesb benim görevimdir; Vehb ise kesbimin kendi başına yeterli olmadığını bana hatırlatan ilâhî lütuftur.
Bu yüzden “kesbin güvencesi” derken, insanın yaptığı amelin otomatik olarak bir sonuca bağlanmasını kastetmiyoruz. Güvenceyi kesbin miktarında, büyüklüğünde veya insanın kendisine verdiği değerde aramıyoruz.
Güvenin yönü değişiyor.
İnsan, kendi yaptığına değil, kendisine veren Rabbine bakıyor.
Bu, ameli değersizleştirmek değildir. Tam tersine, ameli yerli yerine koymaktır.
Kesb gerekir fakat kesb, kulun kendisini Allah karşısında müstağni hâle getireceği bir sermaye değildir.
İnsan ne kadar çok çalışırsa çalışsın, başlangıçta kendisine verilmiş olanı unutamaz.
Çünkü vehb kesbden öncedir.
Ve kesbden sonra da devam eder.
Belki hayatın bütün hareketi bu iki kelime arasında gerçekleşmektedir : Vehb → kesb → yeniden Vehb.
İnsan kendisine verilmiş olanla kesb eder.
Kesb ettikçe sorumluluğu artar.
Sorumluluğu arttıkça kendi aczini ve değişkenliğini daha iyi görür.
Kendi aczini gördükçe Rabbine yönelir.
Ve yine vehb ister.
Bu nedenle 3/8’deki duâ, insanın kesbden kaçışı değildir; kesbin sınırını bilmesidir.
Nitekim Kur’ân’ın Uhud üzerinden verdiği ders de budur.
Uhud’da sorun, insanların hiçbir şey yapmamaları değildi. Tam tersine, ortada irade, karar, görev, emir ve eylem vardı fakat insanın eylemi, kalbin yönelişinden bağımsız değildi.
Bir anda insanın içindeki başka hesaplar öne çıkabildi.
Böylece Uhud bize çok sert bir hakikati gösterdi : İnsan kendi kesbinin üzerinde bile tam anlamıyla hüküm sahibi değildir.
Çünkü kesbin arkasında bir kalp vardır; kalbin arkasında da irade vardır.
İradenin önünde ise her an yeniden verilmesi gereken bir istikâmet vardır.
Bu yüzden Mü’minin duâsı yalnızca “Rabbim, bana doğruyu göster” değildir. Bir bakıma şunu da söyler : “Rabbim, bana gösterdiğin doğrudan sonra da kalbimi onun üzerinde tut.”
İşte 3/8’in “bea’de iz hedeytenâ”sı burada bütün ağırlığıyla ortaya çıkar.
Hidayetten sonra.
Tam da hidayetten sonra.
Çünkü insanın imtihanı, hakikati bir kez görmekle sona ermiyor.
Hakikati gördükten sonra ona sadık kalmak da gerekiyor.
Burada vefâ kavramı devreye giriyor.
Belki dindarlığı yalnızca “borç ödeme” biçiminde düşünmek yerine, Rabbe vefâ olarak okumak daha sahici bir imkân açıyor.
İnsan kendisine verilenlere vefâ gösterir.
Fıtratına vefâ gösterir.
Akla vefâ gösterir.
İradeye vefâ gösterir.
Hidayete vefâ gösterir.
Kendisine verilen imkânları hakikatin hizmetine sunarak kesb eder. Fakat vefâ gösterirken bile kendisini yeterli görmez. Çünkü verdiği şeylerin kendisi de başlangıçta verilmiştir.
İnsan, verilmiş olanla verilenin hakkını vermeye çalışmaktadır.
Bu yüzden Allah’ı bir alacaklı, insanı da borcunu kapatmaya çalışan bir borçlu gibi düşünmek, ilişkinin bu canlı boyutunu daraltabilir. Buradaki asıl mesele, Allah’ın bir ihtiyacını karşılamak değildir.
Mesele, Rabbin verdiğine karşı kulun nasıl yaşayacağıdır.
İşte dindarlık burada kuru bir “ödeme” olmaktan çıkar ve vefâya dönüşür. Ama vefânın da kendisine güvenilecek bir sermayeye dönüşmemesi gerekir. Çünkü kalp yine inkılâb edebilir.
