GİRİŞ – ÇIKIŞ
GİRİŞ – ÇIKIŞ
Kasabanın girişinde büyük bir tabela vardı : Giriş
Çıkışında da aynı büyüklükte bir başka tabela : Çıkış
İnsanlar her gün bu iki tabelanın arasından geçerdi.
Kimisi yürüyerek, kimisi arabayla, kimisi aceleyle, kimisi ağır ağır… ama hiç kimse tabelalara uzun uzun bakmazdı.
Çünkü herkes oraya girmişti.
Ve herkes, bir gün oradan çıkacaktı.
Bunu bilmek için ne kitap okumaya, ne âlim olmaya, ne de bir bilgenin sözünü dinlemeye ihtiyaç vardı.
Kasabada doğan herkes büyür, yaşlanır ve ölürdü.
Her evden birileri eksilir, her mezarlık biraz daha büyürdü.
Çocuklar doğar, babalar ölür; torunlar gelir, dedeler giderdi.
Hayat, gözlerinin önünde durmadan bir şeyleri alıp başka şeyleri getiriyordu.
Fakat insanın garip bir huyu vardı : Giden, herkesin gideceğini biliyor, kendisinin gideceğini bilmiyormuş gibi yaşıyordu.
Kasabanın en yaşlı adamı bir gün meydandaki kahvede otururken bunu söyledi : Şu dünyada gördüğüm en tuhaf şey, insanların ölümü görüp kendilerini ölümsüz sanmaları.
Karşısında oturan genç güldü.
- Ölümsüz sanmıyoruz ki.
- Nasıl sanmıyorsunuz?!.
- Bir gün öleceğimizi biliyoruz.
Yaşlı adam başını salladı.
- Bilmek başka, bilginin gereğini yapmak başka.
Genç kaşlarını çattı.
- Ne demek istiyorsun?!.
Adam kahvesinden bir yudum aldı.
- Bir insan, yarın öleceğini gerçekten bilseydi, bugününü nasıl yaşardı?!.
Genç sustu.
Yaşlı adam devam etti :
- Sen yarın ölmeyecekmişsin gibi yaşıyorsun.
- Belki de yarın ölmeyeceğim.
- Doğru.
- Öyleyse?!...
- Öyleyse senin bütün meselen, yarının gelip gelmeyeceğini bilmeden bugünü nasıl yaşayacağın.”
Genç bu cevabı sevmedi.
Çünkü cevap, insanın elinden en sevdiği şeyi alıyordu : Kesinlik duygusunu.
Kasabada bir adam vardı.
Adı Yusuf’tu.
Yusuf çalışkan bir adamdı.
Sabah erkenden kalkar, dükkânını açar, hesaplarını yapar, müşterilerini ağırlar, akşamları eve dönerdi.
Bir evi vardı.
Bir bahçesi.
Bir miktar parası.
Biriktirdiği malları.
Planları.
Daha yapılacak işleri.
Daha alınacak şeyleri.
Daha gidilecek yerleri.
Daha söylenecek sözleri.
Daha yaşanacak günleri…
Kısacası, dahaları vardı.
Yusuf’un en sevdiği kelime buydu : “Daha.”
Daha kazanacağım.
Daha büyüteceğim.
Daha rahat edeceğim.
Daha sonra yaparım.
Daha sonra konuşuruz.
Daha sonra giderim.
Daha sonra…
Bir gün o “daha sonra”lardan biri geldi.
Yusuf’un çocukluk arkadaşı öldü.
Cenazeye gitti.
Mezarlıkta arkadaşının tabutuna baktı.
Bir kürek toprak attı.
Sonra herkes gibi o da eve döndü.
Akşam sofrada karısına şöyle dedi : “İnsan ne garip. Sabah konuşuyorduk. Akşam yok.”
Karısı başını eğdi.
- “Hayat işte…”
Yusuf sustu.
Sonra tabağındaki ekmeği böldü.
Ve ertesi sabah dükkânını yine açtı.
Çünkü insan, ölümün başkasının başına geldiğinde ne kadar gerçek olduğunu; kendi başına gelmesi ihtimalinde ne kadar uzak olduğunu sanıyordu.
Yusuf’un babası da böyle yaşamıştı.
Dedesi de.
Kasabadaki herkes de.
Sanki ölüm, insanlara uğrayan ama kendilerine uğramayan bir misafirdi.
Bir evden çıkıyor, öbür eve giriyordu.
Bir mezara birini bırakıyor, diğer insanlara dokunmadan geçiyordu.
