BİLİMİN SINIRI
BİLİMİN SINIRI veya BİLİMİN AMACI
Giriş : Sorunun Yeniden Kurulması
İnsan, içinde bulunduğu gerçekliği anlamaya yönelik bir varlıktır. Bilme faaliyeti, insanın yalnızca merakını gidermesine değil, içinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasına, öngörmesine, dönüştürmesine ve kendi eylemlerine yön vermesine imkân sağlar. Bilim de bu bilme faaliyetinin sistematik, yöntemli ve denetlenebilir biçimlerinden biridir.
Dolayısıyla burada ortaya konulacak problem, bilimin yanlışlığını ileri sürmek değildir. Böyle bir iddia hem bilimin ürettiği ampirik bilgiyi hem de insan aklının gerçekliğe ilişkin araştırma kapasitesini gereksiz yere tartışmalı hâle getirir. Asıl mesele daha temeldedir : İnsan neyi bilebilir, bildiğini ne ölçüde bilebilir ve elde ettiği bilgiyi hangi ölçüye göre anlamlandırmalıdır?!.
Bu sorular bizi bilimin yöntemsel sınırlarından daha geniş bir epistemolojik alana taşır. Çünkü bilimin ürettiği bilgi de nihayetinde insan tarafından üretilmekte, insan aklı tarafından değerlendirilmekte ve insanın tercihleri doğrultusunda kullanılmaktadır.
Bu nedenle sorun yalnızca “bilim neyi bilebilir” sorusu değildir. Daha esaslı soru şudur : “İnsan, bildiği şeyle ne yapacaktır?!.”
I. İnsan Bilmek İster; Fakat Bilmek Kuşatmak Değildir
İnsan gerçekliğin tamamını bilmek isteyebilir; ancak istemek ile gerçekleştirebilmek aynı şey değildir. İnsan, gerçekliğin içinde bulunan sınırlı bir varlıktır. Dolayısıyla gerçekliğe ilişkin bütünsel ve mutlak bir dış gözlemci konumunda değildir.
İnsan bir şeyi bilebilir; fakat bildiği şeyle varlığın tamamını kuşatamaz.
Burada bilmek ile kuşatmak arasındaki ayrım temel önemdedir. Bilgi, insanın gerçekliğe ilişkin belirli bir kavrayış elde etmesini mümkün kılar. Ancak hiçbir tekil bilgi, insanın kendi sınırlılığını ortadan kaldırmaz.
Bu durum bilimsel bilgi açısından da geçerlidir. Bilimin sınırını kabul etmek, bilimin değerini reddetmek değildir. Aksine, bilimsel bilginin hangi koşullarda üretildiğini ve hangi sorulara cevap verebildiğini doğru biçimde belirlemektir.
Başka bir ifadeyle, bilim yanlış değildir; sınırlıdır. Akıl yanlış değildir; sınırlıdır. İnsanın bilgisi değersiz değildir; fakat mutlak değildir.
Buradaki sınırlılık, bilginin değersizliği anlamına gelmez. Tam tersine, sınırlı bilgiye sahip olduğunun farkında olmak, bilginin epistemik statüsünü doğru tayin etmenin ön koşuludur.
II. Akıl : Bilgileri Birbirine Bağlayan Yetidir
Akıl, insanın sahip olduğu bilgileri birbirleriyle ilişkilendiren, aralarında bağlantılar kuran ve bu bağlantılardan sonuçlar çıkaran bir yetidir.
Bu bakımdan aklın işleyişini kabaca şöyle ifade etmek mümkündür : SINIRLI BİLGİ → AKIL → BAĞLANTI → KIYAS → TERCİH → SONUÇ.
Ancak burada önemli bir problem ortaya çıkar.
Akıl, elindeki unsurları birbirine bağlayabilir fakat her bağlantının doğru olması zorunlu değildir.
Dolayısıyla epistemik hata yalnızca yanlış bilgi edinmekten kaynaklanmaz. Doğru bilgilerin yanlış biçimde birbirine bağlanması da insanı yanlış bir sonuca götürebilir.
