MÂİYET = BİRLİKTELİK

MÂİYET = BİRLİKTELİK

Birliktelik (mâiyet) deyince ilk akla gelen, insanların aynı yerde, aynı zamanda bulunmasıdır. Oysa yan yana olmak ile beraber olmak aynı şey değildir. Aynı mekânda bulunan iki insan birbirinden bütünüyle kopuk olabilir; buna karşılık aralarında binlerce kilometre bulunan iki insan, aynı düşünceye, aynı değere, aynı ideale ve aynı yöne bağlı oldukları için birbirlerine çok daha yakın olabilirler.

Demek ki mâiyet/birliktelik yalnızca mekânsal ve zamansal bir yakınlık değildir. Birlikteliğin niteliğini belirleyen şey, insanlar arasındaki bağın niteliğidir.

İnsanlar birbirlerine farklı türden bağlarla bağlanırlar.

1. Fizikî bağ

İp, zincir, halat gibi araçlarla kurulan bağ, en somut bağ biçimidir.

Burada bağ, iki şeyi birbirine doğrudan bağlar. Ancak bu bağın gücü, aynı zamanda onun niteliğidir: Bir ip bağlayabilir; zincir daha güçlü bağlayabilir. Fakat bu tür bağlarla bağlanmak çoğu zaman özgür bir birliktelik değil, zorunlu bir bağlılık anlamına gelir.

İnsan ilişkilerine aktarıldığında bunun karşılığı tutsaklık olabilir.

İki insan aynı zincire bağlanabilir; ama bu onların birbirleriyle dost oldukları anlamına gelmez.

Dolayısıyla fizîkî birliktelik, gerçek bir beraberlik meydana getirebilir; fakat ilişkisel anlamda mâiyet meydana getirmesi zorunlu değildir.

Zincirin iki ucunda bulunan insanlar fizîkî olarak birliktedir; fakat gönülleri birbirinden tamamen uzak olabilir.

2. Biyolojik bağ

İkinci bağ biçimi biyolojik bağdır : Kan bağı, soy, nesep, akrabalık...

Bu bağ, fizîkî bağdan daha derindir. Çünkü burada insan, çoğu zaman kendi iradesinden önce kurulmuş bir ilişkinin içine doğar.

Anne-baba, çocuk, kardeş, akraba...

İnsan bunları seçmez.

Bu nedenle biyolojik bağ, insana hazır verilmiş bir âidiyet alanı oluşturur.

Fakat biyolojik bağ da tek başına gerçek bir birlikteliği garanti etmez.

Aynı aileden olmak, aynı değerleri paylaşmak demek değildir.

Aynı kandan gelmek, aynı hakikate yönelmek demek değildir.

Akrabalık, insanları birbirine yaklaştırabilir; fakat onları mutlaka gönüldaş yapmaz.

Demek ki biyolojik yakınlık ile değer yakınlığı arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur.

Hatta insanlık tarihindeki pek çok çatışma, aynı kan bağı içindeki insanların birbirleriyle çatışabileceğini göstermektedir.

3. Mekânî bağ

Üçüncü bağ, aynı mekânı paylaşmaktan doğar : Komşuluk, hemşehrilik, vatandaşlık...

Aynı sokakta yaşayanlar komşudur.

Aynı şehirde yaşayanlar hemşehri olabilir.

Aynı devletin sınırları içinde yaşayanlar vatandaşlık bağıyla birbirine bağlanır.

Bunlar gerçek bağlardır.

Fakat modern hayat, bu bağların niteliğini ciddî biçimde değiştirmiştir.

Komşuluk artık geçmişteki anlamını büyük ölçüde kaybetmiştir.

Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını bile bilemeyebilir.

Aynı şehirde yaşayan milyonlarca insan birbirine neredeyse bütünüyle yabancıdır.

Vatandaşlık ise hâlâ hukukî bir bağ olarak varlığını sürdürmektedir; fakat bu bağın toplumsal ve ahlâkî içeriği giderek esneyebilmekte, zayıflayabilmektedir.

Bu yüzden aynı ülkenin vatandaşı olmak, aynı kader duygusunu, aynı sorumluluk bilincini veya aynı toplumsal dayanışmayı kendiliğinden üretmemektedir.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır : Aynı yerde bulunmak, aynı hayatı paylaşmak değildir.

Mekân bizi yan yana getirebilir; fakat bizi birbirimize gerçekten bağlayan şey mekânın ötesinde aranmalıdır.

4. Çıkar bağı

Dördüncü bağ, menfaat/çıkar bağıdır.

Bu bağ modern dünyada son derece güçlü görünmektedir.

İnsanlar alışveriş yapmak, üretmek, kazanmak, yatırım yapmak, işbirliği yapmak, güvenlik sağlamak veya başka herhangi bir çıkar elde etmek için birbirlerine bağlanabilirler.