Oysa ölümün garip bir adâleti vardı : Kimseyi unutmuyordu.
Zengin-fakir demiyordu.
Güzel-çirkin demiyordu.
Bilgin-cahil demiyordu.
Güçlü-zayıf demiyordu.
Çocukla ihtiyarı aynı kapının önünde buluşturuyordu.
Ve hiç kimseye : “Sen biraz daha kal” demiyordu.
Bir gece Yusuf dükkânını kapatırken kapının üzerindeki tabelaya baktı.
AÇIK
Sonra ışığı söndürdü.
Tabela karanlıkta kaldı.
Yusuf eve doğru yürürken aklına tuhaf bir soru geldi : “Ben ne zaman kapatılacağım?”
Soruyu kendisi bile garip buldu.
Çünkü dükkânın kapanması normaldi.
Evlerin kapıları kapanırdı.
Dükkânlar kapanırdı.
Pencereler kapanırdı.
Gözler kapanırdı.
Gün kapanırdı.
Bir gün de insanın hayatı kapanırdı.
O gece Yusuf ilk defa şunu düşündü : “Benim hayatımın da bir kapanışı var.”
Bu düşünce, içinden geçen ince bir soğukluk gibiydi.
Ertesi gün kasabada büyük bir kalabalık vardı.
Şehrin dışındaki arsaya yeni bir alışveriş merkezi yapılacaktı.
İnsanlar heyecanlıydı.
Yeni mağazalar.
Yeni yollar.
Yeni evler.
Yeni yatırımlar.
Yeni fırsatlar…
Yusuf da arsaya baktı.
Bir adam yanında durup : “Burası çok değerlenecek” dedi.
Yusuf sordu : Ne kadar?!.
Adam büyük bir rakam söyledi.
Yusuf’un gözleri parladı.
- Gerçekten mi?!.
- Daha da artar.
Yusuf gülümsedi.
İçinden yine o kelime geçti : Daha.
Tam o sırada yolun kenarında yaşlı bir adam gördü.
Adam elindeki bastona dayanmış, inşaat alanına bakıyordu.
Yusuf onu tanıdı.
Meydandaki yaşlı adamdı.
Adam Yusuf’a baktı ve sordu : Ne görüyorsun?!.
- Geleceği.
Yaşlı adam gülümsedi.
- Ben ise geçmişi görüyorum.
Yusuf şaşırdı.
- Burada geçmiş mi var?!.
- Var.
- Nerede?!.
- Şu toprağın altında.
Sonra başını kaldırıp gökyüzüne baktı.
- Geleceği de orada mı arıyorsun?!.
Yusuf anlamadı.
- Ne demek istiyorsun?!.
- İnsan hep toprağın üzerinde biriktiriyor. Oysa toprağın altına gireceğini biliyor.
- Biliyoruz.
- Evet.
- Öyleyse?!...
Yaşlı adam sustu.
- İşte mesele de bu.
O gece Yusuf uzun süre uyuyamadı.
Pencereden dışarı baktı.
Sokak lambasının altında bir kedi yürüyordu.
Bir evin ışığı söndü.
Başka bir evin ışığı yandı.
Bir araba geçti.
Bir bebek ağladı.
Bir köpek havladı.
Hayat devam ediyordu.
Yusuf kendi kendine : Hayat devam ediyor, dedi.
Sonra içinden bambaşka bir ses yükseldi : Senin hayatın da devam edecek mi?!.
Bu soruya cevap veremedi. Çünkü “devam etmek” ile “aynı şekilde devam etmek” aynı şey değildi.
Bir nehir akıyordu ama su, hep aynı su değildi.
Bir gün bitiyordu ama zaman bitmiyordu.
Bir insan gidiyordu ama hayat kalıyordu.
Bir nesil çekiliyordu, onun yerinr başka bir nesil geliyordu.
Her şey değişiyor, her şey yer değiştiriyor, her şey el değiştiriyordu.
Ve insan bütün bu değişimin ortasında bir tek şeyi değişmez sanıyordu : Kendini.
Ertesi sabah Yusuf mezarlığa gitti.
Arkadaşının mezarının başına oturdu.
Mezar taşındaki isme baktı.
Bir zamanlar bu isim bir insandı.
Gülmüş.
Konuşmuş.
Kızmış.
Sevmiş.
Planlar yapmış.
“Yarın” demiş.
“Daha sonra” demiş.
Belki bir ev almayı düşünmüş.
