İ‘TİKÂF

İ’TİKÂF : ALLAH’A YÖNELİŞTEN İNSANA DÖNÜŞE

İ’tikâf denildiğinde zihnimizde çoğu zaman insanlardan uzaklaşmak, yalnız kalmak ve gündelik hayatın dışına çıkmak canlanır. Bu yüzden i’tikâf, Türkçede sıkça “inzivâ” kavramıyla karşılanır.

Fakat bu karşılık, Kur’an’ın tercih ettiği kavramın anlam alanını bütünüyle karşılamıyor olabilir.

Çünkü i’tikâfın merkezinde insanlardan uzaklaşmak değil, bir şeye yönelip onda yoğunlaşmak ve kalmak vardır.

Kur’an i’tikâfı şöyle ifade eder :

وَأَنْتُمْ عَاكِفُونَ فِي الْمَسَاجِدِ = “...siz mescitlerde i’tikâfta iken...” (2:187)

Buradaki âkifûn, عكف = A-K-F kökünden gelir.

Bu kökün anlam alanında bir şey üzerinde durmak, kalmak, bir şeye yönelmek, ona kendini vermek, ondan ayrılmayıp onda yoğunlaşmak anlamları bulunur.

Dolayısıyla âkif, sadece “yalnız kalan” insan değildir.

Âkif, bir şeye yönelmiş ve yöneldiği şey üzerinde yoğunlaşmış olandır.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü insanlardan uzaklaşmak tek başına herhangi bir manevî değer taşımaz. İnsanlardan uzaklaşan insan, pekâlâ kendi nefsine, tutkularına, korkularına veya dünyevî hesaplarına daha fazla kapanabilir.

Demek ki i’tikâfın belirleyici unsuru uzaklaşmak değil, yönelmektir.

Fizikî olarak bir yerden uzaklaşma olabilir; fakat bu, asıl hareket değildir.

Asıl hareket kalbin ve iradenin yön değiştirmesidir.

İşte bu nedenle Kur’an’ın “i’tikâf” tercihi, “inzivâ” kelimesinden daha açıklayıcıdır.

İnziva, çekilmeyi öne çıkarır.

İ’tikâf, yönelip kalmayı.

İ’tikâfın mekânının da mescit olarak belirtilmesi bu bakımdan anlamlıdır. İnsan, hayatın olağan akışı içindeki dağınıklığından bir süreliğine çekilir; fakat boşluğa çekilmez. Mescitte kalır.

Yani i’tikâf, hayattan kopuş değil; hayatın bütün gürültüsü içinde dağılan insanın kendisini yeniden toplamasıdır.

Bir anlamda insanın kendi merkezini yeniden bulmasıdır.

Fakat burada “merkez” derken insanın kendisini merkeze koymasını kastetmiyoruz.

Tam tersine, insan, kendisini merkez olmaktan çıkarıp Allah’a yönelmektedir.

Bu nedenle i’tikâf, insanın Allah’a mekânsal olarak yaklaşması değildir.

Allah herhangi bir mekânda bulunmadığı için kulun O’na doğru fizikî bir mesafe kat etmesi söz konusu değildir. Allah’a yaklaşmak, kul açısından yönünün, niyetinin, bilincinin ve iradesinin Allah’a göre yeniden düzenlenmesidir.

Bu yönüyle namazla i’tikâf arasında güçlü bir akrabalık vardır.

Namazda insan gündelik hayatın akışını keser, yönünü kıbleye çevirir ve Allah’ın huzurunda durur.

İ’tikâfta ise bu yöneliş ve yoğunlaşma belirli bir süre boyunca sürdürülür.

Bu anlamda namaz, gün içinde tekrarlanan bir yöneliş ve kalibrasyon; i’tikâf ise bu yönelişin daha yoğun ve sürekli bir biçimde yaşanması olarak düşünülebilir.

Mi’rac kavramı da bu çerçevede anlamlı bir çağrışım taşır.

