HUŞÛ' VE HAŞYET
HUŞÛ’ VE HAŞYET
Kalbin Hâlini Yeniden Okumak
Huşû’ nedir?!.
Sözlüklere bakınca “boyun eğmek”, “alçalmak”, “sakinleşmek”, “ürpermek”, “korkmak”, “Allah’ın azameti karşısında nefsini hor ve hakir görmek” gibi karşılıklarla karşılaşıyoruz. Fakat Kur’an’ın kendi kullanım alanına girdiğimizde, bunlardan bazılarını yeniden düşünmek gerekiyor.
Çünkü Kur’an, hâşiîn’i över.
وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ ....” = “Şüphesiz bu, hâşiîn dışında kalanlara ağırdır.” (Bakara 2/45.)
Ardından hâşiîn’i şöyle açıklar :
الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
“Onlar Rableriyle karşılaşacaklarını ve O’na döneceklerini bilen/bekleyen kimselerdir.” (Bakara 2/46.)
Öyleyse ilk soru şudur : Allah’ın övdüğü hâşiîn, neden “kendini değersiz gören insanlar” olsun?!.
Belki de problem huşû’da değil, huşû’yu nasıl tanımladığımızdadır.
1. ÖNCE KÖKE BAKALIM : خَشَعَ
Kur’an’da خشع kökü 17 defa kullanılır. Kullanım alanı dikkat çekicidir :
• Kalp huşû eder,
• Sesler huşû eder,
• İnsanlar huşû eder,
• Bakışlar huşû eder,
• Yüzler huşû eder,
• Yeryüzü huşû eder,
• Dağ huşû eder.
Yani huşû’ yalnızca insanın psikolojik hâli değildir.
Bu çok önemli. Çünkü eğer huşû’ “kendini değersiz gören insanlar” = “insanın kendisini hor ve hakir görmesi” olsaydı, yeryüzünün, seslerin, bakışların ve dağın huşûsu nasıl açıklanacaktır?!.
Demek ki daha temel bir anlam alanı aramalıyız.
Belki de huşû’, bir şeyin, karşısındaki hakikatin ağırlığı ve üstünlüğü karşısında kendi taşkınlığını, sertliğini ve direncini bırakıp ona uygun bir hâle gelmesi.
Ama bunu da henüz tanım diye sabitlemeyelim; Kur’an’a biraz daha derin bakalım.
2. HUŞÛ’UN ÖZNESİ KALPTİR
Hadîd 57/16 :
أَلَمْ يَأْنِ لِلَّذِينَ آمَنُوا أَنْ تَخْشَعَ قُلُوبُهُمْ لِذِكْرِ اللَّهِ
“İman edenlerin kalplerinin Allah’ın zikrine karşı huşûya gelmesinin zamanı hâlâ gelmedi mi?!.”
Burada çok önemli üç unsur var :
1. Kalp.
2. Allah’ın zikri.
3. Huşû’.
Demek ki huşû’ rastgele bir korku değil.
Kalp, Allah’ın zikriyle karşılaşıyor ve bir hâl değişimi geçiriyor.
Üstelik âyetin devamında :
وَلَا يَكُونُوا كَالَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلُ فَطَالَ عَلَيْهِمُ الْأَمَدُ فَقَسَتْ قُلُوبُهُمْ = “Kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar” deniliyor.
Burada huşûnun karşısına, قَسْوَة = kalp katılığı konuyor.
Bu bize çok şey söylüyor.
Huşû’yu yalnızca “korku” diye tanımlarsak, katılığın karşıtı olan yumuşama boyutunu kaybederiz.
Dolayısıyla huşû’ = kalbin Allah’ın zikrine karşı yumuşaması diyebilir miyiz?!.
Belki.
Ama bu da henüz yetmez.
3. KUR’AN OKUNDUĞUNDA HUŞÛ’ ARTIYOR
İsrâ 17/109 :
وَيَخِرُّونَ لِلْأَذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَزِيدُهُمْ خُشُوعًا = (Kur’an okunduğunda) “Çeneleri üzerine kapanarak ağlarlar ve bu, onların huşûlarını artırır.”
Burada çok güçlü bir süreç var : Kur’an → etkilenme → ağlama → secde/yere kapanma → huşûnun artması.
Üstelik, زِيدُهُمْ خُشُوعًا = “Huşûlarını artırır.”
Demek ki huşû :
• Donmuş bir kişilik özelliği değildir,
• Tek seferlik bir duygu değildir,
• Âyetlerle karşılaşma içinde derinleşebilir.
Ve burada “kavlî âyetler” vurgusu doğrudan karşımıza çıkıyor.
