BELED SÛRESİ
BELED SÛRESİ
Bir Beldeden Bütün İnsanlığa
Bazı sûreler vardır; ilk bakışta belirli bir zamana, belirli bir mekâna ve belirli bir olaya konuşuyor gibi görünürler. Fakat biraz yakından bakıldığında, o özel bağlamın içinden bütün insanlığa açılan bir kapı olduğu görülür.
Beled Sûresi de böyledir.
Sûre, son derece somut bir yerden başlar :لَا أُقْسِمُ بِهَٰذَا الْبَلَد = “Bu beldeye yemin ederim...”
Ardından daha da özel bir hitap gelir :
وَأَنْتَ حِلٌّ بِهَٰذَا الْبَلَدِ = “Sen de bu beldedesin.”
Ve hemen sonra : لَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنسَانَ فِي كَبَدٍ = “Gerçekten insanı kebed içinde yarattık.”
Burada dikkat çekici bir hareket vardır : Belde → Sen → İnsan.
Sûre önce bir beldeyi gösterir. Sonra o beldede yaşayan özel bir muhataba döner. Ardından özel muhatabın ötesine geçerek insanın tamamına ulaşır.
Yani sûre Mekke’den başlar; fakat Mekke’de kalmaz.
Özelden genele, tarihsel olandan evrensel olana doğru açılır.
BELDE SADECE HARİTADAKİ BİR NOKTA DEĞİLDİR
İlk anlamıyla burada söz konusu olan belde, elbette Mekke’dir. Fakat “belde”yi yalnızca coğrafî bir koordinata indirgersek sûrenin açtığı alanı daraltmış oluruz. Çünkü insan hiçbir zaman yalnızca bir coğrafyada yaşamaz.
İnsan;
• ailenin,
• kabilenin,
• ekonominin,
• siyasetin,
• kültürün,
• inançların,
• güç ilişkilerinin,
• sosyal hiyerarşilerin,
• savaşların,
• barışların,
• yoksulluğun,
• zenginliğin,
• yetimliğin,
• köleliğin,
• eğitimin,
• imkânların ve imkânsızlıkların içinde yaşar.
İşte insanın yaşadığı bütün bu şartlar bütünü, onun “beldesinin” bir parçasıdır.
Aynı şehirde yaşayan iki insanın bile aynı “beldede” yaşadığını söylemek her zaman mümkün değildir. Çünkü biri imkânların merkezinde, diğeri yoksulluğun kıyısında olabilir.
Biri gücün içinde, diğeri güçsüzlüğün altında olabilir.
Biri eğitimle, güvenlikle ve refahla çevrilmiş olabilir; diğeri savaş, açlık, ayrımcılık veya dışlanmayla.
Coğrafî koordinat aynı olabilir fakat yaşanan dünya aynı değildir.
Bu sebeple herkesin beldesi farklıdır.
“HABİTUS” DEDİĞİMİZ ŞEY
Burada “habitus” kelimesini, sosyolojideki bütün teknik anlamlarını yüklenmek zorunda olmadan, insanın içine doğduğu ve içinde hareket ettiği sosyo-ekonomik, siyasî, kültürel ve psikolojik atmosfer anlamında kullanabiliriz. Çünkü insan tercihler yapan soyut bir varlık değildir.
• Bir ortamın içinde doğar.
• Bir dilin içine doğar.
• Bir ailenin içine doğar.
• Bir sınıfın içine doğar.
• Bir tarihin içine doğar.
• Bir kültürün içine doğar.
Ve bunların tamamı onun önüne bazı imkânlar koyarken bazılarını da sınırlar.
Fakat burada çok önemli bir ayrım vardır : Şartlar insanı etkiler; fakat insanı bütünüyle belirlemez.
İbn-i Haldun’u severim ama onun “coğrafya kaderdir” sözüne katılmam.
Coğrafya kader değildir. Belde kader değildir; imtihanın bağlamıdır.
KEBED : SEÇİMİN ATMOSFERİ
Sûrenin belki de en çarpıcı kavramı burada karşımıza çıkar :فِي كَبَد = fî kebed = kebed içinde.
Kebed’i yalnızca “zorluk” diye tercüme etmek, kelimenin açtığı anlam alanını daraltabilir.
Bizim bu sûrede dikkat çekmek istediğimiz yönüyle kebed, insanın seçimini gerçekleştirdiği zemin ve atmosferdir.