Bu ayrım son derece önemlidir. Çünkü bilgi miktarının artması, kendiliğinden doğru düşünmeyi garanti etmez.
İnsan çok sayıda doğru bilgiye sahip olabilir; fakat bu bilgileri yanlış bir ölçü altında birleştirerek yanlış bir kıyas kurabilir, yanlış bir sonuca ulaşabilir.
Böylece sorun yalnızca “bilgim doğru mu” sorusundan ibaret olmaktan çıkar ve şu soruya dönüşür : “Doğru bilgileri hangi ölçüyle birbirine bağlıyorum?!.”
III. Zan : Bilginin Yerine Geçen Kanaat
Bu noktada Kur’an’ın zan kavramına yaptığı vurgu epistemolojik açıdan ayrıca önem kazanmaktadır.
Zan, burada basitçe “yanlış bilgi” anlamında kullanılmamalıdır. Daha isabetli biçimde, hakikate ilişkin kesin veya yeterli temellendirmeden yoksun bir kanaatin bilgi yerine konulması olarak anlaşılabilir.
İnsan, bilmediği bir şeyi biliyormuş gibi kabul edebilir. Daha da önemlisi, sahip olduğu kanaati sorgulanamaz bir bilgi statüsüne yükseltebilir.
Böylece : ZAN → BİLDİĞİNİ SANMA → KESİNLİK İDDİASI → DONMA şeklinde bir epistemik süreç ortaya çıkabilir.
Buradaki “donma”, düşünmenin sona ermesi anlamındadır. İnsan ulaştığı kanaati son söz hâline getirdiğinde, yeni verilerin ve yeni idrak imkânlarının önünü kapatır.
Bu nedenle epistemik olgunluk yalnızca doğru bilgiye ulaşmak değil, ulaşılan bilginin epistemik statüsünü de doğru belirleyebilmektir.
IV. Bilim İnsan Faaliyetidir
Bilim, soyut ve özerk bir özne değildir. Bilimsel faaliyet insan tarafından yürütülür.
Bilim insanı soru sorar, problem belirler, yöntem seçer, veri toplar, veriyi sınıflandırır, hipotez kurar, sonuçları yorumlar ve elde ettiği bilgiyi belirli amaçlar doğrultusunda kullanır.
Bu nedenle bilimsel yöntemin nesnel ve denetlenebilir yönleri bulunmakla birlikte, bilimsel faaliyetin bütününü insandan bağımsız bir özneye dönüştürmek mümkün değildir.
Dolayısıyla bilimsel yöntemin denetlenebilirliği ile bilimsel faaliyetin bütününün değerlerden bağımsız olması aynı şey değildir.
Bir bilginin nasıl üretildiği ile o bilginin hangi amaçla kullanılacağı da aynı soru değildir.
Bilim bize bir olgunun nasıl gerçekleştiğini açıklayabilir; belirli koşullarda ne olacağını öngörebilir ve bazı sonuçların nasıl üretilebileceğini gösterebilir. Fakat bundan otomatik olarak “öyleyse bunu yapmalıyım” sonucu çıkmaz.
Bu noktada epistemoloji, etik ile karşılaşır.
V. Bilginin Sonucu da Son Değildir
Burada daha dikkatli bir epistemolojik ayrım gerekmektedir.
Doğru bilgiye ulaşmak önemlidir. Doğru bağlantılar kurmak ve geçerli kıyaslar yapmak da önemlidir. Ancak insanın ulaştığı sonuç dahi Hakikatin kendisi değildir. Çünkü insanın vardığı sonuç, insanın sınırlı konumundan üretilmiş bir idraktir.
Bu nedenle doğru bilgi ve doğru kıyasın ulaştırdığı sonuç, nihâî bir kapanma noktası olarak değil, hakikate işaret eden bir iz, işaret veya âyet olarak anlaşılabilir.
