BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK

BİLMEK, AKLETMEK VE YAPMAK

Bilgiden İmana, İmandan Amele

Bilmek Her Şey Midir?!

İnsan hakikati önce duyar, sonra anlamaya çalışır. Anlamak için akleder, aklettiği şeyi bilir. Fakat bütün mesele burada bitmez. Çünkü insanın bir şeyi bilmesi, o bilgiyle yaşaması aynı şey değildir. Hatta insan bazen bildiği hakikate rağmen onun gereğini yapmayabilir; daha da ileri giderek bildiği hakikati kendi arzusuna, çıkarına veya bağlılıklarına uygun biçimde değiştirebilir.

Kur’an’ın bu konudaki son derece çarpıcı ifadelerinden biri Bakara sûresinin 75. âyetindedir : “...sonra onu, aklettikten sonra, bildikleri hâlde tahrif ederler.”

Burada dikkat çekici olan şudur : Aklediyorlar, biliyorlar ama yine de tahrif ediyorlar. =...min be’adi mâ akalûhu ve hüm ye’alemûn.” Bu âyette hem akletme hem bilme var.

Demek ki problem her zaman bilgisizlik değildir.

Bazen insanın problemi, bildiği hakikatin kendisinde meydana getirmesi gereken değişimin gerçekleşmemesidir.

Bilgi zihne ulaşmıştır; fakat kalpte hâle gelmemiştir.

İşte burada “bilmek” ile “iman etmek” arasındaki mesafe ortaya çıkar.

Bilgi Gereklidir Ama Yeterli Değildir

Buradan “bilgi gereksizdir” sonucu kesinlikle çıkmaz. Bilmeden neyi kabul veya reddettiğimizi nasıl bilebiliriz?!.

Akletmeden duyduğumuz şey ile hakikat arasındaki ilişkiyi nasıl kurabiliriz?!.

Bilgi olmadan imanımızı neye yönelteceğiz?!.

Dolayısıyla mesele bilgiye karşı olmak değil, bilgiyi insanın son durağı zannetmemektir.

Bilgi gereklidir; fakat yeterli değildir.

İnsan Allah hakkında çok şey bilebilir.

Kur’an hakkında çok şey bilebilir.

Peygamberler, vahiy, tarih, kelâm, fıkıh, tefsir, hadis, tasavvuf, felsefe hakkında çok şey bilebilir fakat bütün bu bilgiler, insanın kalbinde hiçbir hâl değişikliği meydana getirmeyebilir.

İşte asıl soru burada başlar : Bildiklerim bende ne yaptı, beni neye dönüştürdü?!.

Bilgim arttıkça Allah karşısındaki hâlim değişiyor mu?!.

Hakikati daha çok bildikçe daha çok teslim oluyor muyum?!.

Daha çok şükrediyor muyum?!.

Daha çok adâletli oluyor muyum?!.

Daha çok merhametli oluyor muyum?!.

Daha çok sorumluluk üstleniyor muyum?! 

Yoksa yalnızca zihnimdeki bilgi miktarı mı artıyor?!.

Akletmek Bilmekten Farklıdır

Akletmek de bilmekle aynı şey değildir.

Akıl, bilgiyi yalnızca depolayan bir arşiv değildir.

Akletmek; duyulanı kavramak, anlamlandırmak, parçalar arasındaki ilişkiyi görmek, sonuçlarını fark etmek ve insanı hakikat karşısında bir pozisyona getiren zihinsel faaliyettir.

Fakat akletmenin de bir sınırı vardır.

İnsan hakikati akledebilir ve yine de ona teslim olmayabilir.

Bakara 75 tam da bunu göstermektedir.

Onlar akletmişlerdir.

Üstelik biliyorlardır.

Fakat bilmek ve akletmek, kendiliğinden iman üretmemiştir.

Çünkü arada başka bir alan vardır : Kalp.

Beyinden Kalbe Giden Yol

Burada “beyin” ve “kalp” ifadelerini anatomik bir karşıtlık olarak değil, insanın iki farklı boyutunu anlatan kavramsal ifadeler olarak düşünmek gerekir.

Beyin bilir. Akıl kavrar.