4. MÜ’MİNLERİN SALÂTINDA HUŞÛ’
Mü’minûn 23/1-2 :
قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ * الَّذِينَ هُمْ فِي صَلَاتِهِمْ خَاشِعُونَ = “Şüphesiz mü’minler kurtuluşa ermiştir; onlar salâtlarında hâşiûndur.”
Burada huşû’, mü’minin salâtıyla ilişkilendiriliyor.
Demek ki huşû’, hayattan kopuk bir iç duygu değil, salâtın içine giren bir nitelik.
Bu da Bakara 2/45’i tekrar gündeme getiriyor :
وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ ... إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ = “Sabır ve salâtla yardım isteyin... bu hâşiîn dışında kalanlara ağırdır.”
Burada huşû’, insanın salât aracılığıyla Allah’a yönelmesini mümkün kılan hâl gibi görünüyor.
5. HUŞÛ’ VE “RABBİMLE KARŞILAŞACAĞIM”
Bakara 2/46’yı yeniden okuyalım :
الَّذِينَ يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ مُلَاقُو رَبِّهِمْ وَأَنَّهُمْ إِلَيْهِ رَاجِعُونَ
Hâşiîn'in tanımı : Rableriyle karşılaşacaklarının ve O’na döneceklerinin bilincinde olmak.
Burada huşûnun temelinde ontolojik farkındalık görüyoruz.
“Ben değersizim” değil, “ben Rabbime aitim, O’na döneceğim ve O’nunla karşılaşacağım.”
Bu, bizim daha önce kurduğumuz A/B modeli ile de oldukça uyumlu : B’nin A karşısındaki konumunu bilmesi. Fakat bunu metinde doğrudan A/B terminolojisine bağlamadan önce Kur’an’ın başka kullanımlarına da bakmak gerekir.
6. HUŞÛ’ HAYATI DURDURMUYOR
Enbiyâ 21/90 :وَكَانُوا لَنَا خَاشِعِينَ = “Bize karşı hâşiûn idiler.”
Âyetin hemen öncesine bakalım :يُسَارِعُونَ فِي الْخَيْرَاتِ = “Hayır işlerinde yarışıyorlardı.”
Ve:
وَيَدْعُونَنَا رَغَبًا وَرَهَبًا = “Bize rağbet ve korkuyla duâ ediyorlardı.”
Bu çok önemli.
Huşû’, pasifleşmek değil; hayra koşmak, duâ etmek, Allah’a yönelmek.
Dolayısıyla, huşû’ = hareketsizliktir denemez; tam tersine, huşû’, doğru yönde hareket.
7. HUŞÛ’ VE İLÂHÎ ÂYETLER
Âl-i İmrân 3/199 :
خَاشِعِينَ لِلَّهِ لَا يَشْتَرُونَ بِآيَاتِ اللَّهِ ثَمَنًا قَلِيلًا
“Allah’a karşı hâşiîndirler; Allah’ın âyetlerini az bir bedelle satmazlar.”
Burada huşûnun ahlâkî sonucu açık : Âyetleri pazarlık konusu yapmamak.
Yani, Allah’ın âyetini gördüm, etkilendim. konumumu değiştirdim, çıkarım için âyeti eğip bükmedim ve satmadım.
Bu, “icabet” düşüncene güçlü bir destek.
8. HUŞÛ’ YALNIZCA KAVLÎ ÂYETLERLE SINIRLI DEĞİL
Fussilet 41/53 :
سَنُرِيهِمْ آيَاتِنَا فِي الْآفَاقِ وَفِي أَنْفُسِهِمْ = “Âyetlerimizi onlara ufuklarda ve kendi nefislerinde göstereceğiz.”
Burada âyetlerin iki büyük alanı ortaya çıkıyor :
1. Âfâk = Dış dünya.
2. Enfüs = İnsanın kendi varlığı.
Dolayısıyla “İlâhî Kudretin kavlî ve kevnî âyetleri”, Kur’an'ın genel âyet kavramıyla uyumlu bir çalışma zemini oluşturuyor ama yine dikkat, bu âyet doğrudan “huşû’” kelimesini kullanmıyor. Dolayısıyla bunu huşûnun doğrudan sözlük tanımı değil, anlam alanını genişleten bir bağlantı olarak okumak daha güvenli.
9. HAŞYET NEREDEN GELİYOR?!
Şimdi خشي köküne geçelim.
Bu kök Kur’an’da 48 defa kullanılıyor: 40’ı fiil, 8’i isim biçiminde.
Ve burada çok ilginç bir ilişki görüyoruz :
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ = “Allah’tan kulları içinde ancak bilenler/ulemâ haşyet eder.” (Fâtır 35/28)
Burada bilmek ile haşyet ilişkisi kuruluyor.
Bu, sıradan “korku” kavramından farklı. Çünkü cehalet de insanı korkutabilir ama Kur'an’ın burada söylediği, Allah’ı bilenlerin haşyeti.