Burada “âyet” kavramının işaret edici niteliği epistemolojik açıdan son derece anlamlıdır: İşaret, kendisiyle gösterdiği şeyi tüketmez.
Bir iz, izlediğimiz şeyin kendisi değildir.
Bir işaret, işaret ettiği gerçekliğin tamamı değildir.
Dolayısıyla DOĞRU SONUÇ, HAKİKATİN TAMAMINA SAHİP OLMA değildir.
Daha doğru ifade şudur : DOĞRU SONUÇ, HAKİKATE İŞARET EDEN İZDİR, ÂYETTİR.
Bu yaklaşım, bilgi sürecini donmaya değil yürüyüşe dönüştürür.
İnsan bir doğruya ulaştığında artık düşünmeyi bırakmaz. Tam tersine, ulaştığı doğrunun kendisini aşan bir hakikate işaret edebileceğini fark eder.
Böylece DOĞRU, artık DONMA DEĞİL, YENİDEN YÖNELME olur.
Epistemik tevazû burada cehalet değil, bilginin sınırlarını bilme erdemidir.
VI. Ölçü Problemi
Buraya kadar ortaya çıkan yapı bizi kaçınılmaz olarak daha temel bir soruya götürmektedir : Akıl bilgileri birbirine bağlıyorsa, bu bağlantının doğruluğunu hangi ölçü belirleyecektir?!.
Sorun artık aklın varlığı veya işlevi değildir. Akıl çalışmaktadır. Sorun, aklın hangi ölçü altında çalıştığıdır.
İnsan, aklın sınırlarını yine yalnızca kendi aklıyla belirlediğinde, kendisini kendi ölçüsünün nihâî hakemi hâline getirme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Bu ise aklın değersizleşmesi değil, tam tersine mutlaklaştırılması sonucunu doğurur. Oysa sınırlı olanın kendisini mutlak ölçü olarak kabul etmesi epistemik bir çelişkidir.
Burada da teolojik önerme belirleyici hâle gelir : Âlemlerin Rabbi, aklın da Rabbidir.
Akıl insana verilmiş bir yetidir. Dolayısıyla aklın kendisini mutlaklaştırması, kendisine verilmiş olanı kendisinin kaynağı ve nihâî ölçüsü hâline getirmesi anlamına gelir.
Akla sınır koymak, aklı küçültmek değildir.
Akla sınır koymak, aklın haddini bilmesini sağlamaktır.
VII. Hidâyet : Akla Karşı Değil, Akla Yön Veren Rehberlik
Bu noktada vahyin epistemolojik konumu belirginleşmektedir.
Vahiy, aklın yerine geçen alternatif bir akıl değildir. Akıl yürütmenin bütün işlevlerini ortadan kaldıran bir mekanizma da değildir.
Vahyin işlevi burada daha temel bir düzeyde ortaya çıkar : Hidâyet.
Hidâyet, akla yalnızca yeni bilgiler vermek değil, bilginin hangi yönde ve hangi ölçüyle anlamlandırılacağı konusunda rehberlik etmektir.
Bu nedenle yapı şu şekilde kurulabilir : VAHİY → HİDÂYET → ÖLÇÜ → DOĞRU BAĞLANTI → DOĞRU KIYAS → DOĞRU YÖNELİŞ.
Burada “doğru” kelimesi, insanın mutlak hakikati kuşattığı anlamına gelmez. İnsan yine sınırlıdır. Ancak sınırlı varlık, kendisine gösterilen doğru istikâmette ilerleyebilir.
Bu nedenle hidâyet, insanın epistemik sınırlarını ortadan kaldırmaz; o sınırlar içinde doğru yönde yürümesini sağlar.
VIII. Şeytanın Kıyası : Akıl Çalıştı, Fakat Ölçü Bozuldu
Bu epistemolojik çerçeve açısından şeytanın kıssası bize dikkat çekici bir örnek sunmaktadır.