Fakat Kur’an’ın “kalp” dediği alan, insanın hakikat karşısındaki derin yönelişini, kabulünü, reddini ve hâlini ifade eder.

Dolayısıyla insanın zihni ile kalbi arasında aşılması gereken bir mesafe vardır.

Beyinden kalbe giden yol vardır fakat bu yol her zaman açık değildir.

Bazen yolun üzerine moloz yığılmıştır.

• Kibir...

• Menfaat...

• Korku...

• Taassup...

• Âidiyet...

• Alışkanlık...

• Önyargı...

• Makama-mevkiîye veya topluluğa bağlılık...

• İnsanî otoriteleri hakikatin önüne geçirmek...

Ve en önemlisi, bildiği hakikatin kendi hayatında doğuracağı sonuçlardan kaçmak...

Bunların her biri, bilgiden kalbe giden yolun üzerine taşınmış birer moloz olabilir.

Böylece insan hakikati bilir, fakat hakikat onda hâle gelemez.

Bakara 74 : Bilginin Önündeki Asıl Engel

Bakara sûresinin 75. âyetini tek başına okumak yerine bir önceki âyetle birlikte okumak son derece anlamlıdır.

O âyette şöyle denir : “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır.”

Hemen ardından 75. âyet gelir: “...onu aklettikten sonra, bildikleri hâlde tahrif ederler.”

Burada çok çarpıcı bir ilişki ortaya çıkar.

• Kalp katılaşabilir.

• İnsan akledebilir.

• İnsan bilebilir.

Fakat kalp katılaştığında bilgi, insanın varoluşunu dönüştürmeyebilir. Dolayısıyla mesele yalnızca “bilgi var mı” sorusu değildir.

Bir başka soru daha vardır : Bilgi, kalpte ne hâle geldi?!.

Çünkü iman, yalnızca bilginin zihinde bulunması değil, bilinen hakikatin insanın kalbinde bir hâle dönüşmesidir.

Bu yüzden “iman ettim” ile “bir şeyin doğru olduğunu biliyorum” arasında önemli bir fark vardır.

Bilgiden İmana Geçiş

Kierkegaard’ın “bilgi” ile “iman” arasındaki sıçrama meselesini gündeme getirmesinin arkasında da buna benzer bir problem vardır.

İnsan bir şeyi nesnel olarak bilebilir fakat bilinen şeyin kendi varoluşuyla ilişkisini kurması başka bir meseledir.

Kur’an merkezli okumada bu geçişi “bilgiden bilinmeyene sıçrama” gibi görmek doğru olmaz. Çünkü iman bilgisizliğe atlamak değil, tam tersine bilgiden imana geçiş, bilginin daha fazla bilgiyle niceliksel olarak çoğalması değil; bilinen hakikat karşısında kalbin hâlinin değişmesidir.

Yani insan yalnızca, “bunun doğru olduğunu biliyorum” noktasında kalmaz. Bilinen hakikat artık onun için, “bu hakikat karşısında benim hâlim ne olmalı” sorusuna dönüşür.

İşte burada bilgi, kalpte hâle dönüşmeye başlar.

“Kocakarı İmanı”

Gençliğimden kalan bir hatıra bu ayrımı benim için çok canlı hâle getiriyor.

Anneannem cahildi.

Allah hakkında benim kadar çok şey bilmiyordu.

Kur’an, tefsir, kelâm, felsefe, tarih, kavramlar...

Bunların hiçbirinde benim sahip olduğum bilgiye sahip değildi ama Allah’ın adı anıldığında ağlardı.

Ben ise “okumuş”! bir insan olarak bazen aynı karşılığı veremiyorum.

Buradan elbette cehaleti övmek gibi bir sonuç çıkarılamaz; çıkarmamalıyız da.

Cehalet iyi değildir. Bilgi değerlidir. Bilgi gereklidir. Fakat bu hatıra bize başka bir şeyi sorabilir : Çok bildiğimiz hâlde neden az hâlliyiz = kalbimiz katı?!.

Belki de sorun, bilgimizin fazla olması değil; bilgiden kalbe giden yolun üzerinde çok fazla molozun bulunmasıdır.

Elbette anneannemin gözyaşları imanının ölçüsü değildir.

Ağlamak da imanın matematiksel göstergesi değildir.