Çıkar ortaklığı, insanları gerçekten bir araya getirir. Hatta bazen kan bağından veya mekân bağından daha güçlü bir beraberlik görüntüsü ortaya çıkar. Fakat burada kritik soru şudur : Çıkar ortadan kalktığında bağ devam edecek midir?!.

Eğer cevap hayırsa, ortada kalıcı bir birliktelikten çok geçici bir menfaat ortaklığı vardır.

Çıkar bağı bu nedenle güçlü görünebilir; fakat gücü çoğu zaman çıkarın devamına bağlıdır.

Menfaat biterse ilişki de bitebilir.

Bu, çıkar bağının değersiz olduğu anlamına gelmez. Ekonomik ve toplumsal hayatın önemli bir bölümü karşılıklı çıkarların düzenlenmesi üzerine kuruludur. Fakat çıkarı, dostluğun veya kardeşliğin yerine koyduğumuzda problem başlar.

Çünkü çıkar ortaklığı ile değer ortaklığı aynı şey değildir.

5. Değer bağı

Beşinci bağ ise diğerlerinden nitelik bakımından ayrılır : Değer bağı.

İnsanları birbirine bağlayan şey artık aynı beden, aynı kan, aynı mekân veya aynı menfaat değildir.

Onları birbirine bağlayan şey, inandıkları ve önemsedikleri değerlerdir.

Değer bağı da kendi içinde ikiye ayrılabilir :

a) Pozitif değer bağı

Hakikat, adâlet, merhamet, özgürlük, insan onuru, güven, sadakat, iyilik, sorumluluk, barış gibi değerler etrafında kurulan bağ.

b) Negatif değer bağı

Zulüm, tahakküm, düşmanlık, ayrımcılık, üstünlük iddiası, sömürü veya başka bir ortak yanlış etrafında kurulan bağ.

Dolayısıyla değer bağı dediğimizde otomatik olarak iyi bir birliktelikten söz etmiyoruz.

İnsanlar iyi bir değer etrafında da kötü bir değer etrafında da birleşebilirler.

Asıl belirleyici olan, ortaklığın hangi değere göre kurulduğudur.

İşte insan ilişkilerindeki esas dostluk ve çatışma alanı büyük ölçüde burasıdır.

Çünkü insan, yalnızca kiminle aynı yerde bulunduğuyla değil, neyi değerli bulduğu ve neyin uğruna birlikte hareket ettiğiyle tanımlanır.

Bağların Tarihsel Seyri

Bu beş bağ biçimine insanlık tarihi açısından baktığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkar.

Fizîkî bağın insan ilişkilerindeki karşılığı çoğu zaman tutsaklıktır.

Biyolojik bağ hâlâ vardır; fakat tek başına insanları bir arada tutma gücü eskisi kadar belirleyici değildir.

Mekânî bağlar çözülmektedir.

Komşuluk zayıflamaktadır.

Vatandaşlık hukukî olarak devam etmekle birlikte, toplumsal anlamı birçok yerde esnemektedir.

Çıkar bağı ise oldukça güçlü görünmektedir fakat bu gücün önemli bir bölümü, çıkarın devamlılığına bağlıdır.

Bütün bunların arasında değer bağı ayrı bir yerde durmaktadır.

Çünkü değer bağı, yalnızca bugünün değil, geçmişin de geleceğin de bağıdır.

Kadim dostlukların, kardeşliklerin, dayanışmaların ve mücadelelerin önemli bir bölümü değer ortaklıkları üzerinden kurulmuştur.

İnsanlar aynı değere inandıkları için birbirlerinin yanında durmuşlardır.

Aynı hakikati savundukları için bedel ödemişlerdir.

Aynı adâletsizliğe karşı çıktıkları için birleşmişlerdir.

Aynı zulme karşı durdukları için dost olmuşlardır.

Aynı yanlışın peşine düştükleri için de çatışmışlardır.

Dolayısıyla insanlık tarihini yalnızca savaşların ve barışların tarihi olarak değil, aynı zamanda değerler etrafında kurulan bağların tarihi olarak da okuyabiliriz.

Esas Birliktelik Nerede?!

Buradan mâiyet meselesine geri dönebiliriz.

İnsanları aynı mekânda buluşturabilirsiniz.

Aynı apartmanda oturtabilirsiniz.

Aynı şehirde yaşatabilirsiniz.

Aynı devletin vatandaşı yapabilirsiniz.

Hatta aynı aileye mensup kılabilirsiniz.

Ama bütün bunlar, onların gerçekten beraber olduklarını göstermeyebilir.

Çünkü birlikteliğin derinliği, bağın derinliğiyle ilgilidir.

Fizikî yakınlık en dıştaki birlikteliktir.

Biyolojik bağ daha derindedir.