Ama dikkat! :
Kebed, seçim değildir.
Kebed, seçimin kendisi değil; seçimin zeminidir.
İnsan dünyaya geldiğinde önünde hazır bir hayat bulur. Dünyanın yapısında dirençler, sınırlılıklar, ihtiyaçlar, kayıplar, farklılıklar, çatışmalar ve tercih gerektiren durumlar vardır.
İşte insan bütün bunların içine doğar.
Dolayısıyla insanın imtihanı boşlukta gerçekleşmez.
Bir kebed içinde gerçekleşir.
Bu sebeple kebed, seçimin atmosferidir.
İşte bu cümle, Beled Sûresinin önemli anahtarlarından biri olabilir.
KEBED KÖTÜLÜK DEĞİLDİR
Burada ikinci bir ayrımı mutlaka korumamız gerekir.
Kebed kötülük değildir.
Dünyada zorlukların, sınırlılıkların, farklılıkların ve dirençlerin bulunması, bunların kendiliğinden “kötülük” olduğu anlamına gelmez.
Çünkü imtihanın gerçekleşebilmesi için tercih alanının bulunması gerekir.
Tercih alanı ise farklı ihtimallerin, imkânların ve dirençlerin bulunduğu bir zeminde ortaya çıkar.
Dolayısıyla zorluk ile kötülüğü birbirine eşitlemek doğru değildir.
Kötülük başka bir şeydir.
Kötülük, insanın yanlış yönelişi ve yanlış seçimiyle ortaya çıkar.
Bu nedenle :
Kebed, kötülük değil, seçimin zemini; kötülük ise, yanlış seçimin sonucu.
Bu ayrım kaybedildiğinde, dünyanın imtihan alanı oluşunu da doğru okuyamayız.
KEBED ŞEKÂVET DEĞİLDİR
Bir başka önemli ayrım da şudur : Kebed ile şekâvet aynı şey değildir.
Kur'an’da insanın “şekâvet” hâline düşmesi, sıradan bir zorluğu ifade eden kelime değildir.
Tâhâ Sûresinde :مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لِتَشْقَىٰ = “Biz Kur'an’ı sana sıkıntı/zorluk çekesin diye indirmedik.”
Buradaki لِتَشْقَىٰ = li-teşkâ, bir fiildir; “şakî/bedbaht olasın, şekâvete düşesin” anlam alanına gider.
Dolayısıyla bunu “Kur'an sana zorluk vermek için indirilmedi” şeklinde basitleştirirken, şekâveti kebed ile özdeşleştirmemek gerekir.
Kebed, insanın içinde bulunduğu zorlayıcı hayat şartlarıdır.
Şekâvet ise başka bir kategoridir.
Her zorluk şekâvet değildir.
Hatta insan bazen zor bir şartın içinde son derece doğru bir istikâmet tutturabilir.
HER ŞEY ÇİFTTİR; FAKAT HER ÇİFT ZIT DEĞİLDİR
İnsan dünyasında farklılıkların bulunması da kebedin bir parçasıdır.
Fakat burada da önemli bir kavram ayrımı vardır : Ezvâc başka, ezdâd başkadır.
Her çift, zıt değildir.
Çiftler bazen birbirini tamamlar, birbirini görünür kılar, çeşitlilik oluşturur.
Ahlâkî karşıtlık (= zıtlık) ise başka bir şeydir.
Dolayısıyla dünyadaki farklılıkları otomatik olarak “iyi-kötü karşıtlığı” şeklinde okumamak gerekir.
Çeşitlilik kötülük değildir.
Farklılık kötülük değildir.
Kötülük, insanın bu imkânlar içinde yaptığı yanlış tercihlerle ortaya çıkar.
HERKESİN BELDESİ FARKLIYSA, HERKESİN SINAV SORUSU DA FARKLIDIR
Burada Beled Sûresinin evrenselliği daha da belirginleşir.
Mekke’de yaşayan insan ile başka bir coğrafyada yaşayan insan aynı şartların içinde değildir.
Birinin önündeki imkânlar, diğerinin önündeki imkânlardan farklıdır.
Birinin maruz kaldığı baskı, diğerinin maruz kaldığı baskıdan farklıdır.
Birinin yükü ekonomik olabilir.
Bir başkasınınki siyasî.
Bir başkasınınki ailevî.
Bir başkasınınki kültürel.
Bir başkasınınki savaş olabilir.
Bir başkasınınki refahın içinde kaybolma tehlikesi olabilir.