Belki bir yolculuk planlamış.
Belki birine söylemek istediği bir sözü ertelemiş.
Şimdi bütün o “sonra”lar, toprağın altında susuyordu.
Yusuf’un gözleri doldu.
Demek ki ölüm son, dedi içinden.
Tam kalkacağı sırada, yıllar önce babasının söylediği bir söz aklına geldi : “Ölüm, insanın bildiği hayatın sonudur; hakikatin sonu olduğunu nereden biliyorsun?!.”
Yusuf irkildi.
Babasının bunu ne zaman söylediğini tam hatırlayamadı ama cümle zihninde bütün açıklığıyla duruyordu.
Ölümün bir son olduğunu nereden biliyorsun?!.
O gün Yusuf eve dönerken kasabanın girişindeki tabelanın önünde durdu : Giriş
Sonra döndü.
Kasabanın çıkışına baktı.
Uzaktan ikinci tabela görünüyordu : Çıkış
Birdenbire tabelalar ona bambaşka görünmeye başladı.
Giriş… Çıkış…
Başlangıç… Bitiş…
Geliş… Gidiş…
Doğum… Ölüm…
Bunlar birbirinin zıddı mıydı?!.
Yoksa bir yolun iki ayrı kapısı mıydı?!.
İnsan doğarken nereden geldiğini bilmiyordu.
Ölürken nereye gittiğini de bilmiyordu.
Ama bir şeyi biliyordu : Geldiği kesindi.
Ve bir şey daha : Gideceği kesindi.
Asıl bilinmeyen, iki kesinliğin arasındaki yoldu.
Yusuf o gece eski kitaplarının arasında bir cümle buldu.
Okudu.
Sonra bir daha okudu.
Dünya ile âhireti anlatan O İlâhî Sözde, insanın gözünün önündeki ile görünmeyen arasındaki tercih gösteriliyordu.
İnsan, yakın olanı istiyordu.
Yakın olanı tutuyor, yakın olanı büyütüyor, yakın olanı güvenceye alıyordu.
Çünkü yakın olan görünüyordu.
• Para görünüyordu.
• Ev görünüyordu.
• Mülk görünüyordu.
• Şöhret görünüyordu.
• İnsanların alkışı görünüyordu.
• Bugün görünüyordu.
Yarın ise henüz görünmüyordu. Fakat O Söz, insanın dikkatini başka bir yere çeviriyordu : Daha hayırlı olan ve daha kalıcı olan.
Yusuf kitabı kapattı.
Bir süre hiçbir şey düşünmedi.
Sonra fısıldadı : Demek ki asıl mesele ölümden korkmak değil.
Kendi sesini duydu.
Meselenin aslı, neyin kalıcı olduğunu karıştırmak.
Yıllar geçti.
Yusuf yaşlandı.
Dükkânını kapattı.
Bahçesini oğluna bıraktı.
Biriktirdiği mallar dağıldı.
Bazıları satıldı.
Bazıları unutuldu.
Bazıları başkalarının oldu.
Evinde eşyalar değişti.
Fotoğraflar sarardı.
Çocukları büyüdü.
Torunları geldi.
Yusuf her geçen yıl biraz daha az şeye sahip olduğunu gördü ama tuhaf bir biçimde, biraz daha fazla şey anlıyordu.
Bir gün torunu yanına geldi.
- “Dede,” dedi.
- “Efendim?”
- “İnsan ölünce her şey bitiyor mu?!.”
Yusuf torununa baktı.
Bu soruyu yıllarca kendisi sormuştu.
- “Bilmiyorum.”
Çocuk şaşırdı.
- “Sen de mi bilmiyorsun?!.”
Yusuf gülümsedi.
- “Bilmiyorum.”
- “Peki ne biliyorsun?!.”
Yusuf elini çocuğun başına koydu.
- “Şunu biliyorum.”
- “Ne?”
- “Buraya geldiğimiz yeri bilmiyoruz.”
- “Evet.”
- “Buradan nereye gideceğimizi de bilmiyoruz.”
- “Evet.”
- “Ama bize doğruyu söyleyen Bir’inin Sözüne güveniyoruz.”
Çocuk biraz düşündü.
- “Sadık olduğu için mi?”
Yusuf'un gözleri doldu.
- “Evet.”
- “Kim?”
Yusuf gökyüzüne baktı.
- “Sadık Haber’in Sahibi.”
O gece Yusuf uzun süre pencereden dışarı baktı.
Kasaba sessizdi.
