ÖLÜ İNEK, ÖLÜ KALP

ÖLÜ İNEK, ÖLÜ KALP

Kur’an’ın Bakara sûresinde anlattığı inek kıssası, ilk bakışta bir cinayetin aydınlatılmasıyla ilgili görünür. Bir insan öldürülmüş, katili bilinmemiş ve insanlar bu konuda birbirleriyle çekişmeye başlamışlardır. Allah ise onlara bir inek kesmelerini emretmiştir. Onlar emri doğrudan yerine getirmek yerine ineğin niteliği hakkında tekrar tekrar soru sormuş, sonunda tarif edilen ineği bulup kesmişlerdir.

Ardından Allah şöyle buyurur : “Bir nefsi öldürmüştünüz ve onun hakkında çekişiyordunuz. Allah ise gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.” (2/72)

Sonra ölüye ineğin bir parçasıyla dokunulması ve Allah’ın izniyle ölünün dirilmesi anlatılır : “İşte Allah ölüleri böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir; umulur ki akledersiniz.” (2/73)

Fakat kıssa burada bitmez.

Tam tersine, asıl çarpıcı cümle bundan sonra gelir : “Sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı; artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır...” (2/74)

İşte burada kıssa bambaşka bir derinlik kazanır.

Ölü insan diriliyor; fakat canlı görünen kalpler dirilmiyor.

Ve belki de kıssanın asıl sorusu budur : Allah ölüyü dirilttiği hâlde, insanın kalbi neden dirilmiyor?!.

CİNAYET SADECE BİR CİNAYET Mİ?!

Önce olayın başlangıcına dönelim.

Bir insan öldürülüyor.

Fakat mesele yalnızca bir insanın öldürülmesi değil. Öldürülen kişinin ardından insanlar çekişmeye başlıyorlar.

Kur’an özellikle iki şeyi birlikte zikrediyor : Öldürme ve çekişme.

Bir başka ifadeyle ortada yalnızca bir ölü yoktur; aynı zamanda hakikatin üzerini örten bir toplumsal çatışma vardır.

Bu ayrıntı önemlidir.

Çünkü hakikat gizlendiğinde insanlar çoğu zaman boşluğu kendi kanaatleriyle doldururlar. Gerçek ortak zeminden çekildiğinde, insanlar birbirlerine karşı konumlanmaya başlarlar.

Soru, “gerçek nedir” olmaktan çıkıp, “suçlu kim” sorusuna dönüşebilir.

Sonra da “bizden mi, onlardan mı?”

Böylece hakikat arayışının yerini taraflaşma alabilir.

Kur’an cinayetin ardından ortaya çıkan çekişmeyi özellikle görünür kılıyor.

Buradan daha geniş bir soru da sorabiliriz : Kalp katılığı yalnızca insanın Allah karşısındaki hâli midir, yoksa insanlar arasındaki ilişkilere de yansır mı?!

Bence kıssanın devamı, ikinci ihtimali ciddi biçimde düşünmemize imkân veriyor.

HAKİKATİN YERİNE ÂİDİYET GEÇİRİLİRSE

Kalp katılığının önemli sebeplerinden biri, hakikatin yerine aidiyetin geçirilmesi olabilir.

İnsan hakikati ölçü almaktan vazgeçip ait olduğu kişi, grup, kavim, mezhep, ideoloji veya topluluğu ölçü hâline getirdiğinde, artık hakikate göre konumlanmaz; kendi aidiyetine göre hakikati konumlandırmaya başlar.

O zaman sorular değişir.

“Ne oldu” yerine. “bizimkine ne oldu?!.”

“Kim haklı” yerine, “kim bizden?”

“Adâlet nedir” yerine, “bunun hesabını nasıl soracağız?” gelebilir.

Böylece hakikat ortak zemin olmaktan çıkar; aidiyet ortak zeminin yerine geçer.

İşte bu durum, bireysel bir kalp hâlinin toplumsal davranışa dönüşmesidir.

