TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR
TANRI’NIN DEDİĞİ/İSTEDİĞİ OLUR
Bu metin, ilk bakışta birbirinden bütünüyle farklı görünen iki uç örnek üzerinden aynı temel meseleyi konuşacaktır : Tanrı’nın dediği/istediği olur.
Birinci örnek Hz. İsâ’nın ölümü meselesidir. İkinci örnek ise bireysel ve organize kötülüktür.
İlkinde insanlar Allah’ın Elçisini ortadan kaldırdıklarını düşünürler. İkincisinde insan, kötülüğü seçerek Allah’ın iradesine karşı geldiğini düşünür.
Her iki durumda da temel soru aynıdır : İnsanın fiili ile Tanrı’nın mutlak iradesi arasındaki ilişki nedir?!.
Hz. İsâ’nın Ölümü Meselesi
Žižek ve Kilisenin Kozmik Draması
Slavoj Žižek, Acı Çeken Tanrı kitabı bağlamında Hz. İsâ’nın çarmıhtaki : “Tanrım, beni neden terk ettin?!” feryadına devasa bir kozmik anlam yükler. Hristiyan teolojisinin bazı yorumlarında çarmıhta acı çeken ve ölenin bizzat Tanrı olduğu kabul edilir. Böylece çarmıh, Tanrı’nın kendi kendisini terk ettiği, hatta kendi kendisini inkâr ettiği bir kozmik dramaya dönüştürülür.
Burada öncelikle ontolojik bir problem ortaya çıkar.
Mutlak güç sahibi, ölümsüz ve kendisine hiçbir şeyin hükmedemediği bir Tanrı’nın kendisine yalvarması, çaresizliğe düşmesi ve “Beni neden terk ettin?” diye feryat etmesi, Tanrı kavramının mutlaklığıyla bağdaşmaz.
Bu feryat Tanrı’ya değil, insana aittir.
Hz. İsâ etten ve kemikten bir insandır; bir fânidir. Acı çekebilir, korkabilir, terk edilmiş hissedebilir ve ölebilir. Dolayısıyla onun çarmıhtaki feryadını insanî bir feryat olarak anlamak mümkündür.
Fakat bundan “Tanrı çarmıhta öldü” veya “Tanrı kendi kendisini inkâr etti” sonucunu çıkarmak, insanî tecrübeyi ontolojik olarak Tanrı’ya taşımaktır.
Böylece çarmıh, insanın ölümünden çok Tanrı’nın ölümüne ilişkin bir kozmik dramaya dönüştürülür.
Oysa mesele çok daha sade bir ontolojik zeminde ele alınabilir.
I. Ölüm, Fâninin Kaderidir
Ölüm, her fâninin karşılaşacağı ontolojik sınırdır.
Hz. İsâ da insan olduğuna göre onun da bir ömrü, bir eceli ve belirlenmiş bir hayat süresi vardır. Bir insanın ölmesi, Tanrı’nın hâkimiyetinin sona erdiği anlamına gelmez.
Tam tersine fâninin ölümü, Mutlak Olan’ın sınırlandığını değil, fâninin faniliğini gösterir.
Bu nedenle Hz. İsâ’nın ölümünü Tanrı’nın çaresizliği veya yenilgisi olarak okumak için hiçbir ontolojik zorunluluk yoktur.
II. Ölümün Şekli ile Ölümün Ontolojik Sonucu Farklıdır
Bir insan doğal sebeplerle de ölebilir, öldürülebilir de.
Bu iki durumun ahlâkî ve tarihsel anlamları elbette aynı değildir. Bir insanın öldürülmesi bir cinayettir ve cinayetin sorumluluğu onu gerçekleştirenlere aittir.
Fakat ontolojik açıdan sonuç değişmez : İnsan fânidir ve ecel geldiğinde ölür.
Dolayısıyla ölümün şekli, Tanrı’nın mutlak hâkimiyetini ortadan kaldırmaz.
III. İnsanlar Eceli Öne Çekerek Tanrı’nın Kaderini Bozamaz
Hz. İsâ’nın ölümü bağlamında iki farklı insanî aktörü birbirinden ayırmak gerekir.
Bir tarafta Roma vardır. Çarmıha germe Roma’nın infaz pratiğidir ve Hz. İsâ’nın çarmıha gönderilmesi Roma’nın siyasî ve askerî otoritesi altında gerçekleşmiştir.