Dolayısıyla haşyet, bilginin varoluşsal etkisi olarak düşünülebilir.
10. HAŞYET, BİZİM KORKU MERKEZİMİZİ DEĞİŞTİRİYOR
Bakara 2/150 :فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي = “Onlardan haşyet etmeyin; Benden haşyet edin.”
Bu âyet, konuyu toplumsal alana taşıyor. Çünkü insanın bir korku/haşyet kapasitesi var.
Kur’an'ın derdi yalnızca “Allah’tan korkun” demek değil, aynı zamanda insanların Allah’ın yerine geçmesine izin vermeyin, demek.
Bu, 4/77’de daha sert biçimde görülüyor :
يَخْشَوْنَ النَّاسَ كَخَشْيَةِ اللَّهِ = “İnsanlardan Allah’tan haşyet edercesine haşyet ediyorlar.”
İşte burada şirk/insanî otorite problemi de görünmeye başlıyor.
11. HAŞYET İNSANI İNSANLARDAN KURTARIYOR
Ahzâb 33/39 :
الَّذِينَ يُبَلِّغُونَ رِسَالَاتِ اللَّهِ وَيَخْشَوْنَهُ وَلَا يَخْشَوْنَ أَحَدًا إِلَّا اللَّهَ = “Allah’ın mesajlarını tebliğ ederler, O’ndan haşyet ederler ve Allah’tan başka hiç kimseden haşyet etmezler.”
Burada çok önemli bir şey var : Haşyet → tebliğ.
Yani Allah'tan haşyet eden insan, insanlardan korktuğu için susmuyor, tam tersine, Allah’a karşı sorumluluğu, insan karşısındaki korkusunu yeniyor.
Bu da bizim huşûyu eziklik olarak tanımlamamıza ciddî bir itirazdır.
12. HAŞYET VE BİLGİ
Fâtır 35/28’i tekrar düşünelim :إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ
Burada “ilim” ile “haşyet” arasındaki bağ kuruluyor fakat haşyet insanı donuklaştırmıyor.
Kaf 50/33 :
مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ
“Rahmân’dan gaybda haşyet eden ve O’na yönelen bir kalple gelen...”
Burada haşyet + kalb-i münîb beraber.
Yani, haşyet → inâbe.
Kalbin dönüşü, “korkudan sinmek” değil, korku/saygı ile yönelme.
13. 39/23 : “ÜRPERME”
Zümer 39/23 :
تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ = “Rablerinden haşyet edenlerin derileri ondan ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine karşı yumuşar.”
Burada senin önerdiğin tanımın çok güçlü bir kısmı var: Âyet ürpermeyi nihâî nokta yapmıyor :
تَقْشَعِرُّ → تَلِينُ = Ürperir ve yumuşar, diyor.
İşte bu nedenle huşû’ = ürperme demek eksik. Daha doğrusu ürperme, huşûnun tezahürlerinden biridir.
Ve belki de huşû’, ürpermenin yöneldiği yumuşama ve icâbet hâlidir.
Bu henüz bir hipotez; fakat âyet çok güçlü.
14. 59/21 : HAŞYETTEN HUŞÛYA
Haşr 59/21 :
لَرَأَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللَّهِ = “Onu Allah’ın haşyetinden huşûya gelmiş ve parçalanmış görürdün.”
Burada Kur’an iki kelimeyi aynı cümlede buluşturuyor :
خَشْيَة → خُشُوع
Yani haşyet, huşûnun sebebi/zemini olarak karşımıza çıkıyor.
Ve bu kez özne dağ.
Dolayısıyla “nefsini hor görmek” açıklaması burada iyice yetersizleşiyor.
Dağın “nefsini hor görmesi” diye bir şey yok ama dağ İlâhî hitabın ağırlığı karşısında çatlayacak kadar etkileniyor.
Bu da “İlâhî Kudretin kavlî ve kevnî âyetleri karşısında...” deriiin saygıyı oldukça güçlü kılıyor.
15. PEKİ “LEBBEYK” NEREDEN GELİYOR?!
Burada dikkatli olmalıyız.
“Lebbeyk” kelimesini Kur’an’daki huşû’ tanımının içine doğrudan yerleştiremeyiz. Çünkü “lebbeyk” Kur'an’ın kullandığı teknik bir terim değil.
Ne bu lebbeyk?!.
“Rabbim, Sen benim Rabbimsin; emret.”
Çünkü Kur'an’ın insan tasavvurunda çağrı ve icâbet arasında çok güçlü bir bağ var.
Allah çağırıyor :
اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ إِذَا دَعَاكُمْ لِمَا يُحْيِيكُمْ = “Size hayat verecek şeye çağırdığında Allah’a ve Elçi’ye icabet edin.” (Enfâl 8/24.)
