ŞEHÂDET
ŞEHÂDET
Şehâdet, yalnızca bir şeyi söylemek veya bir inancı dile getirmek değildir.
Şehâdet; hakikate tanıklık etmek, onu mümkün olduğu ölçüde bilmek, tasdik etmek ve bu tanıklığın gereğini yaşamaktır.
Allah da şehâdet eder. (3/18.) fakat,
Allah’ın şehâdeti ile insanın şehâdeti aynı değildir.
Allah Şehîd’dir.
Biz ise şâhitlik ederiz.
Allah’ın şehâdeti ontolojiktir; bizim şehâdetimiz ise epistemik ve etiktir.
O Şâhid'dir
Allah’ın şehâdeti sonradan edinilmiş bir bilgi değildir.
O, bir şeyi sonradan görüp öğrenmez; hiçbir şey O’nun şehâdetinin dışında gerçekleşmez. Varlık O’ndan gizli değildir.
Kur’an bunu Yûnus 10/61’de çok güçlü bir ifadeyle ortaya koyar : “Siz hangi işte bulunursanız bulunun, Kur’an’dan ne okursanız okuyun ve ne iş yaparsanız yapın, siz ona daldığınızda Biz sizin üzerinizde şâhitleriz.”
Buradaki ifade özellikle dikkat çekicidir : إِذْ تُفِيضُونَ فِيهِ = “Siz ona daldığınızda...”
İnsan yaptığı işe dalabilir.
Daldığında dikkati daralabilir. Başka şeylere karşı farkındalığı azalabilir. Hatta bazen içinde bulunduğu hâlin bile farkında olmayabilir.
İnsan gaflete düşebilir. Fakat Allah için böyle bir gaflet söz konusu değildir : “Allah yaptıklarınızdan gâfil değildir.”
O hâlde, biz dalabiliriz; O dalmaz. Biz gaflete düşebiliriz; O gâfil değildir. Biz unutabiliriz; O unutmaz.
Âyetü’l-Kürsî de, “O’nu ne bir uyuklama ne de bir uyku tutar.” diyerek bu hakikatin başka bir yönüne dikkat çeker.
Bizim şehâdetimiz kesintili ve sınırlıdır.
O’nun şehâdeti kesintiye uğramaz.
Bizim farkındalığımız değişir.
O’nun şehâdeti değişmez.
Burada daha önce ayırdığımız bir hakikat de yeniden görünür : Huzur süreklidir; farkındalık değişkendir.
Biz her an Allah’ın huzurundayız fakat her an bunun farkında olmayabiliriz.
Bizim farkındalığımızın azalması, Allah’ın huzurunda bir değişiklik meydana getirmez.
Biz Şâhitlik Ederiz
Bütün bunlar insanın şehâdetini gereksiz hâle getirmez. Tam tersine, Allah’ın Şâhid olması insanın şâhitliğini sorumluluk hâline getirir.
Benim şehâdetim Allah’ın şehâdetinin yerine geçmez.
Ben O’nun şehâdetini kuşatamam.
Benim yapabileceğim, O’nun şehâdeti altında hakikate şâhitlik etmektir.
İşte burada insanın şehâdeti iki boyut kazanır : Epistemik şehâdet ve Etik şehâdet.
Epistemik Şehâdet
Ben hakikati bütünüyle kuşatamam.
Bilgim sınırlıdır.
Görüşüm sınırlıdır.
Algım sınırlıdır.
Akıl ve idrak kapasitem sınırlıdır.
Bu yüzden benim şehâdetim, “Hakikatin tamamını biliyorum” iddiası değildir.
Benim şehâdetim, “Hakikati arıyor, bana açılan ölçüde onu tanıyor, delilleri değerlendiriyor, doğruyu yanlıştan ayırmaya ve bildiğimi samimiyetle tasdik etmeye çalışıyorum” demektir.
Bu yüzden şehâdetin epistemik boyutunda tevazû zorunludur. Çünkü insanın hakikate şahitlik etmesi, hakikati kuşatması anlamına gelmez.
Şâhit olmak, kuşatmak değildir.
Ben hakikate şâhitlik ederim; fakat hakikatin tamamına sahip olduğumu iddia edemem.
Ben bilirim; fakat bilgimin sınırını da bilmek zorundayım.
Ben tanırım; fakat tanımamı mutlaklaştırmam. Çünkü, benim ilmim sınırlıdır; Allah’ın ilmi sınırsızdır.
Dolayısıyla gerçek şehâdet, bilgiyle birlikte bilginin sınırını bilmeyi de gerektirir.
Etik Şehâdet
Şehâdet yalnızca bilmekle tamamlanmaz.
Bir hakikate şâhit olduğumu söylüyorsam, hayatımın da bu şâhitliği doğrulaması gerekir.
İşte burada şehâdetin etik boyutu ortaya çıkar.
Bildim, tasdik ettim, buna göre yaşadım.
Şehâdet, söz ile davranış arasındaki mesafeyi azaltma çabasıdır.
“Allah’tan başka ilâh yoktur” dediğimde, yalnızca bir cümleyi tekrar etmiyorum.