Fakat o gözyaşları, benim için şu soruyu diri tutan bir aynadır : Allah hakkında bildiklerim, Allah karşısındaki hâlimi gerçekten değiştiriyor mu?!.

Belki “kocakarı imanı” diye küçümsediğimiz şeyin içinde, bizim büyük bilgi yığınlarımızla kaybettiğimiz bir sadelik vardır.

Az bilgi, çok hâle dönüşebilir.

Çok bilgi ise az hâle dönüşebilir.

Mesele bilginin miktarı değil, bilginin insanda neye dönüştüğü veya bilginin insanı neye dönüştürdüğüdür.

Hakikat İnsanda Hâle Geldiğinde

Kur’an, hakikatin insan üzerindeki etkisini yalnızca zihinsel ifadelerle anlatmaz.

Bazen beden de konuşur.

Meryem sûresinde Peygamberler ve Allah’ın seçkin kulları anlatılırken şöyle denir : “Rahmân’ın âyetleri kendilerine okunduğunda secdeye kapanır ve ağlarlardı.”

خَرُّوا سُجَّدًا وَبُكِيًّا = Harrû succeden ve bükiyyen.

Burada yalnızca bir bilme faaliyeti yoktur. Âyetler okunur. İnsan onları işitir. Onlarla karşılaşır. Kalp etkilenir.

Ve bu hâl bedende bir karşılık bulur : Secde ve Gözyaşı.

Benzer biçimde İsrâ sûresinde, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda çeneleri üzerine secdeye kapanan ve ağlayan kimselerden söz edilir; bu karşılaşmanın onların huşû’unu artırdığı bildirilir.

Burada çok önemli bir nokta vardır : Hakikat yalnızca bilinen bir şey olarak kalmamakta, insanı yerinden oynatmaktadır.

Kalbin hâli değişmekte, beden de bu değişimin izini taşımaktadır.

İçeriden Dışarıya

Bu nedenle iman ile amel arasında mekanik bir kopukluk kurmak da doğru değildir.

İman kalptedir, amel dışarıdadır; ikisi birbirinden bağımsızdır, şeklindeki keskin ayrım, insanın bütünlüğünü parçalar.

Kalpte meydana gelen hâl, iradeyi etkiler. İrade yönelir. İrade icâbet eder. İcâbet davranışa dönüşür. Davranış hayatta görünür.

Böylece iç ile dış birbirine bağlanır.

Bunu şöyle ifade edebiliriz : İşitmek → Akletmek → Bilmek → Kalbin hâli → İman → İcâbet → Amel.

Burada “iman” bilgiye eklenmiş bir başka bilgi değil, bilinen hakikatin kalpte aldığı hâlidir.

İcâbet ise bu hâlin iradî cevabıdır.

Amel de bu cevabın hayat içinde görünür hâle gelmesidir.

Pekiî Yapmak, Her Zaman İmanın Ölçüsü müdür?!

Burada da dikkatli olmak gerekir.

Bir insanın yapmadığı her şey inkâr değildir. İnsan inanıp günah işleyebilir. İnanıp zayıflık gösterebilir. İnanıp unutabilir. İnanıp nefsine yenilebilir. İnanıp, imanının gereğini yerine getirmekte zorlanabilir.

Bu nedenle, “yapmadı = inkâr etti” şeklinde basit bir denklem kuramayız.

Burada başka bir durum vardır.

İnsan hakikati bilir, onu akleder, fakat onu bilinçli biçimde reddeder; sonra da kendi tercihine uygun hâle getirmek için hakikati tahrif ederse, artık mesele sıradan bir davranış eksikliği olmaktan çıkar.

Bakara 75’in çarpıcılığı tam da buradadır : Onlar (= İsrailoğullarının bir kısmı) akletmişlerdir, bilmişlerdir; buna rağmen Hakikati tahrif etmişlerdir.

Dolayısıyla tahrifin arkasında her zaman cehalet aramak doğru değildir.

Bazen insan hakikati bilmediği için değil, hakikatin gereğini istemediği için onunla uğraşır.

“İşimize Gelmiyor” Dediğimiz Yer

Gündelik dilde bazen şöyle deriz : “Biliyorum ama işime gelmiyor.”