Mekânî bağ toplumsal bir beraberlik meydana getirir.

Çıkar bağı işbirliği oluşturabilir.

Fakat insanları gerçekten aynı yöne sevk eden bağ, değer bağıdır.

Bu nedenle mâiyetin en güçlü biçimi, insanların aynı hakikat ve değer ufkuna yönelmeleriyle meydana gelir.

Burada artık mesele yalnızca “birlikte olmak” değil, “ne uğruna birlikteyizdir.”

İnsanları yan yana getiren çok şey vardır ama onları aynı yöne baktıran çok az şey vardır.

Mâiyet : Yan Yana Olmaktan Aynı Yöne Yönelmeye

Bu nedenle mâiyet kavramını yalnızca mekânsal beraberlik üzerinden okumak eksik kalır.

Mâiyet, beraberliğin niteliğini de sorgulamayı gerektirir.

Yan yana olabiliriz ama ayrı olabiliriz.

Aynı yerlerde olabiliriz ama beraber olamayabiliriz.

Aynı aileden olabiliriz ama birbirimize yabancılaşabiliriz.

Aynı ülkede yaşayabiliriz ama ortak sorumluluk duygusunu kaybedebiliriz.

Aynı çıkarın peşinde koşabiliriz ama çıkarımız bittiğinde ayrılabiliriz.

Buna karşılık aynı değerlere bağlanmışsak, aramızdaki mesafe mâni/sorun olmayabilir.

Çünkü mekân insanları yaklaştırır; değer birleştirir.

Artık mâiyet burada, fizikî bir yakınlıktan daha fazlasına dönüşür :

Birlikte bulunmaktan birlikte yönelmeye...

Aynı yerde olmaktan aynı değerlerde buluşmaya...

Yan yana durmaktan aynı hakikat istikâmetinde yürümeye...

İşte bu, birlikteliğin daha derin biçimidir.

İlâhî Mâiyet

Buradan ilâhî mâiyet = İlâh’ın bizimle birlikteliği meselesine geçtiğimizde ise kavram bütünüyle başka bir düzleme taşınır.

Allah’ın bizimle mâiyeti/birlikteliği, insanlardaki birliktelik biçimlerinden herhangi biriyle özdeşleştirilemez.

Allah ile insan aynı mekânı paylaşan iki varlık değildir.

Allah’ın mâiyeti fizikî bir iç içelik değildir.

Hulûl değildir.

Özdeşlik değildir.

Allah ile insan arasındaki mâiyet, yaratılmışlar arasındaki “yan yana bulunma” mantığıyla açıklanamaz.

Çünkü burada ontik ve kategorik olarak birbirinden bütünüyle farklı iki alan söz konusudur :

A : Allah’ın Zâtı.

B : Yaratılmış, bağımlı ve sınırlı varlık alanı.

Dolayısıyla ilâhî mâiyet, B’nin A ile aynılaşması veya A’nın B’nin içine girmesi değildir.

Bilakis insanın, kendisini var eden ve kuşatan İlâhî hakikat karşısındaki konumudur.

Burada birliktelik, özdeşlik anlamına gelmez.

Allah’ın bizimle olması, bizim Allah’la aynı olmamız anlamına gelmez.

İlâhî mâiyetin hakikati, insanın bulunduğu her yerde Allah’ın ilmi, kudreti, rubûbiyeti ve hükümranlığı dışında kalabileceği bir alan bulunmamasında aranmalıdır.

Bu mâiyet değişmez.

Değişen Allah’ın bizimle beraberliği değil, bizim o beraberliğin farkında oluşumuzdur.

Gaflet, bağın kopması değil, bağın fark edilmemesidir.

Zikir de yeni bir bağ kurmak değil, mevcut bağı hatırlamaktır.

Bu bakımdan insanın yaşadığı dönüşüm, İlâhî mâiyetin artıp azalması değil; insanın o mâiyete ilişkin idraki, yönelişi ve ona verdiği karşılıktır.

Aynı mâiyet, gafilde zahmet olarak tecrübe edilebilir; zâkirde rahmet olarak.

Ama bağ değişmemiştir, bağın insan üzerindeki tecrübesi değişmiştir.

Belki de mâiyet meselesinin en önemli noktası tam da buradadır : İnsan, Allah’ın kendisiyle beraber olup olmadığını değil, kendisinin bu beraberliğin farkında olup olmadığını sorgulamalıdır.

Çünkü biz O’nun mâiyetinden çıkamayız fakat O’nun mâiyetini = O’nun bizimle beraber olduğunu unutabiliriz.

Ve insanın asıl kaybı da bağın kopması değil, bağlı veya bağımlı olduğunu unutmasıdır.

Oysa Allah hep bizimle beraberdir. = “inneAllah’e meanâ” ama biz bunun farkında mıyız?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