Kavmî asabiyet ve kan davası da böyle bir zeminde ortaya çıkabilir.

Elbette Kur’an bu cinayetin özellikle bir kan davası sebebiyle işlendiğini söylemez. Cinayetin, toplumu bölmek veya karşı tarafları birbirine düşürmek amacı taşıdığını da bilemeyiz.

Fakat kıssadaki cinayet → çekişme → gizlenen hakikat ilişkisi, böyle bir ihtimali düşünmemize izin verir.

Çünkü faili bilinmeyen bir cinayet, karşılıklı suçlamaları ve grup aidiyetlerini güçlendirerek toplumsal ayrışmayı besleyen bir zemine dönüşebilir.

Hatta cinayetin böyle bir ayrışmayı üretmek veya derinleştirmek amacıyla işlenmiş olması ihtimali düşünülebilir.

Ama bu, Kur’an’ın bildirdiği bir bilgi değil; kıssanın toplumsal boyutuna ilişkin bir yorumdur.

ON İKİ GRUP OLMAK BAŞKA, ASABİYET BAŞKA

Burada önemli bir ayrımı korumak gerekir.

İsrailoğullarının on iki kola ayrılmış olması, kendi başına Kur’an tarafından bir problem olarak sunulmaz.

Dolayısıyla mesele, “farklı grupların bulunması kötüdür” değil, farklılıkların hakikatin önüne geçirilmesi; insanların kendi taraflarını mutlaklaştırmaları; birbirlerini suçlamaları ve hakikati birlikte aramak yerine birbirlerine karşı konumlanmalarıdır.

Yani problem grup olmak değil; grubu hakikatin yerine koymaktır.

Âidiyet, hakikatin yerine geçtiğinde asabiyet doğabilir.

Asabiyet güçlendiğinde adaletin yerini tarafgirlik alabilir.

Tarafgirlik güçlendiğinde ise mesele hakikati bulmak olmaktan çıkar, kendi tarafını haklı çıkarmaya dönüşebilir.

Böylece, aidiyet → asabiyet → taraflaşma → husumet → çatışma zinciri oluşabilir.

Bu yüzden kalp katılığı yalnızca bireysel bir mesele değildir.

Katı kalpler, katı ilişkiler ve katı toplumlar üretebilir.

GİZLENEN HAKİKAT

Kur’an cinayetin ardından şöyle buyuruyor : “Allah ise gizlemekte olduğunuzu ortaya çıkaracaktı.” (2/72)

Burada çok önemli bir şey oluyor.

Allah, insanların gizlemeye çalıştığı şeyi açığa çıkarıyor.

Hakikat yeniden görünür hâle geliyor.

Bu, yalnızca bir cinayetin failini bulmak olarak okunmak zorunda değildir. Çünkü cinayet artık toplumsal bir probleme dönüşmüştür.

• İnsanlar çekişmektedir.

• Hakikat gizlidir.

• Âidiyetler devreye girmiştir.

• Taraflar birbirlerine karşı konumlanmıştır.

Allah ise gizlenen şeyi ortaya çıkararak hakikati yeniden ortak zemine getiriyor.

Buradan kıssanın sulh boyutunu düşünmek mümkündür.

Belki burada Allah’ın müdahalesinin önemli sonuçlarından biri, insanlar arasındaki çekişmenin sona erdirilebileceği bir hakikat ve adâlet zemini oluşturmasıdır. Çünkü sulh yalnızca kavganın durması değildir.

Sulh, tarafların hakikat ve adalet üzerinde yeniden ortak bir zeminde buluşabilmesidir.

Hakikat ortaya çıkmadan kalıcı sulh mümkün olmayabilir.

Hakikat ortaya çıktığında ise sulhun önü açılabilir.

ALLAH ÖLÜYÜ DİRİLTEREK HAKİKATİ GÖSTERİYOR

Allah’ın müdahalesi yalnızca sözle gerçekleşmiyor.