Uhud bunu gösterir.
Âl-i İmrân 3/8 bunu bilen Mü’minin duâsını gösterir.
Âl-i İmrân 3/101 ise Rasûlullah’ın aralarında bulunmasının bile insanı kendi sorumluluğundan ve Allah’a muhtaçlığından çıkarmadığını hatırlatır : وَفِيكُمْ رَسُولُهُ = “O’nun Rasûlü de aranızda…”
Rasûl aralarındadır; fakat insanın kalbi yine kendi imtihanını yaşamaktadır.
Burada 3/79-80 de önemli bir sınır çizer : Hiçbir Rasûl insanlara kendisini veya melekleri Allah’ın dışında rabler edinmelerini söylemez.
Çünkü Rasûl de melek de Rab değildir.
Onlar hidayetin tebliğcileri ve vesileleridir; fakat insanın kalbinin nihâî merciini onların üzerine kurmak mümkün değildir.
Nihâî yöneliş yine Allah’adır.
Ve Allah’ın burada karşımıza çıkan ismi Vehhâb’dır.
Belki de bu yüzden 3/8’in duâsını yalnızca “Allah’ım kalbimizi kaydırma” şeklinde bir korku duâsı olarak okumak eksik kalır.
Bu, aynı zamanda bir farkındalık duasıdır.
“Ben hidayete erdim; artık kendime yeterim” demeyen insanın duâsıdır.
“Ben amel ettim; artık amelim beni kurtarır” demeyen insanın duâsıdır.
“Ben bir kez doğruyu buldum; artık kalbim değişmez” demeyen insanın duâsıdır.
Tam tersine : “Rabbim, beni hidayete erdirdin. Kalbimi onun üzerinde tut. Bana katından rahmet vehbet. Çünkü Sen Vehhâb’sın.”
İşte burada kesb ile vehb birbirine karşı değil, birbirini tamamlayan iki kavram olarak görünür.
Kesb, kulun sorumluluğudur.
Vehb, Allah’ın lütfudur.
Kesb, insanın yürüyüşüdür.
Vehb, o yürüyüşün zeminidir ve onu aşan rahmettir.
İnsan yürür ama yürüyebilmesini kendisinin başlangıçta verdiği bir şey sanmaz.
Çalışır ama çalışabilme imkânını kendisinin yarattığını sanmaz.
İnanır ama imanını kendi mülkü gibi görmez.
Amel eder ama amelini kendi kurtuluşunun mutlak garantisi saymaz.
Çünkü kalbin ınkılâb edebileceğini bilir.
Ve bu bilgi insanı umutsuzluğa değil, duâya götürür.
Belki de 3/8’in asıl inceliği buradadır : Kalbin kayabileceğini bilmek, kesbi bırakmaya değil; Vehhâb’a daha sahici biçimde yönelmeye götürür.
İnsan kendi üzerine düşeni yapar.
Sonra Rabbine şöyle der : Rabbena lâ tuziğ kulûbenâ bea’de iz hedeytenâ…
Ve ardından : Ve heb lenâ min ledünke rahmeh…
Çünkü insan bilir : Kendisinden önce vehb vardır; kendisinden sonra da vehb vardır.
Aradaki alan ise onun kesb ve vefâ imtihanıdır.
Bu yüzden belki kulluğun özünü tek cümlede şöyle ifade edebiliriz : Kesbini yap; fakat kesbine yaslanma.
Çünkü kesbin güvencesini yine kesbde ararsan, insanın en eski yanılgılarından birine düşebilirsin : Kendisine verilmiş olanla yaptığını, kendisinin mülkü ve güvencesi sanmak.
Oysa insanın ilk sermayesi de, yol boyunca ihtiyacı olan lütuf da, hidayetten sonra istediği rahmet de aynı kaynağa işaret ediyor : Vehhâb.
Ve belki bu yüzden, kalbin inkılâb edebileceğini bilen Mü’min için en sahici güvence, kendi kesbinin büyüklüğü değil, Vehhâb’a yönelişin sürekliliğidir.
Yorumlar
Yorum Gönder