Buradaki mesele, çağrı → icâbet.
Dolayısıyla “lebbeyk”, huşûnun sonucu olarak icâbeti anlatan güçlü bir kavramsal ifade olabilir ama metinde bunu şöyle sunmak daha titiz olur : Kur’an’ın diliyle “icâbet ”; bizim ifademizle “lebbeyk”.
Bu ayrım önemli.
16. ASIL KIRILMA : DÜNYADAKİ HUŞÛ’ VE ÂHİRETTEKİ HUŞÛ’
Kur'an’da huşû’ her zaman övülen gönüllü bir hâl değildir. Çünkü bazı âyetlerde huşû’, âhiret sahnesinde zorunlu hâle gelen bir sonuç olarak karşımıza çıkar.
Kamer 54/7 :خُشَّعًا أَبْصَارُهُمْ = “Gözleri huşû’ içinde...”
Kıyâmet sahnesi.
Ğâşiye 88/2 :وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ خَاشِعَةٌ = “O gün birtakım yüzler huşû’ içindedir.”
Nâziât 79/9 :أَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ = “Gözleri huşû’ içindedir.”
Şûrâ 42/45 :خَاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ = “Zillet sebebiyle huşû’ içindedirler.”
Kalem 68/43 :
خَاشِعَةً أَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ ۖ وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ وَهُمْ سَالِمُونَ = “Gözleri huşû’ içinde, kendilerini zillet kaplamış; oysa onlar sağlıklıyken secdeye çağrılıyorlardı.”
Burada son cümle muazzam derecede önemli :وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ = “Onlar daha önce secdeye çağrılıyorlardı.” Yani dünyada çağrı vardı. İcâbet imkânı vardı. Huşû’ gönüllü olarak mümkün idi.
Fakat onlar, dünyadayken bu çağrıya icabet etmediler.
Âhirette hakikat artık kaçınılmaz.
Âhirette huşû’ var ama artık imtihan yok.
“Keşke bunu önceden anlasalardı!.”
17. ÂHİRETTEKİ HUŞÛ’ NEDEN BAŞKA?!
Tâhâ 20/108 :
وَخَشَعَتِ الْأَصْوَاتُ لِلرَّحْمَٰنِ فَلَا تَسْمَعُ إِلَّا هَمْسًا = “Sesler Rahmân karşısında huşûya bürünür; yalnızca fısıltı duyarsın.”
Fakat âyetin başında يَوْمَئِذٍ يَتَّبِعُونَ الدَّاعِيَ = “O gün çağırana uyacaklar.”
Bu da ilginç. Âhirette icâbet zorunlu hâle geliyor.
Dünyadaki icâbet ise imtihanın bir parçası.
Huşûnun değeri, zorunlu hâle gelmeden önce gerçekleşmesindedir.
18. HAŞYETİN DE İKİ FARKLI ZEMİNİ VAR
Kur'an'daki خشية her zaman Allah’a yönelen olumlu bir kavram değil.
Mesela:
وَلَا تَقْتُلُوا أَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلَاقٍ = “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin.” (İsrâ 17/31)
Burada haşyet yanlış merkeze yönelmiş.
Yoksulluk korkusu insanı yanlış eyleme götürüyor.
İsrâ 17/100 :خَشْيَةَ الْإِنْفَاقِ = “Harcamaktan korkmak.”
Demek ki her haşyet iyi değildir.
Mesele, haşyet neyden ve kimin karşısında = kime karşı?!.
19. İNSANDAN HAŞYET Mİ, ALLAH'TAN HAŞYET Mİ?!
Bakara 2/150 :فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِي = “Onlardan haşyet etmeyin; Benden haşyet edin.”
Âl-i İmrân 3/173’te ise insanların :فَاخْشَوْهُمْ dediği aktarılıyor. Fakat onların cevabı : فَزَادَهُمْ إِيمَانًا = “Bu onların imanını artırdı.”
Ve Ahzâb 33/37 :
وَتَخْشَى النَّاسَ وَاللَّهُ أَحَقُّ أَنْ تَخْشَاهُ = “İnsanlardan haşyet ediyor, oysa Allah kendisinden haşyet edilmeye daha layıktır.”
Bu bize çok önemli bir sonuç veriyor : Haşyet, insanın iradesini ortadan kaldıran korku değil; iradenin hangi otoriteyi belirleyici kabul ettiğini gösteren bir göstergedir.
20. ŞEYTAN DA KORKUTUYOR
Âl-i İmrân 3/175 :
إِنَّمَا ذَٰلِكُمُ الشَّيْطَانُ يُخَوِّفُ أَوْلِيَاءَهُ فَلَا تَخَافُوهُمْ وَخَافُونِ إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ = “Şeytan sizi kendi dostlarıyla korkutuyor; onlardan korkmayın, Benden korkun.”