Ölü diriliyor.

Burada Allah’ın kudreti görünür hâle geliyor. Fakat olayın asıl çarpıcı tarafı şudur : Allah ölü bir insanı diriltiyor; fakat bu olaya tanık olan insanların kalpleri aynı şekilde dirilmiyor.

Çünkü hemen ardından, “sonra bunun ardından kalpleriniz katılaştı...” (2/74) buyruluyor.

Demek ki gerçeğin ortaya çıkması, insanın otomatik olarak hakikate yönelmesi anlamına gelmiyor.

Bir insan hakikati görebilir ve yine de ona kapanabilir.

Bir âyete şahit olabilir ve yine de o âyetle değişmeyebilir.

Bir mucize görebilir ve yine de iman etmeyebilir.

MUCİZEYE RAĞMEN

Kıssanın belki de en sarsıcı tarafı budur.

Mucize gerçekleşiyor.

Ölü insan diriliyor.

Gizli kalan mesele açığa çıkıyor.

Allah’ın kudreti görünür hâle geliyor.

Ve Allah bunun hemen ardından, “umulur ki akledersiniz.” buyruluyor.

Fakat sonraki âyet, “sonra kalpleriniz katılaştı...” diyor.

Demek ki, 

• Mucize görmek = iman etmek değildir.

• Âyeti görmek = âyetle dirilmek değildir.

• Gerçeğin ortaya çıkması = insanın hakikate teslim olması değildir.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor : Âyet gösterilir. İnsan onu görür. Akletmesi beklenir. Yani yalnızca görmesi değil, gördüğü şeyin ne anlama geldiğini kavraması beklenir. Fakat akletmenin ardından bir başka aşama gelir : İman.

İman da kendi içinde bir başka karşılığı gerektirir : İcâbet.

İcâbet ise nihayetinde amele dönüşür.

Böylece kıssanın içinden şu hat çıkmaktadır : Âyet → akletme → iman → icabet → amel.

Bunlar birbirinin otomatik sonuçları değildir. Fakat birbirinden kopuk da değildir.

AKLETMEK SADECE ANLAMAK DEĞİLDİR

Buradaki “akletme”yi yalnızca zihinsel bir kavrama olarak anlamak yetersiz kalır.

İnsan bir şeyi anlayabilir ama gereğini yapmayabilir.

Bir hakikati zihinsel olarak kabul edebilir fakat hayatını ona göre düzenlemeyebilir.

Bir âyetin ne söylediğini çözebilir fakat o âyetin kendisine ne söylediğini dikkate almayabilir.

Dolayısıyla Kur’an’ın akletme çağrısı, insanı yalnızca bilgi üretmeye değil, hakikat karşısında konum almaya çağırır.

Asıl mesele belki de şudur : Bilmek yetmez.

Hakikati bilmek, insanın hakikat karşısındaki konumunu değiştirmiyorsa, bilgi henüz hayata geçmemiştir.

İnsan; bilir, anlar, tanır, sonra yönelir.

Yöneliş iradîdir.

İşte burada iman devreye girer.

AKLETMEK, İMAN VE İCÂBET 

İman, salt zihinsel kanaat değildir. Fakat salt duygusal bir hâl de değildir.

İman, akletmeyi dışlamayan; akletmenin ulaştığı hakikate kalbin yönelmesini ve iradenin icabetini içeren canlı bir karşılıktır.

Bu nedenle iman kalbe hapsedilemez ama kalpten de çıkarılamaz.

Kalp tanır veya reddeder.

İrade icâbet eder veya direnir.

Beden ise bunun karşılığını üretir.

Dolayısıyla, Allah çağırır → fıtrat alır → kalp tanır veya reddeder → irade icabet eder veya direnir → beden karşılık üretir.

İşte iman böylece yalnızca içeride olup biten bir “kanaat” olmaktan çıkar. Hayata dokunur. Davranışa dönüşür. İlişkilere yansır. Toplumu biçimlendirir.