Şeytan aklını kullanmamış değildir. Aksine, belirli öncülleri birbirine bağlamış ve bunlardan bir sonuç çıkarmıştır : Ateşten yaratılmanın, topraktan yaratılmaya göre üstün olması; dolayısıyla benim üstün olmam.
Burada aklın bağlantı kurma faaliyeti vardır. Fakat bağlantıyı belirleyen ölçü bozuktur.
Maddî köken, üstünlüğün ölçüsü hâline getirilmiştir.
Dolayısıyla problem yalnızca “yanlış düşünmek” değildir. Daha derinde, hangi ölçünün esas alınacağına ilişkin tercihtir.
Bu örnek, aklın kendi başına çalışmasının yeterli olmadığını gösteren güçlü bir epistemolojik model sunmaktadır.
Akıl, ölçüsüz kaldığında çalışmayı bırakmaz, yanlış ölçüyle çalışmaya devam eder.
Bu nedenle hakikate ulaşma problemi yalnızca bilgi edinme problemi değil, aynı zamanda ölçü problemidir.
IX. BELÂ ve LÂ : Epistemik ve Etik Tercihin Eşiği
Burada mesele artık yalnızca teorik bir epistemoloji meselesi olmaktan çıkar.
İnsan, kendisine verilen aklı nasıl konumlandıracaktır?!.
Kendi aklını nihâî ölçü olarak mı kabul edecektir, yoksa aklının da kendisinden üstün bir Rab tarafından verildiğini mi kabul edecektir?!.
Bu noktada BELÂ ve LÂ, yalnızca tarihsel veya dilsel ifadeler olarak değil, insanın bilgi karşısındaki temel tavrını gösteren iki yönelim olarak okunabilir.
BELÂ, “Evet, Rabbimiz Sensin” demektir.
Bu kabul, aklı ortadan kaldırmaz; aksine aklı doğru yerine yerleştirir :
Akıl düşünür.
Bilim araştırır.
Kıyas yapar.
İnsan tercih eder.
Fakat bunların hiçbiri kendisini nihâî ölçü olarak görmez.
LÂ ise bu üst ölçüyü reddeden yönelimi temsil eder.
Bu durumda akıl, kendisine verilen bir imkân olmaktan çıkarılıp kendi kendisinin nihâî ölçüsü hâline getirilebilir.
Böylece iki farklı epistemik yönelim ortaya çıkar :
1. BELÂ → HIDÂYET → DOĞRU ÖLÇÜ → DOĞRU YÖNELİŞ.
2. LÂ → KENDİNİ MUTLAKLAŞTIRMA → ÖLÇÜSÜZ KIYAS → SAVRULUK.
Buradaki savrulma, bilgisizlikten ibaret değildir. İnsan çok şey biliyor olabilir. Sorun, bilginin hangi merkeze göre anlamlandırıldığıdır.
X. Bilginin Amacı : Kulluk
Bu noktada başlangıçtaki “bilimin amacı nedir” sorusuna yeniden dönebiliriz.
Bilimin açıklamak, öngörmek ve teknolojik imkânlar üretmek gibi amaçları vardır. Bunlar bilimin yöntemsel ve pratik işlevleridir. Fakat insan açısından daha temel bir soru vardır : Bu bilgi insanı neye dönüştürmektedir?!.
Çünkü bilgi, insanın elinde yalnızca açıklayıcı bir araç olarak kalmaz. Tercihlere, eylemlere, kurumlara ve hayat biçimlerine dönüşür.
Bu nedenle bilgi ile etik arasındaki ilişki göz ardı edilemez.
BELÂ diyen insan açısından bilgi, sonunda kulluğa yönelir.
Kulluk burada düşünmenin sona ermesi değil, düşünmenin doğru bir varoluş yönüne bağlanmasıdır.
Bilmek, insanın kendisini mutlaklaştırması için değil; kendi konumunu, sorumluluğunu ve haddini daha doğru kavraması için anlam kazanır.
Böylece : BİLGİ → İDRAK → SORUMLULUK → KULLUK zinciri ortaya çıkar.