Buradaki mesele Allah’ın bulunduğu başka bir mekâna gitmek değil; insanın Allah’a yönelişinin ve O’nun huzurunda bulunma şuurunun yoğunlaşmasıdır.

Fakat ne namazın, ne i’tikâfın, ne de bu tür bir manevî yoğunlaşmanın amacı insanı hayatın dışına çıkarmaktır.

Tam tersine, insanı hayata başka bir yönelişle geri döndürmektir.

Kur’an’ın namazdan sonra söylediği şu ifade bu bakımdan dikkat çekicidir :

فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ = “Namaz tamamlandığında yeryüzüne dağılın...” (62:10)

İnsan Allah’ın huzurunda durur.

Sonra yeniden yeryüzüne gönderilir.

Bu, Allah’a yöneliş ile dünya hayatının birbirinin alternatifi olmadığını gösteren güçlü bir işarettir.

Allah’a yöneliş, yeryüzünden kaçmak için değil; yeryüzünde nasıl yaşanacağını yeniden öğrenmek içindir.

RAMAZAN : YÖNELİŞİN HAYATA TAŞINDIĞI ZAMAN

Bu bütünlüğün yaşanması için Ramazan’ın özel bir yeri vardır.

Çünkü Ramazan’da birbirinden bağımsız görünen birkaç ibâdet, aslında insanın farklı ilişkilerini aynı anda yeniden düzenleyen bir bütün oluşturur :

Oruç, insanın kendi nefsiyle ilişkisini;

İ’tikâf, Allah’la ilişkisini;

Zekât ve sadaka ise insanlarla ilişkisini yeniden düzenler.

Oruç, insana bedeninin ve arzularının varlığını inkâr ettirmez; fakat onların mutlak belirleyici olmadığını öğretir.

İnsan yiyebildiği hâlde yemez, içebildiği hâlde içmez.

Çünkü insan yalnızca “canım istedi” diye hareket eden bir varlık değildir.

İrade, arzunun üzerinde bir düzen kurabilir.

İ’tikâfta ise insan bu iradeyi daha yoğun bir biçimde Allah’a yöneltir. Gündelik hayatın sürekli dağıtan akışından bir süreliğine çekilir; kendisini Allah’ın zikrine, ibâdetine ve kulluk bilincine verir.

Zekât ve sadaka ise bu yönelişi yeniden insanlara taşır.

İnsan elindekinin tamamını yalnızca kendisine ait görmemeyi öğrenir.

Başkasının ihtiyacını kendi hayatının dışında bırakmaz.

Böylece Ramazan’ın hareketi yalnızca Allah’a yönelmekte kalmaz.

Allah’a yönelen insan, insanlara karşı sorumluluğunun daha fazla farkına varır.

Bu nedenle Ramazan’ı yalnızca “nefsin terbiye edildiği ay” olarak görmek de eksik kalabilir.

Ramazan, aynı zamanda ilişkilerin yeniden düzenlendiği bir zaman dilimidir.

İnsan, Allah’la ilişkisini, kendi nefsiyle ilişkisini ve diğer insanlarla ilişkisini aynı hayat içinde yeniden düşünür.

İ’tikâf bu bütünlük içinde özel bir yere sahiptir. Çünkü i’tikâf, insanın bir süreliğine dışarıdan çekilmesini değil, içerideki yönünü berraklaştırmasını sağlar.

Sonra o yöneliş yeniden dışarı taşınır.

İftar sofrasında, zekât ve sadakada, komşulukta, ailede, alışverişte, muhtaçla ilişkide, hatta güç ve imkân sahibi olanla ilişkide...

İ’tikâfın hayatla buluştuğu yer burasıdır.

İ’TİKÂFIN DÖNÜŞÜ

İ’tikâfın amacı i’tikâfta kalmak değildir.

İ’tikâfın amacı, insanın i’tikâftan çıktıktan sonra nasıl yaşayacağını değiştirecek bir yoğunlaşma yaşamasıdır.

İnsanlardan uzaklaşılır; ama insan terk edilmez.

Dünyanın gündelik gürültüsünden uzaklaşılır; ama dünya terk edilmez.

Kalabalıktan çekilinir; ama toplumdan kopulmaz.

Bir süreliğine insanların sesinden uzaklaşılır ki Allah’ın çağrısı daha berrak duyulsun.

Sonra yeniden insanların arasına dönülür.

Fakat aynı merkezle değil.

İ’tikâfın başarısı, insanın orada ne kadar uzun kaldığıyla değil; oradan çıktıktan sonra insanlarla ilişkisini nasıl kurduğu ile de sınanır.

Allah’ın huzurunda yönünü yeniden belirleyen insan, insanlara döndüğünde artık başka türlü bakabilmelidir.

Kibir yerine tevazu,

Zulüm yerine adâlet,

Çıkar yerine infak,

Asabiyet yerine hakikat,

Tahakküm yerine kulluk,

Düşmanlık yerine sulh...

Çünkü Allah’a yönelişin insan hayatındaki karşılığı, sonunda insanla kurulan ilişkinin değişmesidir.

Tevhîdin ahlâkî sonucu da burada ortaya çıkar.

Allah’tan başka ilâh tanımayan insan, başka insanları kendisine ilâh veya kul hâline getiremez.

Kendi grubunu, kendi çıkarını, kendi nefsini hakikatin yerine koyamaz.

Dolayısıyla i’tikâf yalnızca bireysel bir “ma’nevî dinlenme” değildir.

İnsan kendisini Allah’a göre yeniden konumlandırır.

Sonra bu yeni konumunu insan ilişkilerine taşır.

SONUÇ

İ’tikâfın iki hareketini birbirinden ayırmamak gerekir :

İlk hareket: çekilmek ve yönelmek.

İkinci hareket: yönelmiş olarak geri dönmek.

İlk hareket olmadan ikinci hareketin kaynağı kuruyabilir.

İkinci hareket olmadan ise ilk hareket kendi içine kapanan bir deneyime dönüşebilir.

Bu nedenle i’tikâfı bir kaçış değil, bir yoğunlaşma ve yeniden yöneliş olarak anlamak daha isabetlidir.

İnsanlardan uzaklaşmak, i’tikâfın fizikî görünümü olabilir fakat i’tikâfın mânâsı bu uzaklıkta değildir.

Mânâ, âkif olmaktadır.

Bir şeye yönelmek, onda kalmak, dağılmamak, yoğunlaşmak, kendini o yönelişe vermek.

Ve Kur’an’ın bağlamında bu yöneliş, mescitte Allah’a kulluk ekseninde gerçekleşir.

Sonra insan yeniden hayatın içine çıkar.

Çünkü kul, Allah’ın huzurunda kalmak için insan hayatından kaçmaya değil; Allah’ın huzurunda öğrendiği yönelişle insan hayatına dönmeye çağrılır.

Böylece i’tikâfın iki yönü tek bir harekete dönüşür : Allah’a yönelmek → Allah’a göre hayatı yeniden düzenlenmek → insanlara dönmek → ilişkileri bu yönelişe göre yeniden kurmak.

İ’tikâf, insanlardan uzaklaşmanın değil; Allah’a yönelerek dağınıklıktan kurtulmanın, sonra da bu yönelişle insanlara ve hayata yeniden dönmenin adıdır.

Ve Ramazan bu dönüşümün gerçekleşmesi için son derece elverişli bir zaman dilimidir :

Oruç nefsi düzenler.

İ’tikâf yönü berraklaştırır.

Zekât ve sadaka yönelişi insana taşır.

Böylece Allah’a yöneliş, insanlardan kopuşla değil; insana karşı sorumluluğun derinleşmesiyle tamamlanır.

İnsanlardan çekilmek başlangıç olabilir.

Allah’a yönelmek asıl harekettir.

İnsanlara yeniden dönmek ise bu hareketin hayattaki karşılığıdır.

Belki i’tikâfın asıl sorusu da budur : Mescitte ne kadar kaldın değil; mescitten çıktıktan sonra hayatında ne değişti?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