Diğer tarafta ise Hz. İsâ’ya karşı çıkan dönemin Yahudi elitleri bulunmaktadır. Bunlar Hz. İsa’nın tebliğine ve otoritesine karşı çıkmış, onu suçlamış ve Roma makamlarına teslim edilmesi sürecinde rol oynamışlardır.
Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir husus vardır : “Yahudiler İsâ’yı öldürdü” denilemez.
Çünkü belirli tarihsel aktörlerin fiilini bütün bir halka veya bütün bir Yahudi topluluğuna yüklemek doğru değildir.
Aynı şekilde Yahudilerin tarih boyunca peygamberlere yönelik bütün olumsuz fiillerini de yok saymak gerekmez. Kur’an, İsrailoğulları içinden bazı toplulukların Peygamberlere karşı çıktığını ve bazı Peygamberleri öldürdüğünü açıkça anlatır. Fakat bu tarihsel eleştiriyi bütün Yahudilere teşmil etmek de Kur’an’ın yöntemine uygun değildir.
Burada söz konusu olan, belirli bir tarihsel dönemde Hz. İsâ’ya karşı çıkan Yahudi elitleri ile Roma otoritesinin dahil olduğu bir süreçtir.
Ancak bu insanî aktörlerin hiçbirinin fiili Allah’ın mutlak iradesinin dışında değildir.
İnsan kendi iradesiyle fiilde bulunur ve bundan sorumludur; fakat hiçbir insan fiiliyle Allah’ın mutlak hâkimiyetinin dışına çıkamaz.
Burada kritik ayrım şudur : Bir fiilin Allah’ın bilgisi ve mutlak hâkimiyeti dışında olmaması, o fiilin Allah tarafından ahlâken emredildiği veya sevildiği anlamına gelmez.
Katil kendi iradesiyle öldürür ve bundan sorumludur. Fakat onun fiili, Allah’ın hâkimiyetinde bir gedik açmaz.
IV. Kur’an’ın Hükmü : Onu Öldürmediler
Kur’an, Hz. İsâ’nın öldürülmesi meselesine Hristiyan teolojisinden farklı bir çerçeve getirir : “Onu öldürmediler ve asmadılar; fakat onlara öyle gösterildi...” Nisâ 4:157
Ardından, “bilakis Allah Onu kendisine yükseltti.” Nisâ 4:158
Kur’an’ın burada verdiği temel mesaj son derece açıktır : İnsanlar Allah’ın Elçisi üzerinde zafer kazandıklarını düşünseler bile, Allah’ın hükmünü bozamazlar.
“Onlara öyle gösterildi” ifadesinin, çarmıha İsâ’ya benzetilmiş başka bir kişinin konulduğu şeklindeki yorumu, İslâmî gelenekte yaygın biçimde benimsenmiş bir açıklamadır. Ancak âyetin kendisi bu ayrıntılı senaryoyu açıkça anlatmaz.
Kur’an’ın kesin olarak söylediği ise şudur : Onu öldürmediler. Onu asmadılar. Allah Onu kendisine yükseltti.
Dolayısıyla çarmıh, Tanrı’nın öldüğü bir sahne değildir.
İnsanların Allah’ın Elçisini ortadan kaldırdıklarını sandıkları bir anda bile son hüküm yine Allah’ındır.
Buradaki asıl mesele şudur : İnsanlar fiillerini gerçekleştirirler; fakat hiçbir fiil Allah’ın mutlak hâkimiyetinin dışına çıkamaz.
Bireysel ve Organize Kötülük
Aynı ilkeyi kötülük problemine taşıdığımızda daha çetin bir meseleyle karşılaşırız.
Eğer Tanrı’nın dediği/istediği oluyorsa, dünyadaki kötülükleri de Tanrı mı istemektedir?!.
Hayır.
Burada “istemek” kelimesinin iki farklı düzeyini birbirinden ayırmak gerekir.
Allah’ın mutlak hâkimiyeti açısından hiçbir şey O’nun bilgisi dışında gerçekleşmez.
Fakat bu, insanın yaptığı her şeyin Allah tarafından ahlâken istendiği anlamına gelmez.
• Allah zulmü emretmez.
• Allah haksızlığı sevmez.
• Allah isyanı emretmez.
• Allah insanın kötülüğü seçmesini ahlâkî bir değer olarak istemez.
Fakat insanın kötülüğü seçebilmesini mümkün kılan bir imtihan alanı yaratmıştır.
İmtihanın anlamı da tam burada ortaya çıkar.
İyilik zorunlu olsaydı, iyilik ahlâkî bir tercih olmaktan çıkardı.
Kötülük mümkün değilse, insanın kötülükten uzak durmasının ahlâkî bir değeri kalmazdı.
İnsan, iyilik ile kötülük arasında seçim yapabildiği için sorumludur.
Dolayısıyla, kötülük bir imkândır; kötülüğü gerçekliğe dönüştüren ise insanın seçimidir.
Bu nedenle kötülüğün varlığı ile Allah’ın kötülüğü emretmesi aynı şey değildir.
Tam tersine, kötülük insanın Rabbine itaatsizliğinin ve yanlış seçiminin sonucudur.
İmtihanın Paradoksu
Burada ilk bakışta bir paradoks vardır:
Allah kötülüğü istemiyorsa, neden kötülüğün gerçekleşmesine izin vermektedir?!.
Çünkü insanın iradesini gerçek bir irade olarak kuran şey, seçebilme imkânıdır.
İnsan yalnızca iyiliği seçmeye programlanmış bir varlık olsaydı, onun iyiliği ahlâkî bir başarı olmazdı.
Bu yüzden Allah kötülüğü emretmeden, kötülüğü mümkün kılabilir.
Kötülüğün mümkün olması Allah’ın kötülüğü sevdiğini değil, insanın imtihan edildiğini gösterir.
Burada ilâhî irade ile insan iradesi birbirine karıştırılmamalıdır.
• İnsan kötülüğü seçebilir.
• İnsan zulmedebilir.
• İnsan savaş çıkarabilir.
• İnsan işkence edebilir.
• İnsan sömürebilir.
• İnsan yalan söyleyebilir.
• İnsan organize kötülük sistemleri kurabilir.
Fakat bunların hiçbirisi Allah’ın mutlak hâkimiyetinin dışında gerçekleşmez.
Bu nedenle iki cümle aynı anda doğru olabilir : “Allah kötülüğü istemez.” Ve “insanların yaptığı kötülükler Allah’ın hâkimiyeti dışında gerçekleşmez.”
Bunlar birbirine zıt değildir. Çünkü birincisi ahlâkî iradeyi, ikincisi ise ontolojik hâkimiyeti anlatmaktadır.
İnsan Kötülükte Başarılı Olduğunu Zanneder
İşte Hz. İsâ meselesi ile kötülük meselesi burada birleşmektedir.
Hz. İsâ’ya karşı çıkan Yahudi elitleri ve Roma otoritesi, kendi tarihsel ve siyasî amaçları doğrultusunda hareket etmişlerdir. Onların açısından bakıldığında, bir insanı etkisiz hâle getirmek ve ortadan kaldırmak gibi görünen bir fiil söz konusudur.
Fakat Kur’an, bunun Allah’ın hükmünü değiştirmediğini bildirir.
Aynı şekilde zalim de zulmüyle mutlak güç sahibi olduğunu zannedebilir.
Bir diktatör, bir katil, bir sömürü düzeni veya organize bir kötülük yapısı kendi gücünü mutlaklaştırabilir.
Fakat hiçbir insan fiili Allah’ın hükmünün üzerine çıkamaz.
Bu, insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sorumluluğu daha da belirginleştirir. Çünkü insanın görevi sonucu belirlemek değil, kendi iradesiyle doğru olanı seçmektir.
Sonuç üzerindeki mutlak hüküm ise insana ait değildir.
Bu nedenle insanın yapabileceği en büyük yanılgılardan biri, kendi fiilini Tanrı’nın yerine koymaktır.
Zalim zulmedebilir fakat Tanrı zulmetmez.
İnsan isyan edebilir fakat isyan Tanrı’nın hükmünü bozmaz.
İnsan öldürebilir fakat ölüm, Tanrı’nın egemenliğini öldürmez.
İnsan kötülüğü seçebilir fakat seçtiği kötülükle Allah’ın iradesinin dışına çıkamaz.
Ve nihayet insan istediğini yapabilir; fakat istediğinin son hükmünü veremez.
Çünkü son hüküm O’nundur.
Bu sebeple “Tanrı’nın dediği/istediği olur” cümlesi, “Tanrı her kötülüğü ister” anlamına gelmez.
Anlamı şudur : İnsan seçer, insan yapar, insan sorumludur; fakat hiçbir insan kendi seçimiyle Allah’ın mutlak hâkimiyetinin dışına çıkamaz.
İşte ilâhî adâlet ile insan özgürlüğünün kesiştiği sınır da burasıdır.
Yorumlar
Yorum Gönder