Burada خوف alanı devreye giriyor.
Demek ki Kur'an’da korku, haşyet ve huşû’ birbirinin basit eş anlamlıları değildir. Bunların arasında ince farklar var.
Bunu da göz önünde bulundurmamız gerekiyor.
21. HAŞYET BİLGİYLE ARTIYOR
Fâtır 35/28 :
إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاءُ = “Allah’tan kulları içinde ancak bilenler/ulemâ haşyet eder.”
Bu âyet bizi önemli bir yere getiriyor : İlim, haşyete götürür ama buradaki ilim, “çok bilgi” demek istemiyorum. Çünkü çok bilmek, hakikati görmek değil.
Kur'an’ın kastettiği bilgi, Allah’ı ve O’nun âyetlerini insanın konumunu değiştirecek şekilde bilmeye daha yakın görünüyor.
Dolayısıyla ma’rifet → haşyet → huşû → icabet gibi bir zincir kurabiliriz ama bunu henüz sonuç diye yazmıyorum.
22. 39/23 BİZE BEDENİ DE VERİYOR
Zümer 39/23 :
تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ... ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ
Burada deri ve kalp birlikte hareket ediyor.
Bu çok önemli. Çünkü iman ve huşû’u sadece “içimde bir duygu oluştu” diye açıklamak yanlış olur.
Kur'an’ın insanı, kalp + beden + davranış bütünlüğü içinde düşündüğünü görüyoruz. Dolayısıyla “iman, sadece kalpte olup biten bir şey değildir; sınanma orada kopar.”
Huşû’ da kalbe hapsedilemez.
23. HUŞÛ’UN DAVRANIŞSAL TARAFI
Mü’minûn 23/57-60 :
إِنَّ الَّذِينَ هُمْ مِنْ خَشْيَةِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَ
وَالَّذِينَ هُمْ بِآيَاتِ رَبِّهِمْ يُؤْمِنُونَ
وَالَّذِينَ هُمْ بِرَبِّهِمْ لَا يُشْرِكُونَ
وَالَّذِينَ يُؤْتُونَ مَا آتَوْا وَقُلُوبُهُمْ وَجِلَةٌ
Burada olağanüstü bir örgü var : Haşyet → işfâk → âyetlere iman → şirkten uzak durma → verme/amel → vecel.
Yani Allah karşısındaki duyarlılık : Teoloji → ahlâk → davranış olarak akıyor.
Huşûyu yalnızca “duygusal ürperti” olarak tanımlarsak bu zinciri parçalarız.
24. “BENİM RABBİM SENSİN”
Şimdi merkeze dönelim.
“Evet, benim Rabbim Sensin.”
Bunun Kur'anî karşılığını rubûbiyet-ubûdiyet ekseninde aramak gerekiyor.
Huşûnun temelinde belki de şu bilinç var :
Ben Rabb değilim.
Sen benim Rabbimsin.
Bu, öz-nefret değil, öz-silinme değil, değersizlik değil; tam tersine konumların doğru belirlenmesi.
A/B modelinde de, A, A’dır. B, B’dir. Ve B’nin kurtuluşu A’ya dönüşmekte değil, A karşısında B olduğunu bilmektedir.
Bu nedenle huşû’ = kulun kul olduğunu bilmesi ama yine de bu, henüz nihâî tanım değil.
25. “EMRET” NEDEN ÖNEMLİ?!
Çünkü “Rabb” yalnızca ontolojik bir tanım değildir. Rubûbiyet, terbiye eden, yöneten, yetiştiren, düzenleyen, hükmeden Rab fikrini taşır.
O hâlde “Rabbim Sensin” diyen insanın ikinci cümlesi doğal olarak, “pekiî ben ne yapacağım” olmalıdır.
Ve burada gündeme, “emret” geliyor.
Bu yüzden lebbeyk, huşûyu pasif bir duygu olmaktan çıkarıp icâbet hâline getiriyor. Fakat burada da metodolojik olarak dikkatli olalım : Lebbeyk, Kur’an’ın huşû kelimesinin sözlük karşılığı değildir ama huşûnun Kur'anî anlam örgüsünün iradî/eylemsel sonucu olarak “icâbet” çok daha sağlam bir önermedir.
26. O HÂLDE HUŞÛ’NUN KARŞITI NE?!
Bence burada bize çok önemli bir kapı açılıyor.
Huşûnun karşıtını sadece kibir diye koymak yetmez.
Kur'an’daki karşıtlıklar :
خشوع & قسوة = Huşû’ & Kalp katılığı.
خشوع & استكبار = Huşû’ & Büyüklük taslama = Tekebbür.
خشية الله & خشية الناس = Allah’tan haşyet & İnsanlardan haşyet.