Dolayısıyla, herkese aynı sorular sorulmuyor.
Bu çok önemli.
Çünkü insanı değerlendirirken yalnızca “ne yaptı” sorusu değil, “hangi şartların içinde ne yaptı” sorusu da önem kazanıyor.
Fakat bu, şartların insanı bütünüyle mazur gösterdiği anlamına gelmez.
Şartlar davranışı açıklayabilir ama her zaman mazur göstermez.
İnsan, kendi beldesinin içinde kendisine açılan tercih alanından sorumludur.
Mutlak ve nihâî hüküm ise bize ait değildir.
Biz delilleri ortaya koyabilir, şartları görebilir, fiilleri değerlendirebiliriz.
Fakat Hüküm O’nundur. = لَهُ الْحُكْمُ
Çünkü insanın bütün şartlarını, bütün niyetlerini, bütün imkânlarını ve bütün iç dünyasını Allah’tan başka birinin eksiksiz kuşatması mümkün değildir.
BELDEDEN İNSANA
İşte sûrenin ilk dört âyeti burada olağanüstü bir hareket gerçekleştiriyor :
Bu belde...
Sen bu beldedesin...
İnsanı kebed içinde yarattık...
Özel bağlamdan genel insanlık durumuna geçiyoruz.
Mekke artık yalnızca Mekke değildir.
Mekke, insanın içine doğduğu beldenin sembolü hâline gelir.
Ve “sen” artık yalnızca ilk muhatap değildir.
İnsan kelimesiyle kapı herkese açılır.
Amerikalı Amerika’da, Rus Rusya’da, Gazzeli Gazze’de, Afrikalı Afrika’da, Asyalı Asya’da, zengin kendi refah dünyasında, yoksul kendi yoksulluk dünyasında, yetim kendi yetimliğinde, güçlü kendi gücünün içinde, güçsüz kendi güçsüzlüğünün içinde sınanır.
Bunların hiçbiri tek başına insanın kaderi değildir fakat hepsi imtihanın bağlamıdır.
PEKİÎ İNSAN BU ŞARTLARIN İÇİNDE NE YAPACAK?!
Sûre burada insanın önüne çok önemli bir imkân koyar :وَهَدَيْنَاهُ النَّجْدَيْنِ = “Biz ona iki yol gösterdik.”
Demek ki kebed, insanın seçimini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, seçimin anlamlı hâle geldiği zemini oluşturuyor.
İnsan zor bir zeminin içine doğuyor olabilir ama yönünü seçebilir.
İşte burada : Belde → Kebed → Seçim zinciri ortaya çıkıyor.
Belde şartları verir.
Kebed o şartların içindeki direnç ve ağırlığı oluşturur.
Fakat seçim insana aittir.
Bu yüzden insan yalnızca şartlarının ürünü değildir ama şartlardan bağımsız bir varlık da değildir.
İşte imtihan tam bu aralıkta gerçekleşir.
AKABE : KENDİ KEBEDİNDEN BAŞKASININ KEBEDİNE
Sonra sûre çok çarpıcı bir yargı bildirir :فَلَا اقْتَحَمَ الْعَقَبَةَ = “Fakat o sarp geçide göğüs germedi.”
Akabe, kolay geçilen bir yol değildir.
İnsan için asıl mesele artık yalnızca kendi hayatının zorluklarını aşmak değildir.
Sûre akabeyi açıklarken bize son derece somut örnekler verir :
• Bir insanı kölelikten kurtarmak.
• Açlık gününde yemek yedirmek.
• Yakın olan yetimi gözetmek.
• Toprağa düşmüş yoksulu doyurmak.
• Sonra iman etmek.
• Sabrı tavsiye etmek.
• Merhameti tavsiye etmek.
Burada sûrenin ufku yeniden genişler.
Başlangıçta, benim beldem.
Sonra, benim kebedim.
Sonra, benim seçimim.
Fakat sonunda, başkasının kebedi.
Ve insanın ahlâkî sorumluluğu tam burada başlar.
İNSAN SADECE KENDİ BELDESİNDE SINANMAZ
Belki de Beled Sûresinin en güçlü açılımlarından biri budur.
İnsan kendi beldesinde sınanır fakat yaptığı seçimlerle başkalarının beldesini de etkiler.
Bir insanın kararı başka bir insanın hayat şartını ağırlaştırabilir.