Lâ ile, Allah’tan bağımsız mutlaklık iddiasındaki bütün sahte merkezleri reddediyorum.
İllâ ile, mutlak ilâhlığı yalnızca Allah’a tahsis ediyorum.
Bu nedenle lâ ilâhe illAllah, epistemik bir kabul olduğu kadar etik bir yöneliştir. Çünkü kabul ettiğim hakikat, hayatımın yönünü değiştirmelidir.
Kime kulluk edeceğim?!
Kimin ölçüsünü esas alacağım?!
Neye boyun eğeceğim?!
Neyi mutlaklaştırmayacağım?!
Gücümü, bilgimi, servetimi, makamımı, topluluğumu, ideolojimi, nefsimi veya başka herhangi bir yaratılmışı Allah’ın yerine koymayacağım.
Şehâdetimin etik tarafı tam burada görünür : Dilimin söylediğini hayatım doğrulamalıdır.
Şehâdetin Sınırı
Benim şehâdetim Allah’ın şehâdetini tamamlayan veya ona ortak olan bir şehâdet değildir.
Benim şâhitliğim O’na muhtaçtır.
O Şâhid olduğu için ben şâhitlik edebilirim.
O hakikatin kaynağı olduğu için ben hakikate yönelebilirim.
O beni gördüğü için benim O’nu görmem mümkün değildir; benim O’na ilişkin bilgim sınırlı, O’nun bana ilişkin bilgisi ise sınırsızdır.
Bu yüzden şehâdetin edebi şudur : Allah’ın şehâdetini kabul etmek, kendi şehâdetini mutlaklaştırmamaktır.
Ben, ben gördüm, derim; fakat gördüğümün sınırlı olduğunu bilirim.
Ben biliyorum, derim; fakat bilgimin kuşatıcı olmadığını bilirim.
Ben şahitlik ediyorum, derim; fakat benim şâhitliğimin de Allah’ın şehâdeti altında gerçekleştiğini ve TAM olmadığını bilirim.
Şehâdetten Gaflete, Gafletten Şehâdete
İnsanın asıl problemi, Allah’ın şehâdetinden çıkmak değildir.
Böyle bir çıkış yoktur.
Problem, Allah’ın şehâdeti altında bulunduğunu unutmaktır.
• İnsan işe dalar.
• Dünyevî meşguliyetlere dalar.
• Nefsine dalar.
• Arzusuna dalar.
• Korkusuna dalar.
• Gücüne dalar.
Bazen kendi oluşturduğu merkezin içine öylesine gömülür ki, kendisini kuşatan hakikati fark edemez.
İşte gaflet burada ortaya çıkar.
Gaflet, Allah’ın şehâdetinin kesilmesi değil, insanın kendi şehâdetinin zayıflamasıdır.
Allah’n şehâdeti sabittir. Bizim farkındalığımız değişkendir.
Allah bizi unutmaz. Biz O’nu unutabiliriz.
Biz Allah’ın huzurundan çıkmayız, O’nun huzurunda olduğumuzu unutabiliriz.
Bu yüzden kulluk, Allah’ı huzurumuza getirmek değil, kendimizi O’nun huzurunda fark etmektir.
Şehâdetin Bütünlüğü
Böylece şehâdet üç katmanlı bir hakikat olarak görünür :
1. Allah’ın şehâdeti ontolojiktir.
O, hiçbir şeyden gâfil değildir; hiçbir şey O’nun şehâdetinin dışında değildir.
2. Bizim şehâdetimiz epistemiktir.
Hakikati kuşatmadan, bize açıldığı ölçüde onu tanımaya, anlamaya ve tasdik etmeye çalışırız.
3. Bizim şehâdetimiz etiktir.
Tasdik ettiğimiz hakikati hayatımızda doğrulamaya, sözümüz ile fiilimiz arasındaki mesafeyi azaltmaya çalışırız.
Dolayısıyla, O Şâhid’dir. Biz şâhitlik ederiz.
O’nun şehâdeti varlığımızın zeminidir.
Bizim şehâdetimiz ise bilgimizin ve eylemimizin sorumluluğudur.
Belki de gerçek şehâdet tam olarak şudur :
• O’nun bizi gördüğünü bilmek,
• O’nun huzurunda olduğumuzu fark etmek, hakikate şâhitlik etmek ve bu şâhitliği hayatımızla doğrulamaya çalışmak.
Ben şâhitlik ederim. O Şâhid’dir. Ben bilirim ama benim bilgim O'nun bilgisi gibi değildir, eksiktir. Ben fark ederim. O hiçbir şeyden gâfil değildir. Ben dalarım. O’nun şehâdeti kesintiye uğramaz.
Ben unuturum. O unutmaz.
Ve ben, bütün sınırlılığımla, bütün eksikliğimle, bütün gaflet ihtimalimle yine de şu cümleyi söyleyebilirim : Eşhedü en lâ ilâhe illAllah. = Allah’tan başka ilâh olmadığına şâhitlik ederim.
Bu şâhitlik, hakikati kuşattığım için değil; hakikate teslim olduğum içindir.
Yorumlar
Yorum Gönder