ذكر الله & طول الأمد / قسوة القلب = Allah’ın zikri & Kalbin katılaşması.
دعوة & عدم إجابة = Çağrıya icâbet & icâbetsizlik.
Bu tablo, huşûnun ne olduğunu karşıtlarından da çıkarmamızı sağlayabilir.
27. EN BÜYÜK TEHLİKE : ZİLLETİ HUŞÛ SANMAK
Buraya özellikle dikkat.
Kur'an’da :خاشعين من الذل var ama bu, “Allah’ın övdüğü hâşiîn budur” anlamına gelmez. Çünkü bağlam âhiret cezasıdır.
Kalem 68/43’te de :تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ = “Onları zillet kaplar” ve hemen ardından :وَقَدْ كَانُوا يُدْعَوْنَ إِلَى السُّجُودِ = “Daha önce secdeye çağrılıyorlardı” denir.
İşte bu ayrım, dünya huşû’u = çağrı + bilinç + irade + yöneliş + icâbet; ve âhiret huşû’u = hakikatin zorunlu olarak görünür hâle gelmesi + istemsiz boyun eğme + zillet.
İkisine aynı “huşû’” kelimesiyle temas edilmesi, kelimenin bağlama göre farklı tezahürlere açık olduğunu gösteriyor.
Bu ayrımı korumazsak, yine başa döneriz.
28. “KEŞKE ÖNCE ANLASALARDI”
Keşke önce anlasalardı. Çünkü Kur'an’ın dünya hayatındaki çağrısı tam olarak bunu amaçlıyor.
Tâhâ 20/3 :إِلَّا تَذْكِرَةً لِمَنْ يَخْشَىٰ = “Ancak haşyet eden kimse için bir öğüt/hatırlatma olarak...”
Tâhâ 20/44 :لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ أَوْ يَخْشَىٰ = “Belki hatırlar veya haşyet eder.”
Burada hatırlama/anlama → haşyet ilişkisi yeniden karşımıza çıkıyor.
Ve Kaf 50/33 :
مَنْ خَشِيَ الرَّحْمَٰنَ بِالْغَيْبِ وَجَاءَ بِقَلْبٍ مُنِيبٍ = “Rahmân’dan gaybda haşyet eden ve yönelen bir kalple gelen...”
Bu, bizim aradığımız insanı tarif ediyor : Henüz görmediği hâlde görüyor!.
İşte iman burada.
Âhirette herkes görecek ama mümin, “görmeden görmeye”! başlamış.
Ve belki huşûnun en önemli taraflarından biri burada : Hakikatin zorunlu olarak görünmesini beklemeden, âyetlerinden hareketle hakikate yönelmek, görmek.
29. BU NOKTADA “HAŞYET” HUŞÛDAN ÖNCE Mİ?!
Şimdilik çalışma hipotezi olarak şöyle düşünebiliriz : Âyet → idrak / tanıma → haşyet → kalbin etkilenmesi → huşû’ → yöneliş → icâbet → amel.
Bu şema henüz “Kur'an’ın kesin şeması” değildir ama elimizdeki âyetleri organize etmek için çok güçlü bir araştırma modelidir.
Özellikle 35/28 → 39/23 → 57/16 → 21/90 → 23/2 bu hattı ciddî biçimde destekliyor.
30. HAŞYET BAZEN DOĞRUDAN AMELE BAĞLANIYOR
Mülk 67/12 :
إِنَّ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ كَبِيرٌ = “Rablerinden gaybda haşyet edenlere bağışlanma ve büyük ecir vardır.”
Bu, haşyet → sorumluluk bağlantısını gösteriyor.
Ve Fâtır 35/18 :
إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَأَقَامُوا الصَّلَاةَ = “Sen ancak Rablerinden gaybda haşyet eden ve salâtı ikame edenleri uyarabilirsin.”
Burada haşyet ile salât beraber.
Bu da Bakara 2/45’teki salât + hâşiîn bağlantısını güçlendiriyor.
31. “DERİİN SAYGI” MESELESİ
Saygıyı modern nezaket anlamında düşünmemeliyiz. Buradaki saygı, varlığın hakikatini kabul eden, kendi sınırını bilen ve karşısındaki İlâhî Kudretin hükmünü tanıyan bir ta’zim hâli gibi.
Yani “Sana saygı duyuyorum” gibi psikolojik bir beğeni değil. Daha derin : “Sen Rabbimsin; ben kulum.”
Bu yüzden belki derin saygının yanına ta’zîm kavramını da koymalıyız ama onu da henüz tanıma sokmayalım.
32. “KALBİN ÜRPERMESİ”Nİ DE TEK BAŞINA TANIM YAPMAYALIM
Çünkü 39/23’te deri ürperiyor ama sonra deri ve kalp yumuşuyor.