Bu nedenle iman ile amel arasına aşılmaz bir duvar koymak doğru değildir.

İman içte başlayıp dışta görünür hâle gelir; fakat iç ve dış, nihayetinde aynı insanın iki ayrı dünyası değildir.

SULH İÇİN HAKİKAT YETMEZ Mİ?!

Burada önemli bir soru ortaya çıkıyor : Allah hakikati ortaya çıkardığında, neden sulh kendiliğinden gerçekleşmiyor?!.

Çünkü hakikatin ortaya çıkması ile insanın hakikate göre konumlanması aynı şey değildir.

Allah hakikati gösterir.

İnsan onu görür ama insanın önünde hâlâ bir irade vardır.

• Âidiyetini mi koruyacak?

• Yoksa hakikate mi teslim olacak?

• Kendi tarafını mı savunacak?

• Yoksa adaleti mi?

• İntikamı mı seçecek?

• Yoksa sulhu mu?

İşte burada icâbet kavramı belirleyici hâle gelir.

Allah’ın gösterdiği âyet, insanı zorla değiştirmez.

İnsan âyete icâbet eder.

Bu yüzden, hakikat sulhun zeminini hazırlar; fakat sulhu gerçekleştirecek olan insanın icâbetidir.

ÖLÜ İNSAN DİRİLİYOR; TOPLUM DİRİLİYOR MU?!

Şimdi kıssanın başındaki cinayete yeniden dönelim.

Ortada bir ölü vardır ama aynı zamanda birbirleriyle çekişen insanlar vardır.

Allah ölüyü diriltir fakat toplumun dirilmesi için yalnızca ölünün dirilmesi yetmez. Çünkü toplumu diriltecek olan şey, hakikatin ortaya çıkması kadar, ortaya çıkan hakikat karşısında insanların nasıl konumlandığıdır.

Hakikat görünür ama insan ona kapanabilir.

Âyet gösterilir ama insan onu görmeyebilir.

Görür ama akletmeyebilir.

Akleder ama iman etmeyebilir.

İman ettiğini söyler ama icâbet etmeyebilir.

İcâbet eder ama bunu hayatına taşımayabilir.

İşte kıssa burada bireysel olanla toplumsal olanı birbirine bağlar.

Kalp katılığı yalnızca Allah ile insan arasındaki ilişkiyi bozmaz; insanın insanla ilişkisini de bozabilir.

Ve bunun önemli sebeplerinden biri : Hakikatin yerine aidiyetin geçirilmesidir.

Âidiyet hakikatin önüne geçtiğinde, tarafgirlik, asabiyet, husumet ve intikam, hakikat, adâlet ve sulhun önüne geçebilir.

Böylece, katı kalpler → sert ilişkiler → karşılıklı suçlama → hizipleşme → çatışma gibi bir toplumsal süreç ortaya çıkabilir.

Buna karşılık diri kalp, hakikate açıktır.

Hakikate açık insan, kendini de sorgulayabilir.

Kendi tarafını da eleştirebilir.

Haksızlığı kendi tarafından geldiğinde de haksızlık olarak görebilir.

İşte bu hâl toplumsal sulhun zeminini oluşturabilir.

TAŞLAR BİLE...

Ve sonra Kur’an çok daha ağır bir karşılaştırma yapıyor : “Artık onlar taş gibi, hatta daha da katıdır.”

Taş!

İnsanın kalbi taştan daha katı olabilir mi?!.

Kur’an’ın cevabı : Evet.

Çünkü taşın içinden su fışkırabilir. Bazı taşlar Allah korkusuyla aşağı doğru yuvarlanabilir ama insan kalbi, kendisine gösterilen âyetlere rağmen katılaşabilir.

Burada kıssanın başındaki diriliş ile sonundaki taş karşılaştırması birbirine bağlanıyor.

Başlangıçta, ölü insan diriliyor.

Sonra, kalpler taşlaşıyor.