Bu ifade Kur’an’ın lafzı değildir; fakat Bakara 75’in ortaya koyduğu insanlık durumunu anlamak için güçlü bir açıklama olabilir. Çünkü insanın problemi bazen hakikati anlamamak değildir.

İnsan, hakikati anlamıştır fakat hakikatin kendi çıkarları, alışkanlıkları, âidiyetleri veya kurduğu düzen üzerindeki sonuçlarını istememektedir. Böylece insanın önüne iki yol çıkar : Hakikate göre kendisini değiştirmek veya kendisine göre hakikati değiştirmek.

Birincisi, teslimiyetin yoludur.

İkincisi, tahrifin kapısını açar.

İman, Bilginin Kalpte Hâle Gelmesidir

Burada iman kavramını yeniden düşünmek mümkündür.

İman yalnızca “doğru olduğunu kabul etmek” değil; iman, bilinen hakikat karşısında insanın kalbinin aldığı hâli de içerir.

Bu yüzden iman, statik bir zihinsel veri olmaktan çok canlı bir ilişki hâlidir.

Bilgi : Bu böyledir, der.

İman ise : Bu böyleyse, benim hâlim ne olmalı, sorusunu doğurur.

İşte burada bilgi, sorumluluğa; sorumluluk, icâbete; icâbet, amele dönüşür.

Amel de insanın hayatında hakikatin izini bırakır.

Huşû’ : Bilginin Kalpteki Yankısı

Bu noktada huşû’ kavramı da yerli yerine oturur.

Huşû’, yalnızca korkmak veya duygulanmak değildir.

İlâhî kudretin kavlî ve kevnî işaretleri karşısında kalbin derinden etkilenmesi, küçülmesi, titremesi, saygı ve teslimiyet hâline girmesidir.

“Rabbim sensin” diyen kalbin, “emret” demeye hazır hâle gelmesidir.

Bu yüzden huşû’, bilginin karşıtı değil; tam tersine, hakikatin kalpteki karşılıklarından biridir.

Bilgi ve akletme vardır fakat bunlar kalpte bir hâle dönüşmüştür.

Bu hâl de insanı Allah karşısında başka bir konuma getirir.

Ve sonunda beden bile bu hâlin izini taşır :

• Secde.

• Gözyaşı.

• Ürperme.

• Salât.

• İnfak.

• İtaat.

• Adâlet.

• Merhamet.

Bütün bunlar, kalpte başlayan fakat kalpte hapsolmayan bir sürecin farklı tezahürleridir.

Sonuç : Bilmek Yetmez; Önemli Olan, Bilinenle Ne Yaptığımız 

Öyleyse mesele “bilmek mi, akletmek mi” diye iki seçenekten birini tercih etmek değildir.

İnsan, işitir, akleder, bilir.

Sonra bilinen hakikat karşısında kalbinin hâli belirir.

Kalp yönelir veya katılaşır.

İman eder veya direnir.

İrade icâbet eder veya karşı koyar.

Beden ve hayat da bunun izlerini taşır.

Bu yüzden zinciri şöyle kurabiliriz : İşitmek → Akletmek → Bilmek → Kalbin hâli → İman → İcâbet → Amel.

Bu zincir otomatik değildir.

İnsan bilgiyi alabilir ama kalbine geçirmeyebilir.

Akledebilir ama teslim olmayabilir.

Bilebilir ama tahrif edebilir.

Çünkü beyinden kalbe giden bir yol vardır; fakat o yolun üzerine moloz yığılabilir.

İşte belki de insanın her zaman daha fazla bilgiye ihtiyacı yoktur.

Bazen ihtiyacı olan şey, bildiği hakikat ile kalbi arasındaki yoldan molozları kaldırmaktır.

Çünkü mesele yalnızca ne kadar bildiğimiz değil, bildiklerimiz kalbimizde neye dönüştü?!.

Ve belki bütün bu metnin en sade cümlesi şudur : İlim yolu gösterir. Akıl yolu kavrar. Kalp yolu geçer. İrade yürür. Amel, yürüyüşün izini bırakır.

Hakikat, yalnızca bilinen bir şey değil, aynı zamanda insanı değiştiren şeydir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