Ve 57/16’da doğrudan kalbin huşûsu var.
17/109’da ise, ağlama + yere kapanma + huşû artışı var.
Demek ki ürperme, huşûnun önemli bir fenomenolojik belirtisi ama huşû’ = ürperme eşitliği fazla dar.
Belki daha doğrusu, huşû’, İlâhî âyetlerin insan varlığında meydana getirdiği derin etkilenmenin kalpteki hâlidir; bu hâl ürperme, yumuşama, yönelme ve icabet olarak görünür.
Bu tanım, şimdilik daha emniyetli.
33. “KAVLÎ VE KEVNÎ ÂYETLER” FORMÜLÜNÜ KORUYALIM
Çünkü bu ayrım bize çok geniş bir alan açıyor.
Kavlî âyet = Kur'an’ın âyetleri.
17/109 : Kur'an → Huşûnun artması.
57/16 : Allah’ın zikri → Kalbin huşûsu.
59/21 : Kur'an → Dağın huşûsu.
Kevnî âyet = Yeryüzü, kâinat.
= وَمِنْ آيَاتِهِ أَنَّكَ تَرَى الْأَرْضَ خَاشِعَة “O’nun âyetlerinden biri de yeryüzünü huşû’ içinde görmendir.” (39/41.)
Burada yeryüzü doğrudan hâşi’ diye niteleniyor. Demek ki huşû’ sadece “Metni okurken duyulan dindar duygu” değil, varlığın İlâhî Kudretinin işaretleri/âyetleri karşısındaki hâl.
34. İLÂHÎ KUDRET
Burada “İlâhî Kudret” ifadesini de araştırmalıyız. Çünkü Kur'an’ın huşû’/haşyet alanı yalnızca cebir ve korku üzerinden kurulmuş değil.
Allah :
• Rabb,
• Rahmân,
• Rahîm,
• Azîz,
• Gafûr,
• Alîm,
• Hakîm... olarak tanınıyor.
39/23’te “Rablerinden haşyet edenler” derken; 59/21'de “Allah’ın haşyetinden” deniyor. 20/108’de ise, الرَّحْمَٰن karşısında sesler huşû’ ediyor. Yani İlâhî Kudret’i yalnızca “ezici güç” şeklinde düşünmemeliyiz.
Rab + Rahmân + Kudret + Hikmet + Âyet bütünlüğü içinde düşünmek daha Kur'anî olabilir.
35. BÖYLECE “KORKU” DA YERİNE OTURUYOR
Korku tamamen yok değil.
Kur'an'da : رَغَبًا وَرَهَبًا var.رَجَاء + خَوْف var.خَشْيَة var.إِشْفَاق var.وَجَل var ama bunların hepsini “korku” diye düzleştirmek, Kur'an’ın insanın iç dünyasına ilişkin ince ayrımlarını kaybettiriyor.
Belki korku → tehlikeye tepki; haşyet → bilinen/algılanan büyüklük ve sorumluluk karşısında oluşan derin çekinme/saygı. Huşû’, bu karşılaşmanın kalp ve bütün varlık üzerindeki teslimiyet/yumuşama hâli gibi bir ayrım kurulabilir.
Ama yine de bunlar çalışma hipotezleridir.
36. HUŞÛ’ VE İSTİKBÂR
Şimdi diğer kutba bakalım.
Kur'an’ın huşûsunun karşısında استكبار var.
İblisin problemi :أَبَىٰ وَاسْتَكْبَرَ ,= “Direndi ve büyüklük tasladı.”
Huşûnun temel hareketi ise belki, “ben Rabb değilim” demek.
İstikbâr : “Ben bilirim / ben karar veririm / bana emredilemez.”
Huşû : “Rabbim, emret.”
Bu karşıtlık, “lebbeyk” formülünün neden önemli olduğunu gösteriyor.
37. HUŞÛ’ VE İCÂBET
Kur'an : اسْتَجِيبُوا لِلَّهِ وَلِلرَّسُولِ = “Allah’a ve Elçi’ye icâbet edin.” (8/24) diyor; huşûnun kendisi “icâbet ” değil ana huşûnun doğal ahlâkî/iradî sonucunun icâbet olması çok anlamlıdır.
Bu nedenle huşû’ = lebbeyk eşitliği yerine, huşû’, icâbete hazır hâle gelmiş kalp demek daha titiz olabilir.
38. BİR BAŞKA ÇOK ÖNEMLİ AYRIM
• Huşû’, aslâ zillet değil.
• Huşû’, aşağılanma değil.
• Huşû’, değersizlik değil.
• Huşû’, kendinden nefret değil.
• Huşû’, iradenin yok olması değil.
• Huşû’, insanlara boyun eğmek değil.