Bir yönetimin kararı milyonlarca insanın kebedini değiştirebilir.
Bir tüccarın hırsı başkasının yoksulluğunu artırabilir.
Bir toplumun asabiyeti başka bir toplumu dışlayabilir.
Bir insanın merhameti ise başka bir insanın yükünü hafifletebilir.
Demek ki insanın sorumluluğu yalnızca, “ben bu şartlarda ne yaptım” sorusuyla bitmez.
Bir de, “benim yaptığım, başkasının şartlarını ne hâle getirdi” sorusu vardır.
İşte burada bireysel ahlâk, sosyal ahlâka dönüşür.
KEBEDDEN RAHMETE
Sûrenin sonundaki akabe örnekleri tesadüf değildir.
• Köleliği çözmek...
• Aç olanı doyurmak...
• Yetimi gözetmek...
• Yoksulu gözetmek...
• Sabır...
• Merhamet...
Bütün bunlar, insanın kendi kebedinden çıkıp başkasının kebedini hafifletmesidir.
Belki de burada Beled Sûresinin çok güçlü bir ahlâkî formülü ortaya çıkar : Kendi kebedini yaşayan insan, başkasının kebedini artırmamalı; mümkünse azaltmalıdır.
İmtihan yalnızca “ben ne kadar zorlandım” değildir.
Bir başka soru da şudur : “Benim varlığım başkasının hayatını daha mı ağırlaştırıyor, daha mı hafifletiyor?! ”
İşte akabe budur.
BİR BELDEDEN BÜTÜN İNSANLIĞA
Beled Sûresini yalnızca “Mekke üzerine bir sûre” olarak okumak, onun hareketini eksiltir.
Sûre Mekke’den konuşur.
Fakat insanlığa açılır.
Önce bu belde, sonra Sen, sonra insan, sonra iki yol, sonra akabe, sonra yetim, miskin, köle, aç insan.
Ve sonunda iman, sabır ve merhamet.
Bu, özelden genele doğru ilerleyen bir Kur'anî düşünme biçimidir.
Mekke, sûrenin ilk adresidir.
İnsan ise nihâî muhatabıdır.
SONUÇ : BELDE KADER DEĞİL, İMTİHANIN BAĞLAMIDIR
İnsan seçmediği bir beldenin içine doğabilir.
• Ailesini seçmez.
• Coğrafyasını seçmez.
• Tarihini seçmez.
• Toplumsal şartlarını seçmez.
• Ekonomik başlangıç noktasını seçmez.
Bütün bunlar onun önüne hazır gelir.
İşte kebed burada başlar. Fakat insanın hayatı, kendisine verilen şartlardan ibaret değildir. Çünkü Allah ona görme imkânı vermiştir : İki göz; dil ve dudaklar.
Ve iki yolu göstermiştir.
Dolayısıyla insanın sorumluluğu, sahip olmadığı imkânlardan değil; sahip olduğu imkânlarla ne yaptığı üzerinden okunmalıdır.
Herkesin beldesi farklıdır. Herkesin kebedi farklıdır. Herkesin karşısına çıkan sorular da farklıdır. Fakat herkesin önünde bir yöneliş imkânı vardır.
Bu yüzden :
Belde kader değildir.
Kebed kötülük değildir.
Kebed seçim değildir.
Kebed, seçimin zeminidir.
Kötülük, yanlış seçimin sonucudur.
Ve insanın gerçek imtihanı, kendi beldesinde karşılaştığı kebedin içinde hangi yolu seçtiğidir.
Fakat Beled Sûresi burada da durmaz. Çünkü insan kendi yolunu seçtikten sonra artık yalnızca kendisinden sorumlu değildir.
Başkasının açlığını, başkasının yetimliğini, başkasının yoksulluğunu, başkasının esaretini, başkasının kebedini görmeye başlar.
Ve işte o zaman insan, akabeye doğru yürümeye başlar.
Belki Beled Sûresinin bize bıraktığı en güçlü cümle şudur : İnsan kendi beldesinde sınanır; fakat sınavının gerçek değeri, başkasının beldesine ne yaptığıyla da ortaya çıkar.
Çünkü sûre bir beldeyi göstererek başlar fakat sonunda bütün insanlığa seslenir.
Bir beldeden çıkar, insana ulaşır.
Özelden genele açılır.
Ve insanı, kendi kebedinin içinden geçirerek başkasının yükünü hafifletmeye çağırır.
Yorumlar
Yorum Gönder