LÂ diyen için ise ortak ve aşkın bir ölçü kabul edilmediğinde bilgi, insanın kendi tercihlerini meşrûlaştırmasının aracına dönüşebilir. Bilgi çoğalabilir; fakat yön kaybolabilir.
Bu nedenle karşıtlık, bilgi ile bilgisizlik arasında değil, bilginin hangi ölçüye bağlandığı noktasında ortaya çıkar.
XI. Bilimin Sınırı : Bir Duvar Değil, Epistemik Edep
Buradan hareketle “bilimin sınırı” kavramını yeniden tanımlamak mümkündür.
Bilimin sınırı, bilimin önüne çekilmiş keyfî bir duvar değildir. Bilimin cevaplayabileceği sorular ile cevaplayamayacağı sorular arasındaki epistemik ayrımdır.
Bilimsel yöntem, belirli türden sorulara son derece güçlü cevaplar verebilir. Ancak insanın “ne yapmalıyım”, “niçin yaşamalıyım”, “hangi değeri niçin üstün tutmalıyım” ve nihayet “bilgimi hangi nihâî ölçüye göre kullanmalıyım” soruları, yalnızca ampirik veri toplanarak çözülebilecek sorular değildir.
Bu ayrımı kabul etmek bilimi küçültmez. Tam tersine, bilimi kendi gerçek gücü içinde konumlandırır.
Aynı durum akıl için de geçerlidir.
Akla sınır çizmek, onun faaliyet alanını keyfî biçimde daraltmak değildir. Akıl için asıl sınır, kendi sınırlılığının farkına varmasıdır.
Bu, epistemik bir edep biçimidir :
• Bildiklerini bilmek.
• Bilmediklerini bilmek.
• Bildiklerini bilmediklerinin yerine koymamak.
• Ulaştığı izi, Hakikatin tamamı sanmamak.
Sonuç : Bilmekten Daha Fazlası
İnsanın görevi, varlığın bütününü zihinsel olarak tüketmek değildir. Böyle bir iddia, insanın kendi ontolojik ve epistemik sınırlılığını göz ardı eder.
İnsandan beklenen, sınırlı varlık içindeki sınırlı bilgisiyle hakikate karşı mümkün olan en doğru yönelişi gerçekleştirmesidir.
Bu nedenle bilgi süreci bir kapanış değil, bir yürüyüştür.
Zan, kanaati bilgi yerine koyarak insanı dondurabilir.
Akıl, bilgileri birbirine bağlar ve kıyas kurar.
Hidâyet, akla doğru ölçüyü ve yönü gösterir.
Doğru kıyas, hakikatin tamamını vermez; fakat hakikate doğru bir iz, işaret, âyet bırakabilir.
İnsan, bu iz karşısında tercih eder.
Ve nihayet mesele yalnızca ne kadar bildiği değil, bildiğini hangi ölçüyle yaşadığıdır.
Bu bakımdan bilim ile vahiy arasında kurulması gereken ilişki, birinin diğerinin yerine geçirilmesi değildir.
• Bilim araştırır, akıl ilişkilendirir ve kıyas eder.
• Vahiy hidâyet eder, insan tercih eder.
• Hayat ise bu tercihin sonucunu taşır.
Dolayısıyla bilimin sınırını görmek, bilime sırt çevirmek değildir.
Bilimin sınırını görmek, insanın kendi sınırını görmesidir.
Ve insan kendi sınırını gördüğünde önünde iki temel yön belirir :
1. BELÂ : Rabbim Sensin.
Buradan hidâyet, oradan doğru yön, oradan kulluk doğar.
Ya da :
2. LÂ : Nihâî ölçü benim.
Buradan ölçüsüz kıyas, oradan yön kaybı ve savrukluk doğabilir.
Sonuçta mesele, insanın hakikati bütünüyle kuşatması değildir.
Mesele, insanın, elindeki her doğru izi Hakikatin tamamı sanmadan, o izin gösterdiği yöne doğru yürümeye devam etmesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder