ZEKÂT

ZEKÂT : MALIN DEĞİL, İNSANIN TEMİZLENMESİ

İslâm’ın şartları denildiğinde genellikle kelime-i şehâdet, namaz, oruç, zekât ve hacc sıralanır. Biz şimdiye kadar bunların dördünü konuştuk; fakat zekâtı konuşmadık; dolayısıyla “şartları” tamamlamadık. Bu metinde zekâtı konuşacağız.

Zekât, diğer ibâdetlerden farklı olarak insanın yalnızca Allah’la ilişkisine veya kendi bedeniyle ilişkisine değil, doğrudan mal, mülkiyet, servet, toplum, adâlet ve siyasal otorite ile ilişkisine dokunur.

Bu yüzden zekâtı yalnızca, “zengin Müslümanın fakire vereceği belirli bir miktar para/mal” şeklinde anlamak, onun anlam alanını olağanüstü daraltmak olur.

Zekâtı anlayabilmek için en başa dönmek gerekir.

İKÂME VE ÎTÂ

Kur'an’da namaz ve zekât çoğu zaman birlikte anılır :أَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ = “Salâtı ikâme edin ve zekâtı verin.”

Burada ilk dikkat edilmesi gereken şey, ikâme kelimesidir.

“Salâtı ikâme etmek”, yalnızca bizim bugün “namaz kılmak” dediğimiz bireysel ritüeli yerine getirmek değildir. İkâme etmek; ayağa kaldırmak, yerleştirmek, işler ve sürekli hâle getirmek anlam alanına sahiptir.

Dolayısıyla, namazı kılmak başka, salâtı ikâme etmek başkadır.

Salâtın ikâme edilmesi, salâtın insan ve toplum hayatında yerleşmesi ve iş görmesi demektir.

Zekât tarafında ise emir farklıdır :آتُوا الزَّكَاةَ = étü'z-zekât = zekâtı verin.

Böylece daha ilk anda iki farklı, fakat birbirini tamamlayan hareketle karşılaşırız : Salâtı ikâme et ve Zekâtı ver.

Biri, insanın Allah’la bağını ve hayatını düzenleyen bir eksen oluştururken; diğeri, insanın mal ve mülkiyetle ilişkisini düzenlemeye başlar.

Bu yüzden namaz/salât ile zekâtın sürekli yan yana gelmesi tesadüf değildir.

Namaz bize, “kimin kulusun” sorusunu sordurur. Zekât ise, “sana ait olduğunu düşündüğün şeyler üzerinde nasıl tasarruf ediyorsun” sorusunu.

Ve ikinci soru bizi doğrudan mülkiyet meselesine götürür.

MÜLK KİMİN?!

İnsanın zekât verebilmesinin ön şartı, elinde mal bulunmasıdır. Fakat Kur'an’ın mülkiyet anlayışında insanın sahipliği mutlak değildir.

لَهُ الْمُلْكُ = LeHü-l Mülk. = Mülk O’nundur.

Bu ifade insanın mülkiyetini ortadan kaldırmaz; fakat ona sınır koyar.

İnsan sahip olabilir; fakat sahip olduğu şeyin mutlak sahibi değildir.

İnsan tasarruf edebilir; fakat tasarrufu sınırsız değildir.

İşte zekât tam burada devreye girer. Çünkü zekât, insanın malıyla kurduğu ilişkiye şu soruyu getirir : Bu mal gerçekten yalnızca benim mi?!.

Cevap hayırdır.

Çünkü insanın mülkiyeti mutlak değil, sorumluluk taşıyan bir mülkiyettir.

Bu nedenle zekâtı yalnızca fakire yapılmış bir yardım olarak görmek doğru değildir.

Zekât, aynı zamanda mal sahibinin mal karşısındaki konumunu değiştiren bir ibâdettir.

İnsan, malın sahibi olmaktan önce, mal karşısında sorumlu bir kul olduğunu öğrenir.

Burada tevhîdin ekonomik bir yüzü ortaya çıkar.

Tevhid yalnızca “Allah birdir” demek değil, insanın hayatının hiçbir alanında Allah dışında hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi mutlaklaştırmamasıdır.

İnsan kendisini ve bir başkasını (??) mutlaklaştırabildiği gibi, malını da mutlaklaştırabilir.

Zekât, malda bu mutlaklaştırmaya müdahale eder.

ZEKÂT : MALIN AZALMASI, İNSANIN ARINMASI

Zekât kelimesinin anlam dünyasında artma, gelişme, arınma ve temizlenme anlamları vardır.

Kur'an’da bunun çok çarpıcı bir ifadesi bulunur :

خُذْ مِنْ أَمْوَالِهِمْ صَدَقَةً تُطَهِّرُهُمْ وَتُزَكِّيهِمْ بِهَا = “Onların mallarından bir sadaka al; bununla onları temizler ve arındırırsın.”

Burada çok önemli bir nokta var : Zekât maldan çıkar; fakat asıl dönüşüm insanda gerçekleşir.

İnsan malını verirken aslında yalnızca malından bir parçayı ayırmaz; aynı zamanda malı ile arasındaki ilişkiyi de yeniden düzenler.

Çünkü insanın içinde, “ben kazandım, ben biriktirdim, benim malım, benim hakkım” diyen bir merkez vardır.

Zekât o merkeze dokunur.

İnsan malından verirken aslında malın kendisi üzerindeki mutlaklık iddiasından vazgeçmeyi de öğrenir.

Bu yüzden, zekât (görünüşte) malı eksiltir ama insanı eksiltmez.

Hatta tersine, malın eksilmesiyle insanın ahlâkî ve manevî olarak büyümesi amaçlanır.

Burada “zekât verdim” ile “zekâtla temizlendim” arasında ciddi bir fark vardır.

Birincisi bir işlemdir. İkincisi bir dönüşümdür.

ZEKÂT VE ADÂLET

Zekâtın anlamı burada bitmez. Çünkü insan tek başına yaşamaz.

Birinin serveti, başkasının yoksulluğuyla aynı toplumsal düzen içinde bulunabilir.

Bu nedenle zekât, bireyin vicdanındaki cömertlik meselesini aşarak toplumsal adâlet meselesine dönüşür.

Burada sadaka ile zekât arasındaki fark da önem kazanır.

Sadaka, gönüllü olarak yapılan bir ihsandır.

Zekât ise hakka bağlanmış bir mâlî yükümlülük/zorunluluktur.

Sadakada insan, “ben vermek istiyorum” der.

Zekât ise, “bu mal üzerinde yalnızca benim hakkım yok” der.

Bu çok önemli bir farktır.

Çünkü burada mesele artık yalnızca iyilik değil, haktır.

Dolayısıyla zekâtı sadece “zenginin fakire iyiliği” şeklinde okumak, zekâtın adâlet boyutunu zayıflatır.

Zekât, fakiri zenginin merhametine terk etmeyen bir anlayış getirir.

Çünkü zekâtın temelinde yalnızca verenin lütfu değil, alanın hakkı vardır.

Bu yüzden zekât, servetin toplum içerisinde nasıl dolaştığı sorusuna da müdahale eder.

Kur'an’ın Haşr sûresindeki ifade burada son derece anlamlıdır : “...servetin içinizden yalnızca zenginler arasında dolaşan bir devlet olmaması için...”

Servet - kapitalizmde olduğu gibi - yalnızca belirli eller arasında dolaşan bir güç hâline gelmemelidir.

Demek ki zekâtın bir de ekonomik dolaşım boyutu vardır.

Zekât yalnızca fakirin sofrasına ulaşan para değil, aynı zamanda servetin toplum içerisinde tekelleşmesini önleyen bir mekanizmadır.

ZEKÂTIN KURUMSALLAŞMASI

Zekât yalnızca bireysel vicdana bırakılmış bir hayır olsaydı, herkes, “ben istersem veririm” diyebilirdi.

Fakat İslâmî düzen içinde zekât böyle görülmemiştir. Zekâtın toplanması, dağıtılması ve hak sahiplerine ulaştırılması kurumsal bir mesele hâline gelmiştir.

Burada artık din, yalnızca bireyin vicdanına değil, toplumun ekonomik düzenine de söz söylemektedir.

Ve devlet tam da burada görünür.

Devletin temel unsurlarından biri mâlî otoritedir.

Devlet vergi toplar. Çünkü vergi olmadan devletin kurumsal yapısını sürdürmesi mümkün değildir.

İslâmî düzende zekâtın bağlayıcı biçimde toplanması da bu açıdan son derece önemlidir.

Zekât bireysel bir “hayır” olmaktan çıkıp kamusal bir mâlî yükümlülük hâline geldiğinde, din doğrudan toplumun ekonomik ve siyasal düzenine müdahil olur.

Bu yüzden burada, din = devlet eşitliğini kurabiliriz; ama bunu, dinin bütün mahiyetinin devletten ibaret olduğu şeklinde değil; dinin toplumsal ve mâlî bir düzen kurduğu yerde devlet alanıyla doğrudan kesişmesi anlamında.

Hatta daha açık söyleyelim : Devletin vergiyle, İslâmî düzenin zekâtla mâlî bir temel kurması, ikisi arasındaki kurumsal ilişkinin en somut noktalarından biridir.

Bu ilişkinin tarihî bir örneğini Hz. Ebû Bekir döneminde görürüz.

Hz. Peygamberin vefatından sonra bazı kabileler Medine’nin otoritesini tanımamış ve zekât yükümlülüğünü yerine getirmeyi reddetmiştir. Hz. Ebû Bekir ise bunu/zekâtı yalnızca “Allah’la kulları arasındaki özel bir ibâdet tercihi” olarak görmemiştir.

Zekâtın siyasal ve mâlî bağlayıcılığını korumak üzere harekete geçmiştir.

Bu mücadeleler Ridâ savaşları olarak bilinen sürecin içinde yer alır. Yemâme de bu sürecin önemli cephelerinden biridir.

Müseylime’nin hareketi bunun belirgin örneklerindendir. Onun isyanı yalnızca Peygamberlik iddiasından ibaret değildi; Medine’nin siyasî otoritesini tanımama ve zekât/vergilendirme yükümlülüğünü kabul etmeme de bu kopuşun parçaları arasındaydı.

Dolayısıyla burada zekâtın neye dönüştüğünü görüyoruz : İbâdet → mâlî yükümlülük → ekonomik düzen → toplumsal adâlet → kurumsal yapı → siyasal otorite.

Zekât artık yalnızca bireyin cebinden çıkan para değil, toplumun nasıl bir toplum olacağına ilişkin bir tercihtir.

ZEKÂT VE SADAKA

Bütün bunların yanında bir de sadaka vardır. Sadakayı zekâtın alternatifi gibi düşünmemek gerekir.

Zekât, belirli şartlarda zorunlu bir haktır.

Sadaka ise, bunun ötesine geçen gönüllü verme ve ihsan alanıdır.

Zekât : “Bu mal üzerinde başkasının hakkı var” der.

Sadaka ise : “Benim verebileceğim bundan daha fazlası da var ” der.

Böylece zekât bir asgarî ahlâkî ve mâlî sınır oluştururken, sadaka insanı o sınırın ötesine taşır.

Zekât insanı, “benim malım” düşüncesinden çıkarır.

Sadaka ise, gönüllü olarak “daha ne verebilirim” sorusuna götürür.

Biri hakkı teslim eder. Diğeri ihsanı genişletir.

BEŞ ŞARTIN İÇİNDE ZEKÂTIN YERİ

Şimdi geriye dönüp baktığımızda beş başlık birbirinden kopuk görünmemeye başlıyor.

Kelime-i Şehâdet, insanın kime teslim olduğunu ortaya koyar.

Salât, bu teslimiyeti hayatın merkezinde canlı tutar.

Oruç, insanın ihtiyaçları karşısındaki bağımlılığını sorgulatır.

Hacc, insanı bireysel ve toplumsal âidiyetlerinin üstüne çıkarıp daha büyük bir ümmet ufkuna taşır.

Zekât ise insanın malıyla, mülkiyetiyle ve toplumla ilişkisini yeniden düzenler.

Böyle bakıldığında mesele beş ayrı ritüelden ibaret değildir.

Her biri insanın başka bir bağını dönüştürür :

  • Şehâdet → İlâhî bağ.
  • Salât → Kulluk bağı.
  • Oruç → İhtiyaç bağı.
  • Hacc → Âidiyet bağı 
  • Zekât → Mülkiyet bağı.

Ve hepsinin ortak hedefi aynıdır : İnsanın kendisini merkeze koyduğu hayatı, Allah’ı merkeze alan bir kulluk hayatına dönüştürmek.

Zekât bu dönüşümün mal alanındaki karşılığıdır. Çünkü zekâtla insan, tevhîdi yalnızca diliyle değil, malıyla da nasıl aktardığıyla sınanır.

İnsan, “LeHü-l Mülk” diyebildiği ölçüde malın gerçek sahibi olmadığını; “étü-z zekâtı” pratiğe dökebildiği ölçüde de elindeki malın kendisinin olmadığını, kendisinin o mal karşısındaki kulluğunu sorguladığını anlamaya başlar.

Sonunda zekât bize belki de en sade fakat en ağır cümleyi öğretir : Mal senin elinde olabilir; fakat sen malın sahibi olduğunu düşündüğün anda, malın seni sahiplenmeye başlamıştır.

Zekât, işte o sahiplenmenin zincirini kıran ibâdetlerden biridir.

Buradaki mal, sahip olunan her şeydir : Para-pul, makam-mevkii = statü, ilim-bilgi, ilgi, sevgi, vs. Bunların hepsinin “zekâtı”! olur. (Devlet,) İslâmî devlet (olsa), zekât vermeyenlerle savaşır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