Demek ki mesele artık Allah’ın ölüleri diriltip diriltemeyeceği değildir.

Allah bunu zaten göstermiştir.

Asıl mesele : İnsan, gösterilen âyetten sonra dirilecek mi?!.

ÂYETİ GÖRMEK BAŞKA, ÂYETLE DİRİLMEK BAŞKA

Bir âyeti görmek, insanın hayatını değiştirmeyebilir.

Bir mucizeye şahit olmak, insanı teslimiyete götürmeyebilir.

Bir hakikati bilmek, insanı o hakikatin gereğini yapmaya zorlamaz. Çünkü insan yalnızca bilgi sahibi olan bir varlık değildir.

İnsan konumlanan bir varlıktır.

Hakikat karşısında bir yön seçer.

İşte bizim için asıl mesele burada başlıyor : Hakikate göre konumlanmak.

Bunun için bilmek gerekir ama yalnızca bilmek yetmez.

Bilmekten akletmeye, akletmekten imana, imandan icâbete, icâbetten amele geçmek gerekir.

Ve bu hareket bireysel hayatla sınırlı değildir.

İnsan hakikate göre konumlandığında, başkalarıyla ilişkisi de değişir.

Âidiyet hakikatin yerine geçtiğinde ise kalp katılaşabilir; kalp katılaştığında toplumsal ilişkiler de sertleşebilir.

Dolayısıyla : Hakikat → akletme → iman → icabet → amel → ıslah → sulh birbirine bağlanan bir hayat hattı hâline gelir.

BELKİ DE ASIL “DİRİLİŞ” SORUSU BUDUR

Bakara kıssasında Allah, ölü bir insanı dirilterek kudretini gösteriyor fakat ardından kalpler katılaşıyor.

Burada olağanüstü bir paradoks var : Ölü diriliyor; diri görünen kalpler ölü kalıyor.

Belki de kıssa bize şunu düşündürüyor : Allah’ın ölüleri diriltmesi, bizim kalplerimizin de kendiliğinden dirileceği anlamına gelmez.

Allah,

• Âyetlerini gösterir.

• Gerçeği açığa çıkarır.

• Ölüleri diriltir.

• Kudretini gösterir.

• Sulhun ve adâletin zeminini oluşturur.

Fakat insanın önünde yine bir seçim vardır :

• Gördüğünü akledecek mi?

• Akletmesini imana dönüştürecek mi?

• İmanını icâbete dönüştürecek mi?

• İcâbetini amele dönüştürecek mi?

Ve belki bundan da önemlisi : Hakikati âidiyetinin önüne koyabilecek mi?

Çünkü bir insanın dirilmesi ile bir toplumun dirilmesi aynı şey değildir.

Bir toplumun hakikati öğrenmesi ile hakikate göre yaşaması da aynı şey değildir.

Hakikatin ortaya çıkması ile hakikatin hayata geçirilmesi arasında insan vardır. Kalp vardır. İrade vardır. İcâbet vardır.

Bu yüzden kıssanın en sarsıcı tarafı belki de şudur : Allah ölü insanı diriltti ama insanlar, bu âyeti gördükten sonra bile kalplerini diriltmediler.

Öyleyse asıl soru, “Allah ölüleri diriltebilir mi” değildir. Asıl soru şudur : “Allah’ın dirilttiği âyeti gören biz, onunla dirilecek miyiz?!.”

Ve belki de “umulur ki akledersiniz” tam burada anlam kazanır.

Çünkü âyet gösterilmiştir.

Sıra artık insandadır :

• Görmek.

• Akletmek.

• İman etmek.

• İcâbet etmek.

• Amel etmek.

• Islah etmek.

• Sulhu gerçekleştirmek.

Yani, âyeti görmek başka, âyetle dirilmek başkadır.

Ve belki kıssanın bize bıraktığı en ağır soru da şudur : Hakikat ortaya çıktığında, biz hakikatin tarafında mı olacağız; yoksa âidiyetimizin tarafında mı?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