Bir zamanlar çocukların koştuğu sokaklarda şimdi gece vardı.
Bir evde ışık yanıyordu.
Bir başka evde söndürülüyordu.
Bir yerlerde biri doğuyor olmalıydı.
Bir yerlerde de biri ölüyordu.
Bir anne ilk defa çocuğunun yüzüne bakıyordu.
Bir başka anne son defa çocuğunun elini tutuyordu.
Bir yerde bir kapı açılıyor, başka bir yerde bir kapı kapanıyordu.
Giriş... Çıkış...
Hayat, iki kelimenin arasında akıp gidiyordu.
Yusuf ilk defa ölüm düşüncesinden korkmadı. Çünkü ölümün yokluk değil, geçiş olabileceğini düşündü.
Fenâ… Belki insanın kendisini kalıcı sandığı şeylerin çözülmesiydi.
Bekâ… Belki insanın ilk defa gerçekten kalıcı olana yönelmesiydi.
Fenâ… Evinin elinden çıkması. Adının unutulması. Bedeninin toprağa dönmesi. Malının başkasına kalması. Sesinin kesilmesi...
Bekâ… Bütün bunların ötesinde, insanın güvenerek yöneldiği hakikatin varlığıydı.
Yusuf kendi kendine sordu : “Ya ölüm son değilse?!.”
Sonra başka bir soru geldi aklına : “Ya benim son sandığım şey, aslında bir kapıysa!.”
Sabah olduğunda Yusuf artık çok hastaydı.
Çocukları başucundaydı.
Torunları odanın kapısında sessizce duruyordu.
Yusuf gözlerini açtı.
Pencereden içeri ince bir ışık süzülüyordu.
O ışığa baktı.
Sonra oğluna :
- Perdeyi biraz aç, dedi.
Perde açıldı.
Güneş yükseliyordu.
Yusuf gülümsedi.
- Bak.
Oğlu pencereye baktı.
- Ne?!.
- Güneş yine doğuyor.
- Evet.
- İnsan her sabah güneş doğduğu için dünyanın aynı kaldığını sanıyor.
Oğlu hiçbir şey söylemedi.
Yusuf devam etti :
- Öyle değil.
Biraz nefes aldı.
- Dünya her gün biraz daha geçiyor.
Sonra gözlerini kapattı.
Bir süre sonra tekrar açtı.
- Ben artık anladım.
- Ne anladın baba?!.
Yusuf çok hafif bir sesle söyledi :
- Bize verilen şey… kalmak değilmiş.”
- Neymiş?!.
- Yönelmekmiş.
Oğlu babasının elini tuttu.
Yusuf'un parmakları yavaşça gevşedi.
Odanın içindeki sesler azaldı.
Bir kuş ötüyordu.
Dışarıda hayat devam ediyordu.
Bir çocuk ağladı.
Bir kapı açıldı.
Bir kapı kapandı.
Ve Yusuf gitti...
Cenazeden sonra ev boşaldı.
İnsanlar dağıldı.
Sofralar kaldırıldı.
Sandalyeler yerine kondu.
Yusuf’un yatağı toplandı.
Dolabındaki elbiseler ayrıldı.
Kitapları çocuklarına kaldı.
Bahçesi oğluna.
Bazı eşyaları torunlarına.
Parası başkalarına.
İsmi hatıralara.
Bedeni toprağa.
Ve geriye bir soru kaldı : Yusuf gerçekten gitti mi?!.
Evet.
Bildiğimiz dünyadan gitti.
Gördüğümüz hayattan çıktı.
Ama bu, varlığın bütünüyle sona erdiğini gösteriyor muydu?!.
Kimse bilmiyordu.
İnsan, geldiği yeri bilmeden gelmişti.
Gideceği yeri görmeden gidiyordu.
Fakat bütün hayatını, güvenilir bir Haber’in üzerine kurmuştu.
Çünkü insanın her şeyi bilmesi gerekmiyordu.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey, her şeyi görmek değil; Doğru Sözün Sahibine güvenmekti.
Yıllar sonra Yusuf’un torunu büyüdü.
Bir gün kasabanın girişinden geçti.
Aracını durdurdu.
İndi.
Tabelaya baktı : Giriş
Sonra arkasına döndü.
Uzakta diğer tabela görünüyordu : Çıkış
Uzun süre iki tabelanın arasında durdu.
Sonra gülümsedi.
Artık büyükbabasının ne demek istediğini anlıyordu.
İnsanlar bütün ömürlerini girişte kalacakmış gibi yaşıyorlardı.
Oysa herkes çıkışa doğru ilerliyordu.
Kimse geri dönemiyordu.
Her gelen gidiyordu.
Her başlayan bitiyordu.
Her doğan ölüyordu.
Her sahip olunan elden çıkıyordu.
Her beden fenâya yürüyordu.
Fakat insan yine de kalıcıymış gibi yaşıyordu.
Belki aldanış tam da buydu : Geçici olanı kalıcı, yakın olanı bütün, görüneni gerçekliğin tamamı sanmak.
Torun gökyüzüne baktı.
Sonra büyükbabasının mezarını düşündü.
Ve içinden şöyle dedi : “Dede, şimdi seni daha iyi anlıyorum!.”
Sanki Yusuf, dedesinin yanındaymış gibi konuştu : “Sen bana ölümü değil, benim aldanışımı anlatıyormuşsun.”
Rüzgâr esti.
Ağaçların yaprakları birbirine değdi.
Kasabanın içinden bir ezan sesi yükseldi.
Hayat yine çağırıyordu.
İnsanlar yine işlerine gidiyordu.
Dükkânlar açılıyordu.
Çocuklar okula koşuyordu.
Birileri para kazanıyordu.
Birileri para kaybediyordu.
Birileri seviniyor, birileri üzülüyordu.
Birileri doğuyor, birileri ölüyordu.
Ve dünya, bütün bunların ortasında hâlâ aynı şeyi yapıyor, geçiyordu.
İnsan ise hâlâ aynı yanılgının içindeydi : Sanki hiç geçmeyecekmiş gibi yaşıyordu.
Oysa hiçbir şey durmuyordu.
• Ne zaman.
• Ne ömür.
• Ne beden.
• Ne dünya.
• Ne insan.
Belki de bize verilen hayatın sırrı tam burada saklıydı :
Geliş, kalış için değildi.
Gidiş, yok oluş demek değildi.
Fenâ, her şeyin anlamsızlaşması değil; sahte bekâların çözülmesiydi.
Ve belki bekâ, insanın sonunda şunu anlayacağı yerdi :
Dünyaya geldiğinde insan yanında hiçbir şey getirmemişti.
Dünyadan çıkarken yanında hiçbir şey götürmeyecekti.
Ama bu iki çıplaklık arasında yaptığı seçimler, yönelişler, sevgiler, sadakatler, iyilikler ve kötülükler…
İşte onlar, hayatının asıl hikâyesiydi.
Çünkü insanın elinde kalan şey, ne kadar yaşadığı değil; neye yöneldiğiydi.
Yusuf bunu hayatının sonunda anlamıştı.
Belki biz daha erken anlayabiliriz.
Belki de bize düşen, ölümün ne zaman geleceğini bilmek değil; geldiğinde hazırlıksız yakalanmamak.
Çünkü hepimiz bir yerden geldik, bir yere gidiyoruz.
Geldiğimiz yeri de gideceğimiz yeri de görmüyoruz/bilmiyoruz!.
Ama bize ulaşan Sadık Haber’e güveniyoruz. Bu Haber bize :
• Bu gördüğün dünya son değil.
• Bu hayat bütün hayat değil.
• Bu yakın olan, bütün gerçeklik değil.
• Ve kalıcı olanı arıyorsan, geçici olana aldanma, diyor.
Sonra da insanın önünde iki yol koyuyor : Biri, şimdi; diğeri, ebedî.
İnsan çoğu zaman ilkini seçiyor. Çünkü o gözünün önünde.
Diğeri ise güven istiyor.
İşte imtihan belki de tam burada başlıyor.
Gördüğüne mi inanacaksın, yoksa sana doğruyu söyleyen Sadık Haber’e mi güveneceksin?!.
Ve belki ölüm geldiğinde insan ilk defa şunu anlayacak : Ölüm, hayatın sonu değilmiş. Bir kapının kapanması, başka bir kapının açılmasıymış.
Giriş ve kalış bitmiş, çıkış başlamış.
Ve insan, ömrü boyunca ilk defa gerçekten nereye gittiğini öğrenmeye başlamış.
Dünya fenâ/fânî imiş, insan bütün umudunu fenâya bağlamış, bekâyı unutmuş.
Sonu = âkıbeti merak ediyorsanız, Zümer Sûresi son sayfayı (68 ilâ 75. âyetleri) okuyunuz.
Yorumlar
Yorum Gönder