Tam tersine Kur'an’daki huşû’ : Allah’a yöneliş + insan karşısında özgürleşme + hakikate sadâkat + sâlih amele dönüşme üretmesi.
Bu nedenle Allah karşısında eğilen kul, insan karşısında eğilmek zorunda değildir.
Hatta bazen tam tersi, Allah karşısında huşû’ duymayan insan, insan karşısında zillete düşebilir.
Kur'an’ın “insanlardan Allah’tan korkar gibi korkmak” eleştirisi tam buraya oturuyor.
39. ŞİMDİ GEÇİCİ BİR TANIM ÖNERELİM
Bütün bunlardan sonra, formülü biraz sıkılaştırarak şöyle bir çalışma tanımı önerelim : Huşû’; insanın İlâhî Kudretin kavlî ve kevnî âyetleriyle karşılaşması sonucu, Allah’ın Rab oluşunu ve kendi kulluğunu idrak ederek kalbinin ürperip yumuşaması, ben-merkezli direncini bırakması ve Allah’a yönelerek icâbete hazır hâle gelmesidir.
Bunun fenomenolojik görünümü, ürperme, gözyaşı, sükûnet, sesin kısılması, bakışın düşmesi, secde, duâ...
Ahlâkî görünümü, âyetleri çıkar = az bir para karşılığında satmamak, hayırda yarışmak, şirkten kaçınmak, salâtı ikame etmek...
Ontolojik temeli, “Rabbim Sensin; ben kulum.”
İradî sonucu, “Emret.”
Yoğun ifadesi, Lebbeyk.
Özellikle altını çiziyorum; bu, henüz nihâî tanım değil. Çünkü 41/39, 20/108, 54/7, 68/43 gibi insanî olmayan veya âhiret bağlamındaki kullanımlar var; bunlar bizi, “huşû’ = mü’minin bilinçli icâbeti ” şeklindeki dar tanımı aşmaya zorluyor. Kur’an’ın kullanımından çıkan daha genel çekirdek sonuç ile mü’minin ihtiyarî huşûsunu birbirinden ayırmamız gerekebilir.
40. BELKİ EN SAĞLAM FORMÜL İKİ KATMANLI OLACAK
Şimdilik önümde şöyle bir yapı var : Genel anlamda HUŞÛ’ = Bir varlığın İlâhî Kudretin âyetleri karşısında taşkınlığını/direncini bırakıp O’nun karşısında uygun ve saygılı bir hâle gelmesi.
Mü’minin HUŞÛ'U : İlâhî Kudretin kavlî ve kevnî âyetleri karşısında kalbin ürperip yumuşaması; “Rabbim Sensin” diyerek Allah karşısındaki gerçek konumunu idrak etmesi ve bu idraki icâbet/amel ile ortaya koyması.
Böyle yaparsak :
• Dağın huşûsunu açıklayabiliriz,
• Deslerin huşûsunu açıklayabiliriz,
• Yeryüzünün huşûsunu açıklayabiliriz,
• Âhiretteki zorunlu huşûyu açıklayabiliriz,
• Hem de mü’minin övülen huşûsunu kaybetmeyiz.
Ve böylece “nefsini hor ve hakir görme” tanımına da gerek kalmaz.
41. SON OLARAK : İKİ HUŞÛ’ ARASINDAKİ ZAMAN FARKI
Bence üzerinde en çok durmamız gereken noktalardan biri bu.
Kur'an bize sanki şöyle diyor :
Dünyada,
Âyeti gör.
Anla.
Kalbin ürpersin.
Yumuşa.
Yönel.
İcâbet et.
Yaşa.
Âhirette,
Artık hakikat görünür.
Sesler susar.
Gözler düşer.
Yüzler huşûya gelir.
Zillet ortaya çıkar.
İkinci durumda, “keşke daha önce...” demek artık mümkün olsa bile geri dönüş mümkün değildir.
İşte bu yüzden dünya hayatındaki huşû’ çok değerlidir. Çünkü burada insan, hakikati görmeye zorlanmadan önce hakikate cevap verebilir.
İşte belki de “iman” ile “görerek inanmak”! arasındaki fark burada yeniden ortaya çıkıyor.
Ve bu da bizi başka bir yere getiriyor/götürüyor : Yakîn, canlı imandır.
Huşû’ belki de yakînin kalpteki ürpertisi ve hayattaki yönelişidir.
Son soru şu : Bu, Kur'an’ın farklı bağlamlardaki bütün huşû’ ve haşyet kullanımlarını tek bir anlam çekirdeğini gerçekten açıklayabiliyor mu?!.
Bence bundan sonraki yapılacak çalışma tam olarak bu sorunun etrafında yapılmalı. Biz bu çalışmada huşûu tam olarak henüz açıklayamadık.
Yorumlar
Yorum Gönder